0

2013 yılı korku filmleri adına harika bir yıl olmuştu. Evil Dead, Mama, Insidious 2, V/H/S 2 gibi birbirinden güzel filmleri perdede izleme fırsatına eriştik. Bunlardan biri de The Conjuring idi. James Wan’ı zaten Saw, Dead Silence ve Insidious ile tanıyorduk ama The Conjuring onun çıkış noktası ve hayatımıza tamamen giriş filmiydi. İlk filmden tam 3 yıl sonra James Wan, devam filmi ile geri döndü. Filmin gelmesine karşı olanlardan biriydim. The Conjuring devamı varmış gibi bitmedi. Böylesine güzel bir filme devam filmi çekmek ilk filmi zedeleyebilirdi. Kendisinden özür diliyorum, birçok konuda ilk filmden çok daha iyisine imza atmış. Hikaye anlamında ikinci film, ilkinin üstüne bir şey katmasa da görüyoruz ki James Wan bu 3 yıllık süreçte kendine çok şey katmış. İkinci film ilkini çekim ve atmosfer konusunda resmen geride bırakmış.

Hikayemiz 1977, Londra, Enfield’da geçiyor. James Wan’ın filmini yapmayı tercih ettiği konu gerçek bir olay. Öyle filmlerin başında geçen “gerçek bir hikayeden esinlenilmiştir” uydurmalarından da değil, gerçekten de o dönemde gazetelerin baş sayfalarını süsleyen, televizyonlara kadar çıkan bir tartışma konusu. Peggy, kocası tarafından terk edilmiş, 2 kızı 2 oğlu ile kıt kanaat yaşayan bir kadın. Zaten zor günler geçirirken bir de üstüne evde acayip olaylar olmaya başlar. Ne olduğu belli olmayan bir “varlık” Janet’ı sürekli rahatsız etmektedir. Ve bu rahatsızlık verme durumu geceleri uyandırmaktan öteye geçtiği anda aile polis çağırmaya karar verir. Polisler eve şüpheli birinin yaptığı şakalar vakası ile gelir ama kendi kendine hareket eden sandalyeyi gördükten sonra durum ülke çapında bir habere dönüşür. Olayın popülerliği günde güne büyürken Janet’ı rahatsız eden varlığın saldırıları da büyümektedir.

Yukarıda gördüğünüz fotoğraf gerçek ailenin fotoğrafı. James Wan filme Amityville Horror’dan esinlenerek başlıyor fakat sonra bir twist yapıp soluğu Londra’da alıyor. Yalnız Amityville’ı anlatış tarzı, izlediğim en iyi açılışlar listesine girdi… Enfiled da İngiltere’nin Amityville’ı olarak sayılıyor. Ufak bir araştırma ile filmin konusu hakkında yazılar ve belgeseller bulabilirsiniz. Hakeza filmde yaşananların filmin sonunda gösterilmesi, ses kayıtlarının dinletilmesi güzel bir detay. Tabii otorite Janet’ın ruh sağlığının bozuk olduğunu ve sesleri kendi çıkardığını düşündü. Zaten İngiltere hiçbir zaman olayların gerçekliğine inanmadı. Tek bir gerçek var o da gerçekleri bugün burada bilmemiz asla mümkün olmayacağı.

James Wan, senaryo derinliğini ilk filmdeki kadar iyi kuramamış. İlk filmde hikaye, olaylar ve sebep hakkında detaylı bilgiye ulaşıyorduk fakat 2. filmde sebep havada kalmış. Bunun yerine bize yeni bir karakter tanıtıyor: Valak. İlk filmde spesifik bir protogonist olmasa da bu sefer var ve kendisi oldukça etkileyici bir karakter. Evet, senaryo şahane değil. Fakat senaryodan kısan James Wan çekimlere öncelik vermiş. İlk film her zaman kült olarak kalacak lakin ikinci filmin çekimleri başka bir leziz olmuş. Yönetmen 3 senelik süreçte kendine çok şey katmış. Atmosfer, çekimler, sinematografi, kamera kullanımı şahane ötesi. Filmin içerisinde öyle sahneler var ki, filmin yılalr boyunca James Wan’ın başyapıtı olarak kalmasını sağlayacak.

Futbolda bir laf vardır: Sahadaki herkesi çalımlar, geri döner, bir daha çalımlar. James Wan’ın kamera kullanımı da buna lafa benziyor. Kamerayı evin içine sokar, bütün evi gezdirir, çıkarır, bir daha sokar ve yine gezdirir. Bunun yaparken de kamerayı hiç kapatmaz. Dardanne kardeşler de Michael Mann de long-shot sever fakat James Wan kamerayı iğne deliklerinden geçirerek teknik anlamda etkileyici işlere imza atıyor. İlk filmin başında kamerayı kapatmadan dolaştırdığı etkileyici bir sahne vardı. Lakin bu filmde yaptığını ben daha hiçbir sinema filminde görmedim. Görür müyüz ondan da şüpheliyim.

Bir paragrafı da müzik ve Vera Farmiga’ya ayırmak istiyorum. James Wan ve Joseph Bishara ortaklığına bayılıyorum. Neredeyse her filmde beraber çalışıyorlar. Her zamanki gibi müzikler şahane. Joseph beyin parmakları yine döktürmüş… Vera Farmiga ise ilk filmde de olduğu gibi Lorraine Warren karakteriyle muhteşem bir iş çıkarmış. The Conjuring’in başarısının sırrı belki de Warren ailesidir. Korku filmlerinin en büyük eksiği olan karakter derinliğini Ed ve Lorraine Warren fazlasıyla dolduruyor. Patrick Wilson ve Vera Farmiga muhteşem bir ikili oldular. Karizmaları, filme seviye atlattırıyor. İlk filmden sonra devam filmi istemeyen ben artık kendilerinden bir seri bekliyorum.

Sözün özü… James Wan, senaryo olarak muhteşem bir iş çıkaramasa da çekim olarak döktürmüş ve ortaya 2016’nın en iyi korkularından birini çıkarmış. Universal, Fast&Furious 8’i yönetmesi için James Wan’a “hayat değiştiren” bir meblağ teklif etti. Ama Wan parayı reddedip, yeniden korku filmi çekmek için hazır olduğunu söylemişti. İyi ki de The Conjuring’i seçmiş. Keşke bütün korkuları kendisi çekse diyor insan. Yönetmenin çekim ve atmosfer oluşturmadaki başarısı, kaliteli oyunculuklarla birleşince ortaya izlemesi çok keyifli işler çıkıyor.

9

Valerii Ege Deshevykh
Ukraynalı videographer ve fotoğrafçı. Korku Filmi Delisi. Aynı zamanda sinema yazarı.

Ben Deli Miyim: The House on Pine Street

Previous article

DC’nin Abartısı: Suicide Squad

Next article

You may also like

Comments

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *