0

2022 Cannes Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan Sick of Myself, ülkemizde de ilk defa Filmekimi’nde seyirciyle buluştu. 4 Kasım itibari ile de vizyonda yerini aldı. Norveç yapımı olan film, benim gözümde son yıllarda çıkan güzel İskandinav filmlerinin arasına eklendi. Kristoffer Borgli ’nin Drib ’den sonraki ikinci uzun metrajlı filmi olan Sick of Myself , bir insanın ilgi çekmek için en fazla neler yapabileceğini anlatıyor. Öyle içinizdeki duygusal narin duyguları ortaya çıkartıp rahatça izleyebileceğiniz bir film değil. Film hissetmeyi pek sevmediğimiz, tüm rahatsız edici duyguları tetikliyor ve cesur davranıyor. Tiksindiriyor, utandırıyor, korkutuyor ve sizi rahatsız etmekten bir an bile çekinmiyor.

Sick of Myself , hikayesini Signe (Kristine Thorp) ve sanatçı olan sevgilisi Thomas (Eirik Sæther)’ın üzerinden anlatıyor. Kendinden ve yaptığı işten başka bir şeye tam olarak odaklanmayan Thomas, Signe ile ilişkisinde de ona yeterince ilgi göstermiyor, daha çok işine ve sosyal çevresindeki statüsüne odaklanıyor. Thomas’ın bu davranışları, Signe’nin görünmez ve önemsiz hissetmesine sebep oluyor. Kafede çalışan Signe, bir gün kanlar içinde kafeye yaralı gelen bir kadına ilk müdahaleyi yaptığında, bir yanı üzerine toplanan ilgiye odaklanıyor ve bu ilgiden beslenmeye başlıyor. Kan içinde kalan kıyafetlerini değiştirmeyip o halde otobüsle eve gidiyor. Görüştüğü arkadaşlarına o gün yaşadığı olaydan bahsedip ilginin üzerinde olmasının keyfini çıkarıyor. Hayatında eksikliğini hissettiği bu ilgi çekme hissini deneyimledikçe daha fazlasını istiyor.

Signe her şey eski haline döndüğünde, ilgi çekebilmeye devam etmek için vücudunda cilt hasarı bırakacak bir ilaç içmeye başlıyor. İlaç o kadar ağır geliyor ki gün içinde uykusu geliyor, bayılıp kalıyor. Bir noktada vücudunda yaralar çıkmaya başladığında, Signe sevgilisinin yanına gidiyor, fakat Thomas kısa süre dikkatini verse de sonradan bu durumu umursamıyor bile. Signe ise hala görülmeyişine dayanamayarak ilacın tüm kutusunu bir anda içiyor ve ondan sonra geri döndürülemeyecek kadar ağır fiziksel ve psikolojik bir süreç onun için başlamış oluyor.

İzlerken bir insanın nasıl kendine bu kadar zarar verebileceğini anlamaya çalışıyorsunuz. Psikolojik olarak bakacak olursak ilgi de bir ihtiyaç, çocukluk döneminde ihtiyacı karşılanmayan çocuklar, yetişkinlikte de bu eksiklikle yaşamaya çalışıyorlar. Partner seçerken de çocukluk döneminde ona nasıl davranıldıysa öyle davranan kişilere çekim duyuyorlar. Bu bir konfor alanı gibi ve bir kere ilişki başladığında çıkması da çok zor. Bu yüzden Signe görülmediği ve ilgilenilmediği bir ilişkide tükenirken, kendi benliğine zarar verme pahasına ilginin peşine düşüyor. Anne ve baba sorunları olduğu zaten tüm film boyunca çoğu kez vurgulanıyor.

Ne kadar yaşadıklarını anlamaya çalışsanız da Signe her saniye sınırları zorluyor.  Kendine ve sağlığına endişelenmek yerine, korkunç görünen ve içten içe zehirlenen bedenini kullanarak popüler olma kaygısına düşmesi, psikolojik durumunun ne kadar da kötü olduğunu bize gösteriyor. Aslında bireysel bir açıdan anlatılan hikaye, toplumsal olarak da yaşadığımız bu sosyal medya çağında görünürlük için yaptıklarımızın varabileceği karanlık noktaları bize kara bir mizahla sunuyor.  Sick of Myself temposu, hikayesi, hikayeyi destekleyen başarılı sinematografisi ve oyunculuklarıyla uzun bir süre akıllarda yer edecek gibi duruyor.

The Most Important Female Characters of The Silmarillion

Previous article

You may also like

Comments

Comments are closed.