0

Sergei Eisenstein kurgunun ne kadar önemli olduğunu kanıtladığı günden beri kurgu çok önemli bir konumdadır. Kurgu, bir anlatım dilidir. Düz bir çizgide ilerleyen filmlerin yanında sağı solu birbirine girmiş filmler de vardır. Edgar Wright; kurgunun ne kadar önemli bir silah olduğunu anlamış kişilerin başını çeker. Filmlerini kurgu ile süsleyen, hikayesine kurgu ile level atlattıran ve ne yapacağını montajda değil filmden önce karar veren biridir. Kurgunun önemini zekası ile birleştiren yönetmen renkli filmlerini daha renkli hale getirmeyi başarıyor.

1974 doğumlu yönetmen Edgar Howard Wright, Cornetto üçlemesi ile tanınır. Metafor ve simge gibi unsurları ince işlemeyi seven yönetmen, renkli ve eğlenceli absürd komediler yapmayı ve yer yer ince eleştirileri olan filmler çekmeyi çok sever. Oyunculuk konusunda genelde İngiliz aktör olan Nick Frost ve Simon Pegg ile çalışmayı seven yönetmen, günümüz sinemasının en kaliteli çekim açılarına sahip ve en iyi müzik kullanan isimlerinden de biridir. Cornetto üçlemesi olan Shaun of the Dead, Hot Fuzz ve The World’s End’in yanında Scott Pilgrim vs. the World gibi 90’lar gençliğine hitap eden, oyun temelli bir gençlik filminin de yönetmenliğini yapmıştır.

Edgar Wright; sinema tarihinin, popüler kültürün ve 90’lar televizyon-sinemasının en sıkı takipçilerinden biri olmalı ki filminde Seinfeld göndermeleri, Slapstick komedi unsurları ve 90’lar oyun kültürünün eserlerini görebiliyoruz. Scott Pilgrim vs. the World, genç oyuncu kadrosuna rağmen stil sahibi bir filmdir. Bu stil; yönetmenin renk, kurgu ve çekim tekniği ile alakalı. Müzik grubu kurmaya çalışan Scott bir partide gördüğü Ramona’ya aşık olur. Ne yapar ne eder liseli sevgilisini terk edip Ramona ile birlikte olmaya başlar fakat film sıradan bir aşk hikayesi ilerleyişine burada son verir. Çünkü Scott Pilgrim’ın Ramona ile ebedi bir ilişki yaşayabilmesi için Ramona’nın 7 eski sevgilisi ile dövüşerek onları yenmesi gerekir. Ses efektlerinin yazı olarak ekrana geldiği, hikayenin hızlı bir kurgu ile ilerlediği ve 90’lar oyunlarının sesleri ile devam eden aşk hikayesi bir anda aksiyon filmine dönüşü verir. Dövüş sahnelerinde can-puan tablosunun çıkması, yenilenin jetonlara dönüşmesi ve birçok iyi olduğunu iddia eden dövüş filminden daha iyi sahneleri ile Edgar Wright muhteşem bir iş çıkarmıştır. Yaratıcı bir konu; yönetmenin renk, kurgu ve oyunculuk tercihi ile bambaşka bir çalışmaya evrilir. Kısıtlı bir kitleye hitap etmesine rağmen de başarılı bir çalışma olur. Çünkü film, yönetmen sebebiyle günümüz filmlerinden çok daha farklı bir stile sahiptir ve bunu seyirciye hissettirir. Seyircide bir etki bırakmakta başarılıdır.

Cornetto üçlemesinin ilk filmi olan Shaun of the Dead, George A. Romero’nun Dawn of the Dead’inin İngiliz usulü ve absürd komedi soslu versiyonudur. Zombi filmi olmasına karşın harika bir toplumsal eleştiri içermektedir. Shaun her zamanki gibi markete yürüyüşe çıkar fakat enteresan olan sokaktaki insanların çoğu zombi olmuş kafasına göre takılmaktadır. Hatta Shaun’un girdiği marketin sahibi de zombi olmuştur fakat Shaun bunu farkedemeyecek kadar umursamazdır. İngiliz insanının zombi olmadan da zombi gibi yaşadığı eleştirisini çıkarabileceğimiz filmde çok güzel de bir Dawn of the Dead esprisi vardır. Dawn of the Dead filminde zombilerden kaçan insanlar avm’ye sığınırlar. Shaun of the Dead’de avm’ye değil pub’a sığınırlar. Zaten Edgar Wright’ın filminde pub’lar büyük bir yer kaplamaktadır. İngiliz insanını pub-ev arası mekik dokuduğunu neredeyse her filminde belirtir, sahnelerin çoğu pub’da geçer. Sıradan insanların zombi istilası durumunda ne yapacağını anlatmaya çalışan yönetmen bunu epey komik ve absürd bir yolla yapar. Keza Nick Frost ve Simon Pegg birlikteliğine bu filmde başlar. Ve meyvesini de verir.

Cornetto üçlemesinin ikinci filmi olan Hot Fuzz ise ilk filme nazaran daha az aksiyona sahiptir ama senaryosu en iyi filmidir diyebiliriz. İngiltere’nin en iyi, en başarılı, en hızlı polisi İngiltere’nin en az suç işlenen kasabasına atanır. Film koca bir ironi ve tezatlık ile başlar. Hiçbir suçun olmadığı kasabada İngiltere’nin en azılı polisi görev yapmaya başlar. Hot Fuzz, kurgu dersinde ders niyetine verilebilecek türden bir filmdir. Sahneleri birbirine ustalıkla bağlayan yönetmen yaptığı geçişlerle de ne kadar zeki olduğunu bir kez daha gösterir. Cate Blanchett, Steve Coogan ve Peter Jackson gibi isimlerin de yan rollerde yer aldığı film muhteşem bir gizeme sahiptir. Yönetmen filmi en başta -polisi tanıtırken- hızlı kurgu ve etkileyici çekimler ile başlatır, ardından polisin sakin bir kasabaya tayini ile çekim ve kurguyu yavaşlatarak kasabanın mıymıntı halini kurgusal bir şekilde bize yansıtır. Sıradan bir kasaba hikayesi filmin sonuna doğru Night Shyamalan’ın kasabasına dönüşü verir. Shaun of the Dead’de yaptığı gibi bu filmde de İngiliz sıkıcılığına odaklanan yönetmen filmin sonuna doğru aksiyonu vererek seyirciyi havaya sokuyor. Polisiye, dedektiflik ve gizem; kurgu ile süslenince ortaya ders gibi bir film çıkıyor.

Cornetto üçlemesinin son filmi olan The World’s End gene aksiyonun tepeye taşındığı bir film olur. 40’larında 5 arkadaş lisede başaramadıkları  kasabadaki 12 bara bir günde gidip hepsinde birer bira içme maratonu yapmak için yıllar sonra tekrar toplanır. Kasabaya yıllar sonra geri dönen 5’li kasabanın uzaylılar tarafından istila edildiğini farkeder hatta onlar ile mücadele etmek zorunda kalırlar. Uzaylı istilasına rağmen 5 arkadaş 12 barı da gezip bitirmeye çalışır. Filmin adı da 12. barın adıdır. Bir taraftan çocukluktan kalma maratonlarını bitirmeye çalışırlar bir taraftan da uzaylılar ile dövüşmey çalışırlar. İlk filminde İngilizleri zombi yapan, ikinci filmde sistemi bozanları öldüren katiller yapan Edgar Wright bu sefer de İngilizleri uzaylı yaparak tekrar eleştirisini ortaya koyar. Harika aksiyon sahneleri ve diğer filmlerine nazaran daha karanlık renkleri ile film serinin üzerinde en çok çalışılmış filmi olur. Matrix gibi birçok önemli filmde görüntü yönetmenliği yapan Bill Pope ile çalışan yönetmen, en iyi ışık kompozisyonunu bu filmde çıkarmıştır. Gene hızlı kurgu ile başlayan film, etkisini git gide azaltarak kendini aksiyon çekimlerine bırakır. Yönetmenin başarılı çekimleri ve tekrar birçok filmden daha iyi aksiyon sahneleri ile film ilgi çekici hale gelir.

Edgar Wright, kurguyu montajda düşünen biri değil belli ki. Bu bir kesin. Çünkü filmdeki geçişler ve sahnelerin bağlanabilmesi için o sahnelerin özellikle çekilmesi gerekir. Edgar Wright, geçişleri çekimden önce hesaplayarak, neyi nerede nasıl bağlayacağını belirleyerek filmi çeker; böylece ortaya tam da istediği gibi hızla ilerleyen ve kurgu ile süslenmiş, seviye atlamış bir film çıkar. Yaptığı kurgu, filmlerine yepyeni bir hava katar ki bu onun filmlerinin bir stil sahibi olmasını sağlar. Edgar Wright filmleri, kendine has özel bir yapıya sahiptir bu sebeple. Bu konuda yönetmen birçok yönetmenden ayrılıyor. Kendi tarzını yaratan, kesinlikle Auter bir yönetmen.

Metafor unsurunu kaymak gibi çok üstten kullanan yönetmen hikayelerini hep bu olgunun üstüne oturtur. İngilizlerin mıymıntı hayatlarını anlattığı cornetto üçlemesinde onları en başta zombi, ardından gizli katil, en sonunda da uzaylı yapar. Keza filmlerinde 90’lardan epey göndermeler mevcuttur. Bununla beraber filmlerinde gerek müziklerle gerek ufak anlarla olsun çeşitli ince mesajlar ve espriler yapmaktan da çekinmez. Shaun of the Dead’in başında televizyonda Panic grubunun klibi vardır ve klipte ‘panic on the streets of London’ sözü geçmektedir. Ardından Shaun dışarı çıkarak sokaktaki panik ve zombi istilasına tanık olmaz. Keza Edgar Wright, Tarantino gibi önceki filmlerini bir sonraki filmlerinde göstermeye bayılır. Hot Fuzz’da arabanın arka koltuğundaki cd’lerde Shaun of the Dead’in cd’si vardır. The World’s End’de bir önceki filmlerde kullanılan eşyalar yer almaktadır.

Edgar Wright, renk konusunda da epey başarılıdır; cornetto üçlemesinde bazı renklere ağırlık vermiştir. Shaun of the Dead daha çok kırmızı rengin ön plana çıktığı, Hot Fuzz mavi rengin vurgulandığı ve the World’s End’de siyahın güçlü olduğu bir filmdir. Scott Pilgrim vs. the World, belkide yaptığı en renkli ve en çok kurgu kullandığı filmdir. Ramona’nın her 20 dakikada saç rengini değiştirmesi, birçok ırktan karakterler, pop-indie rock kültüründen fırlamış rengarenk eski sevgililer ve hep aydınlık bir hava. Yönetmen The World’e End harici ki o da kendi içinde karanlık bir temaya sahip, bütünü filmlerinde renkleri efektif bir şekilde kullanmıştır.

Cornetto üçlemesinde Nick Frost ve Simon Pegg ile çalışan yönetmenin filmlerinde oyunculuk hep üst düzeyde. Başarılı ikilinin yanına bir o kadar yenekli isimler takviye eden Edgar Wright’ın neredeyse her filminde üst düzey oyunculuk vardır. Mesela Scott Pilgrim vs. the World, genç oyuncularına rağmen hikayede üstlendikleri büyük ve olgun rolelr sebebiyle hiç sıkıntı çekmiyor. Film genç kadrosu ile çocuk filmi gibi dursa da birçok yetişkinin de izleyebileceği başarılı bir kurgusal aksiyon filmine dönüşüyor.

Edgar Wright’ın filmleri kendi içinde gerçekçidir. Her defasında absürd konular seçen yönetmen hikayeyi size gerçekçi kılmayı başarıyor. Zombi istilasını da gizemli kasabayı da fazlasıyla benimsiyorsunuz. Yönetmen size bu hikayeleri çok iyi bir şekilde yediriyor. Belkide en başarılı yanlarından biri de budur: Abartılı hikayeleri yaptığı çekim ve kurgu ile stilize etmesi ve bunu bize harika bir yemek gibi sunması.

Edgar Wright’ı diğer yönetmenlerden ayıran bir diğer unsur çekim teknikleridir. Birçok yönetmenden daha kaliteli ve efektif çekimler ayriyeten kamera açılarına-hareketlerine sahip olmasına rağmen hala yeteri kadar değer görmemektedir. Piyasa bir sürü sıradan ve filminde hata üstüne hata yapan yönetmen varken Edgar Wright hint kumaşı gibidir. Ayıklanmış gereksiz çekimleri, muhteşem geçişleri ve aksiyon sahnelerindeki harika planları ile yönetmen günümüz sinemasının -bence- en iyi ve en kaliteli yönetmenlerin başını çekmektedir.

Nasıl Tarantino seçtiği müzikleri ile hep ön plana çıkmaktadır, Edgar Wright da seçtiği ve filmin içinde yedirdiği müzikleri ile başarılıdır. Filmlerini izledikten sonra arşivinize atabileceğiniz birkaç şarkının aklınızda yer etmesi mümkündür. Onu başarılı kılan yanlardan da biri budur; seyirciyi mest edebilecek müzikler ve bu müziklerin filmlerin içindeki kullanılış yerleri.

Edgar Wright sineması; kamerayı çalıştır oyuncular oynayın banelliğinden arınmış bir sinemadır. O, filmlerini kurgu ile üst seviyeye taşıyan, sesi ve rengi harika bir şekilde kullanırken müzik ile destek yapan biridir. Günümüz sinemasının en teknik yönetmenlerinden biri de diyebiliriz. Çünkü yaptığı işi çıkarabilmek için zeki ve işin arka planını iyi bilmek gerekir. Eisenstein der ki: Senaryo yazabilen, çekim yapmayı bilen ve kurgu yapabilen kişiden yönetmen olur. Edgar Wright tam da bahsettiği adamdır. Senaryosunu yarı eleştirel yarı absürd konular üzerine kuran; bu senaryoyu harika bir şekilde çeken ve en sonunda çektiğini harikulade bağlayan birinden bahsediyoruz. Fazla filmi yok maalesef. Zaten dediğim gibi kendisi underrated biri. Hollywood’da bilimum basit yönetmen önemli isimlerle çalıştıkları için güçlü isimler gibi gösterilirken Edgar Wright kendi kadrosu ve gençler ile şaheser yaratmaktadır. Scott Pilgrim vs the World filminde oluşturduğu atmosfer için bile kendisi daha yüksekleri haketmektedir.

Valerii Ege Deshevykh
Ukraynalı videographer ve fotoğrafçı. Korku Filmi Delisi. Aynı zamanda sinema yazarı.

Bekarlık, Hayvanlıktır: The Lobster

Previous article

The Club: Bir Ev Ve Bir Hapishane

Next article

You may also like

Comments

Leave a reply

Your email address will not be published.

More in Sinema