0

Alonso Ruizpalacios’un yönetmenliğini yaptığı ve ülkemizde Filmekimi kapsamında gösterilen Museo, tarihin en büyük müze soygununu anlatıyor. 1985 yılının Noelinde, 2 kişi, Meksiko Antropoloji Müzesine girerek 140 parça tarihi eseri çaldı ve kayıplara karıştı. Kimilerine göre CIA’in kimilerine göre KGB’nin yaptığı düşünülen hırsızlık bütün Meksika’yı ayağa kaldırmış, seferberlik ilan edilmiş, bunu yapanlar vatan haini ilan edilmişti. Yetkililer, hırsızlığın mucize gibi olduğunu, hiçbir iz bırakmadıklarını söylemiş ve bir senelik araştırmalar sonucu biraz da şans eseri suçluları yakalamayı başarmıştı. Hatta narkotik şubenin araştırmaları sonucu tarihi eser hırsızlarını bulmayı başarmışlardı.

Tabii ki film hikayeyi böyle anlatmıyor. Filmin başında da dediği gibi: “Bu film orjinal hikayenin bir reprodüksiyonudur”. Başrollerinde Gael Garcia Bernal ve Leonardo Ortizgris olduğu film onların canlandırdığı Juan ve Wilson karakterlerine odaklanıyor. Burada gerçeklikten kopuyoruz. Film, aslında Juan’ın filmi ve her şey Juan’ın başının altından çıkıyor. Tarihi, bir yalan olarak gören Juan, yalan dediği bütün bilgileri de ezbere bilen biri. Düşmanını yakınında tutacaksın misali. Tarihten o kadar nefret ediyor, o kadar inanmıyor ki onları kaçırmayı ve onlar üzerinden para kazanmak isteyerek kendince bencil bir ödeşme yöntemi seçiyor.

Klasik bir hırsızlık filminde olduğu gibi karar verme, hazırlanma sürecine tanık olmuyoruz. Her şey planlanmış; sadece bunun gerçekleşmesini bekliyoruz. Juan ve Wilson, evlerinde aileleri ile yaşayan, yaşadıkları şehirden çıkma imkanı olmayan, aile bağlarına kısılıp kalmış durumdalar. Wilson yaşlı babasına bakmak zorundayken Juan mükemmel aile kavramının içinde boğulmak üzeredir. Juan’ın tarihe ihanet etme motivasyonu da aile bağlarının yapmacık birlikteliğinden kurtulmak istemesinden geliyor. Tarih ile ödeşmesini onları çalıp satarak yapacak olan Juan, bunu Noel günü yaparak da aile kavramına kendince bir darbe vuruyor. Tabii bunlar hep Juan’ın aklında bitip başlayan çelişkiler ve dertler. Wilson’un bunlarla hiçbir alakası olmamakla beraber, ezik ve tek arkadaşının Juan olmasından ötürü dediği her şeye uymak zorunda hissediyor.

Film, hırsızlık hikayesinden çok hırsızlık sonrası yaşananları anlatmak istiyor. Bir nevi yol hikayesi. 140 parça Maya ve Aztek eseri çalan Juan, bunların hepsini satabileceğine inanıyor. Fakat Juan’ın zekası, kurnazlığı planlarına koyduğu nokta ile bitiyor. Eğer planları istediği gibi gerçekleşmezse o asi kişilikten kopuyor ve tam bir çocuğa dönüşüyor. Film boyunca noktalarının dışına taşmak zorunda kalması da filmin bütün dramasını oluşturuyor. Koyduğu büyün noktalar filmlerden çıkma planlar ama hayat hiç de planladığı gibi değil. Juan ve Wilson’ın hırsızlık sonrası eserleri satmaya çalışması ama bunu bir türlü becerememesini ve en sonunda birbirlerine girmelerini hatta Juan’ın şeytana bile sarılmaya çalıştığını izliyoruz. Fakat çaldığı eserler o kadar değerlidir ki onları birinin satın alması tehlikelidir. Şeytanı bile deneyen Juan onun bile çoktan öldüğünü öğrenerek tek şeytan olarak ortada kalır.

Yönetmen Alonso Ruizpalacios, yolculuk hikayesini dramatik bir şekilde bitirmek istemiş. Narkotik şube tarafından şans eseri yakalan Juan yerine suçunu itiraf eden, bertaraf etmek istediği aile kavramı karşısında tövbeye çıkan, en sonunda nefret ettiği tarihin merkezi Antropoloji müzesine giderek kendini yakalatan bir Juan izliyoruz. Gerçek hikayeyi bilmediğiniz sürece filmin sonu oldukça etkili fakat gerçekle yan yana geldiğinde çok ikiyüzlü, milliyetçi bir yaklaşım var ortada. Pişman olarak bitirilen bir hikaye efsanevi 1985 soygununu biraz gülünçleştiriyor. Ama başta da dedikleri gibi: Bu film orjinalin bir reprodüksiyonudur.

Gelelim işin teknik kısmına. Yönetmen, tarihi soygunu bir yol hikayesine döndürmüş ve bunu süslemek için kurgusal oyunlara yönelmiş. Klasik, düz bir akışı olmayan filmin yer yer ilginç kurgusu ve maalesef aşırı yüksek müzikleri ile seyirci yorulabiliyor. Teknik yaklaşımını ne kadar başarılı bulsam ve yönetmenin teknik bilgisini takdir etsem de filmin sonunda bende bıraktığı tek şey baş ağrısı oldu. Özellikle müziğin gürültüsü…

Sözün özü… Tarihin en büyük hırsızlık hikayesini izlediğimiz film tarihe ve aile kavramına düşman olan bir adamın toplumdan öc alma hikayesine dönüşüyor. Hazırlık sürecine hiç odaklanmadan direkt konuya dalan film bunu bir yol hikayesine çevirip Juan’ın yolda arınması ve pişmanlık ile düşman olduğu her şeyden tövbe etmesi ile son buluyor. Kurgusal yaklaşımın yoruculuğu hariç oldukça ilgi çekici bir hikaye olan Museo, Filmekimi’nin orta halli filmlerinden biri olarak kalacak benim için.

6

Valerii Ege Deshevykh
Ukrainian Creative Director | Motion Picture Writer | Horror Freak

Nerde O Eski Halloween’ler: Halloween

Previous article

Bir E-Spor Filmi: İyi Oyun

Next article

You may also like

Comments

Leave a reply

Your email address will not be published.