0

Filmin yönetmeni Drew Godard, aslında birçok filmde karşılaştığımız biri. Cabin in the Woods gibi kültleşmeye devam eden bir filmin yönetmeni olan Godard, 6 sene sonra 2. uzun metrajının başına oturdu. Kamera arkasında 2. filmi olmasına karşın biz onu kalemiyle tanıyoruz. The Martian, World War Z, Cloverfield, Daredevil ve Lost’un birçok bölümü. Kendisi genel itibariyle J.J. Abrams ile takılan biri. Öyle ki reklam fikirlerini de ondan alıyor olsa gerek. J.J. Abrams, 10 Cloverfield Lane’i büyük bir gizlilikle çekmişti. Drew Godard da El Royale’i oldukça gizli tutarak hazırladı. Birkaç tempo problemini hiçe sayarsak şayet, film, özene bezene saklanmış altın gibi değerli.

Konusuna değinecek olursak… Amerika’da El Royale adında bir otel var. Bu otelin özelliği, otelin yarısının California’da olması, yarısının Nevada’da olması. Otelin hangi tarafındaysanız o tarafın kurallarına uymak zorundasınız. Fakat otel şanını kaybedeli çok olmuş. Terk edilmiş, pörsümeye bırakılmış bu otele bir günde 4 yabancı gelir. Bir süpürge satıcısı, siyahi bir kadın, yaşlı bir peder ve hippi bir kadın. Bu, birbirini hiç tanımayan 4 yabancının El Royale’deki gecesi, asla unutamayacakları bir maceraya dönüşür. Ama ne macera.

Jon Hamm, Chris Hemsworth, Jeff Bridges, Dakota Johnson gibi güçlü isimlerin olduğu film, herkesin lobide buluşmasıyla dur bakalım neler olacak diye başlıyor ve devamında da gerçekten beklentinin hakkını veriyor. Sakin bir şekilde başlayan gece, herkesin yolunun bir şekilde birbiriyle kesiştiği, aksiyonun hiç bitmediği, komplo teorilerinin, yalancı kimliklerin, kurşunların havada uçuştuğu bir geceye dönüşüyor. Aksiyon adına film kesinlikle doyurucu. Fakat buraya bir ama gelecek…

Drew Godard, ne kadar iyi bir senarist olsa da yönetmenlik başka bir şey. Kötü bir yönetmenlik sergilemese de El Royale bir Cabin in the Woods değil. 2 saat 20 dakkalık bir film izlediğimizi düşünürsek temponun iyi korunması gerekir. Fakat ne kadar katakulli bol olsa da filmde tempo yer yer düşüyor. Bu tempo probleminin sebeplerden biri de kurgusal tercihler. Yönetmen, herkesin hayatını tek tek anlatmak istediğinden tempo zaman zaman düşüp kalkıyor. Bu da yer yer sıkılmaya sebep veriyor. Özellikle müzik sahneleri biraz abartılmış gibi.

El Royale, Frank Sinatra’nın Cal Neva Resort’undan esinlenilerek tasarlanmış. Fikir olarak da başarılı bir yaklaşımı var: Yarısı California’da, yarısı Nevada’da. Fakat film maalesef bu taraf kısmını sadece esprilerle tüketmiş; film içerisinde pek de kullanmamış. Bu da filmin başka eksisi olsa gerek. Bunları bir kenara bırakıp en büyük artıya gelirsek. El Royale gibi bir filmi izlerken şunu düşünüyorsunuz: Onlardaki oyuncu ise bizdekiler nedir? Kimse alınmasın ama filmde birbirinden çok Oscarlık performans var. Hepsi, üst düzey oyunculuk sergilemiş ve olması gerektiği gibi filmin akıcılığı oyuncularla da sağlanmış. İzlerken “el oğlunda ne aktörler aktrisler var” diye içinizden sayıklayacaksınız.

Uzun lafı kısası… El Royale, 2018’in bol çetrefilli senaryo kontejyanını dolduran filmlerden biri. Birbirini tanımayan birçok karakterin bir şekilde birbiriyle iletişime geçtiği hatta sonu ölümlere bağlanan bu çılgın aksiyonun tempo sorunları olsa da ve biraz uzun olsa da sinemada izlemeye değer bir film. Gülmek, eğlenmek, aksiyonun dibine vurmak istiyorsanız El Royale sizi sinemalarda bekliyor.

Adı Geçmeyen Filmdeki İsim Kimdi

Burayı özellikle spoiler olarak yazıyorum çünkü Pulp Fiction’daki çanta gibi, El Royale’deki filmin açıklaması bir türlü yapılmadı. Ama eğer genel kültürünüz genişse ve sıkı bir sinemaseverseniz, Miles’ın “bana iyi davrandı” sözünden yola çıkarak filmdeki kişinin Kennedy olduğunu çıkarabilirsiniz. Kennedy’nin de en sansasyonel rivayeti de Marilyn Monroe ile sevişmiş olmasıdır.

7

Valerii Ege Deshevykh
Ukraynalı videographer ve fotoğrafçı. Korku Filmi Delisi. Aynı zamanda sinema yazarı.

Bir Korku Efsanesi: Slender Man

Previous article

Sokakların Anneye İhtiyacı Var: Kings

Next article

You may also like

Comments

Leave a reply

Your email address will not be published.