0

Marvel sinematik evreni, Endgame ile 10 yıllık devasa bir maratonu 2019’da sonlandırdı. 10 yılın sonunda 23 film ile Phase 3’ü bitiren Marvel, Black Widow ile Phase 4’ün başlangıcını resmi olarak yaptı. Filmi detaylıca anlatacağım fakat gördüğüm kadarıyla Marvel, Phase 4 ile bazı yaklaşımlarında değişikliğe gidiyor. Öyle ki Marvel, seyircisinin artık büyüdüğüne kanaat getirmiş olacak ki bol esprili koreografik dövüşlerini bir köşeye bırakarak az esprili daha ciddi konular işleyen filmlere yönelmiş durumda. Infinity War ile bir tarz değişikliğine giden Marvel gördüğüm kadarıyla yeni evresinde bambaşka bir yaklaşımla karşımızda olacak ki bu da beni heyecanlandırmıyor değil.

Kısaca konusuna değinelim… Film, Civil War sonrası Black Widow’un yaşadıklarını anlatıyor. Sia’nın arabada çalan Cheap Thrills şarkısından yola çıkarsak olaylar tam olarak 2016’da gerçekleşiyor. Captain America’nın tarafını seçen Natasha Romanoff, artık bir kaçak olarak yaşamaktadır. Kırmızı bültenle aranan bir hain olduğu için de kendini herkesten uzaklarda bir yer olan İzlandaya atarak huzur aramaktadır. Fakat huzurlu bir hayat süper kahramanlara One-Above-All tarafından yasaklanmış olsa gerek ki eskilerden asla unutulamayan bir sorun Natasha’nın tekrar karşısına çıkar. Onun ve kardeşinin hayatını çalan Red Room hala faaliyet göstermektedir. Bunu öğrenen Natasha bitirdiğini sandığı bir sorunu ebediyen çözmek için uzun yıllardır görmediği kardeşi ile ortak bir şekilde hareket etmek zorundadır.

Black Widow; klasik bir Marvel filmi gibi sadece kahramanlığa odaklanan yüzeysel bir film değil. 23 filmlik seri boyunca öğrenemediğimiz 2 şey vardı: Natasha tam olarak nereden geliyor? Budapeşte’de ne oldu? Özellikle Budapeşte konusu her filmde Hawkeye ile hatırlayıp güldükleri bir anıydı. Film, bu 2 soruya da tam anlamıyla bir cevap vererek ve sadece Natasha ile de kalmayarak o ve ona bağlı herkesin geçmişini detaylıca anlatıyor. Film boyunca Natasha’nın hayatta kalma motivasyonunu detaylıca görebiliyoruz ve bence onu anlayabiliyoruz da.

Sadece onu da anlamakla kalmıyoruz, tanıştığımız Natasha’nın kardeşi Yelena’nın da hislerine konuk oluyoruz. Florence Pugh’un canlandırdığı Yelena, filmdeki bence en güzel detaydı. Bir suikastçi olmasına rağmen tavırlarında hala çocuk olması, ağır konuşması, dövüş sahneleri oldukça başarılıydı. David Harbour’un canlandırdığı Red Guardian ve Rachel Weisz’ın canlandırdığı Iron Maiden karakteri de oldukça iyi işleniyor. Özellikle Red Guardian’ın üzerinde çok duruluyor. Onun ilk süper kahraman olmasına rağmen hapse atılması güzel bir kapitalizm övgüsü aslında. Captain America, ülkesi tarafından baş tacı edilirken Red Guardian devletin üstünde olacağından hapse atılıyor. Onun sürekli Captain America ile kapışmak istemesi ama bir türlü istediğini elde edememesi de güzel bir Amerika-Rusya rekabeti yorumu olmuş.

Black Widow, sadece dramatik kurguda değil aynı zamanda çekim anlamında da oldukça farklı bir film. Özellikle dövüş sahnelerinde ciddi bir Jackie Chan esintileri söz konusu. Chan’in dövüş esnasında bulduğu her nesneyi silah olarak kullanması ve aritmetik dövüşleri Black Widow’da da var. Keza filmin avrupa sekanslarında ciddi bir Atomic Blonde esintileri vardı. Genele bakarsak filmin dövüş sahneleri, evrenin en iyisi olabilir.

Natasha’nın Hawkeye ile her karşılaştığında “Budapeşte de neydi be” demesi her daim ilgimi çekmiştir ve solo filmi yapılırsa mutlaka bahsedilsin istemişimdir. Budapeşte konusu, çok şükür işlendi ve gördük ki öyle gülünecek bir konu değilmiş. Filmde, Natasha’nın gençken yaptığı bir hatayı düzeltme şansını izliyoruz aslında. Final sekansında Red Room’un yıkılışının Budapeşte’deki binanın yıkılışından bir farkı yok. Tek fark, Natasha bu sefer Antonia’yı kurtarmayı başararak geç de olsa bir özür dileme şansına erişiyor. Zaten film boyunca herkesin geçmişi ile yüzleşmesi ana konularımızdan biri.

Sözün özü… Black Widow, Avenger ekibinden olan Natasha’nın süperstar kimliğinden çıkıp geçmişi ile yüzleşmesini anlatıyor. Onun nasıl Widow’a dönüştüğünü görmekle beraber ailesiyle de tanışıyoruz. Sadece 3 sene aile olarak kalabilmiş olsalar da yaşadıkları beraberliği hiçbiri unutamamış. Bir deyiş vardır: Aile, seni dünyaya getiren değil sana bakandır diye. Evet. Ben buna hep inanmışımdır. Film de bu deyişi onaylayarak karakterlerin birbirlerinden nefret ettikleri kadar birbirlerini sevdiklerini de gösteriyor bize. Sorunları olmasına rağmen aksiyonundan hikayesine kadar her şeyi iyi bir şekilde yapan filmin bana göre en iyi yanı, artık odaklanmalarını istediğim karakterlerin iç dünyalarındaki çalkantılardı. Black Widow, kadrosunun gücüyle bu dramatik yapıyı harika bir şekilde kuruyor ve bizi de ailenin görülmeyen bir parçası yapmayı başarıyor.

8

Valerii Ege Deshevykh
Ukraynalı videographer ve fotoğrafçı. Korku Filmi Delisi. Aynı zamanda sinema yazarı.

Entelektüel Yokluk: Lux Æterna

Previous article

Yeni Efsane Mi?: Space Jam A New Legacy

Next article

You may also like

Comments

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *