0

Korku sinemasının ve Giallo türünün kült mertebesine erişmiş yapımlarından Suspiria’nın, 2000lerin ortasından beri yapılması konuşulan yeniden çevrimi ile orijinal filmden 41 sene sonra nihayet seyirciyle buluştu. Dünya prömiyerini Venedik Film Festivali’nin ana yarışmasında yapan, yönetmenlik koltuğunda geçtiğimiz yıl Call Me by Your Name ile adından sıkça söz ettiren Luca Guadagnino’nun oturduğu filmin oyuncu kadrosunda Dakota Johnson, Tilda Swinton, Chloë Grace Moretz, Mia Goth gibi isimler yer alıyor.

1977 Berlin’inde, “Alman Sonbaharı”nda geçen film, bu anlamda orijinalinin aksine sosyo-politik ve tarihsel bir düzlemde de kendine yer bulmuş. Filmin orijinalinden ayrıldığı yanlar bununla sınırlı değil. Dario Argento’nun Suspiria’sında anamorfik lensler, mekan tasarımı ve sinematografisinde kırmızı başta olmak üzere aşırı canlı renkler kullanılarak gerçek üstü bir atmosferle kâbus etkisi yaratılmaya çalışılmış ve ortaya son derece başarılı bir iş çıkmıştı. Bu filmde ise yine kırmızıyı merkezine almakla beraber daha soluk ve monoton bir renk paleti tercih etmiş Guadagnino. Yeni Suspiria bu anlamda yer yer o kadar karanlık bir filme dönüşebiliyor ki, perdede gördüğünüz şeyi seçebilmekte zorluk yaşayabiliyorsunuz. Orijinal filmin alametifarikalarından neredeyse hiçbirini bu filmde görmüyoruz.

Film yalnızca biçimsel olarak değil, öyküsel olarak da orijinalinden ayrılıyor. Zaten Guadagnino da filmini bir yeniden çevrim olarak değil, orijinal filme yeni bir yorum olarak tanımlamış. Suspiria, ilk filmin öyküsünü takip etse de ikinci yarıda orijinalinden bambaşka bir yöne evriliyor. Filmle ilgili en büyük sıkıntım ise yer yer oldukça dağınık ve kopuk bir anlatıya sahip olması. Bir yerden sonra olanları takip etmek oldukça güç hale geliyor ve bilhassa filmin son bölümlerini kafanızda bir sürü soru işareti ile izliyorsunuz. Tek bir anlık konsantrasyon kaybı, kaçırdığınız bir replik veya kare ile öyküden kopmanıza ve ipin ucunu tamamen kaçırmanıza sebebiyet verebilecek kadar pamuk ipliğine bağlı bir senaryoya sahip film. Ayrıca psikiyatr Dr. Klemperer’ın karısını İkinci Dünya Savaşı’nda nasıl kaybettiğiyle ilgili olan yan öyküye ne derece gerek vardı ve hikayeye ne kattı, bu da büyük bir soru işareti.

Guadagnino, orijinalinin aksine filmi gizem üzerine kurmak yerine dans okulunun eğitmenleri hakkındaki gerçeği daha filmin başlarında seyirciye açık etmeyi tercih etmiş, böylece asıl odağını gizem yaratmak ve şaşırtmak yerine hikayeye çevirmiş. Bu durum cadıların vahşetini özgürce gösterebilmesine olanak sağlamış. Mitolojiden ve satanizmden bolca beslenen film, aynı zamanda oldukça feminist bir duruşa sahip; cadıların bu kez birer anne figürü olarak resmedildiği ve iki polis ve Dr. Klemperer dışında tek bir erkeğin bile bulunmadığı bir film Suspiria.

Filmin net olarak en başarılı yönü ise görüntü yönetimi ile dans sekansları. Guadagnino-Sayombhu Mukdeeprom işbirliği ile kusursuz bir sinematografiye sahip olan filmin sanat yönetimi, ezber bozucu dans sekansları, koreografileri adeta mest edici. Özellikle filmin ortalarına doğru gerçekleşen paralel kurgulu, vahşet dolu bir dans sekansı ve yine bol vahşet, kan, sürprizler içeren final sekansı uzun yıllar akıllarda yer edinecektir.

İlk filmin başarısının ve büyük bir kült olmasının belki de en büyük etkenlerinden biri, Goblin imzalı tüyler ürperten bir dehşet atmosferi yaratan, gerim gerim geren müzikleriydi. Bu filmin müzikleri ise Thom Yorke imzası taşıyor ve yine orijinal filmden çok daha farklı; Goblin’in müziklerinin diken üstünde tutan havasının aksine yer yer adeta huzur dolu, yer yer ise rahatsız edici melodik pasajlarla süslü bir soundtrack bestelemiş Thom Yorke.

Oyunculuklara gelecek olursak, Dakota Johnson şaşırtıcı derecede harika oynamış, Susie karakterine çok iyi can vermiş ve adeta daha iyi bir seçim olamazmış dedirtmiş. Kendisinin başrol olarak açıklandığı zamandan beri (2 seneden fazla) bale eğitimi aldığını da belirtmek gerek. Filmde tam 3 farklı karaktere can veren Tilda Swinton için ise bir şey söylemeye pek gerek var mı bilmiyorum, Madame Blanc rolünde filmdeki en kilit karakterlerden birine can verirken yine kendisinden beklendiği üzere kusursuz oynamış. Ancak Dr. Klemperer’i kendisine oynatmak ne kadar iyi bir fikir tartışılır, yapılan makyaj sırıtmasa da “Neden?” diye sorası geliyor insanın. Ayrıca orijinal Suspiria’da Suzie karakterini oynayan Jessica Harper da küçük bir rolde de olsa karşımıza çıkıyor filmde.

Suspiria, orijinalinden birçok farklı düzlemde ayrılan hatta kimi açılardan önüne geçebilen, bahsettiğim cesur seçimleri nedeniyle saygıyı hak eden, ilk filmi izlemiş olan herkesin mutlaka sinemada gidip görmesi gereken bir yapım. Yalnız salt “korku filmi” izleme gayesiyle bu filme gitmeyi düşünüyorsanız, üzülebilirsiniz. Senaryosundaki ve anlatımındaki bazı sıkıntılar filmin değerini bir seviye düşürse de iyi oyunculukları, feminist duruşu, muhteşem sinematografisi, sanat yönetimi ve dans sekanslarıyla akıllarda kalacaktır.

1000 Yıllık Reich: Overlord

Previous article

Ölümcül Bakış: Bird Box

Next article

You may also like

Comments

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *