0

“Gün ışığı kitapların rengini solduruyormuş.”

Peki ya insanların? Kasvetli bir evde ne kadar yaşayabilirsiniz, karanlığı ne kadar sevebilir, baskı altında ne kadar var olabilirsiniz? Park Chan-wook’un yönetmenliğini yaptığı 2016 yapımı erotik-psikolojik-gerilim türündeki orijinal adı ‘Ah-ga-ssi’ olan İngilizceye ‘The Handmaiden’ ismiyle tercüme edilen filmden bahsediyorum.

İstanbul Modern Müzesinin ‘Mutlu Olma İhtimalimiz’ başlığı altında gösterim bulma şansı yakalayan, 2016 Cannes Film Festivalinde Altın Palmiye için yarışmaya layık görülen film ülkemizde de FilmEkimi16 kapsamında da gösterilmiştir ancak bazı ‘teknik’ sorunlardan dolayı dünyada gösterimini yapan film ülkemizde sinema gösterimini hala gerçekleştirememiştir.*

Başrollerini Min-hee Kim (Lady Hideko) ve Tae-ri Kim (Sook-Hee)’in paylaştığı film Sarah Waters’ın “Fingersmith” romanından esinlenilerek yazılmıştır. Tahmin edileceği üzerede filmin görüntü yönetmenliği görevini daha önce Park Chan-wook ile birlikte ‘Oldboy’, ‘Storker’, ‘Bakjwl’ filmlerinde de çalışan Chung-hoon Chung üstlenmiştir.

1930’lu yıllarda Japon işgali altındaki Kore’de geçen film fazlasıyla izole bir hayat yaşamak zorunda bırakılan Lady Hideko’nun eski hizmetçisinin işi bırakması üzerine yerine gelen Sook-Hee ile arasında gelişen olayları anlatmaktadır. Sook-Hee aslında Lady Hideko’nun serveti için onun yanında çalışmaya başlamıştır ancak olaylar değişir ve filmin hikayesi servet avcılığından çıkıp bir gerilim-suç ardından da aşk hikayesine evrilir. Bu evrim yönetmenin olayları muhteşem bir şekilde kurgulamasından dolayı bizi her sahnede daha fazla hayrete sürükler.

Film boyunca her oyuncu adeta oynamıyor yönetmek-yazar-senarist üçlüsüyle birlikte karakteri var edip, onların ete kemiğe bürünmesini sağlıyor. Oyuncuların istisnasız hepsi “Rolünün hakkını fazlasıyla veriyor”.

144 dakika gibi devasa bir süreye sahip olan film sizi bir an bile sıkmamakla birlikte, filmden fazlasıyla haz almanıza, o salondan tatmin olarak çıkmanıza olanak sağlıyor.

Yönetmen, beyin kıvrımlarımızın adeta içinde dolaşarak filmin her anında karakterlere karşı olan düşüncelerimizi de alt-üst etmektedir. Her karaktere karşı -özellikle ana karakterlere- öncelikle ön yargı duvarlarını dikmemizi sağlayarak ardından bu duvarları yerle bir ettirmektedir. Böyle bir yol seçmesiyle birlikte özdeşleştiğimiz karakter kimi zaman iyi, kimi zaman kötü olmakla birlikte, izleyicinin de kendi içerisinde iyi-kötü kavramlarını sorgulamasına da yol açmaktadır.

Film boyunca an geliyor sahteye inancımız oluşurken, an geliyor gerçeğe sahte gözüyle bakarak, sahte-gerçek kayboluşunun içinde kalıyoruz. Hayat içerisinde de iç içe geçmiş bu kavramlar inancımızı, bakışımızı, karakterlere olan yaklaşımımızı her an sorgulamızı sağlıyor. Yönetmen asla bir karaktere güven duymamıza izin vermeyip kafamızda oluşan kalıpları da her sahnede yıkıp geçiyor.

İngiliz ve Japon mimarisiyle döşenmiş, döneminde fazlasıyla lüks olan elektriğe sahip, adeta bir sarayda yaşayan hanım ve hizmetçinin arasında oluşan kadın kadına aşkın her anını yaşamamızı sağlayan yönetmen, bu malikaneden bozma hapishaneden özgür bir kuş gibi havalanmayı bekleyen Lady Hideko’nun aşkıyla beraber uçuşunu bize hissettirmektedir.

Gün ışığı kitapların rengini soldururmuş ya hani, bu malikanede de ondan dolayı gün ışığı pek mevcut değildir. Böyle kasvetli bir ortamda, uçmaya en yakın olduğu an iple kendini astığı kiraz ağacı olan Lady Hideko’nun, filmin sinematografisinin büyük katkılarıyla gerçekten ruh halinin değişimini, bu hapishaneden çıktıktan sonra çayırlarda koştuğu anlardaki uçuşunu hissetmemize ve bizimde özgürleşmemize katkı sağlamaktadır.

Filmin söylediği belki en önemli şeylerden biri de: “Baskı altında kurulan ilişkiden hiç bir kadın zevk almaz,”. Lady Hideko’nun ağzından duyduğumuz bu replik, hayatımızda var olan kadın özgürlük hareketinin bu kadar baskı altındayken bile elbet bir gün sonuca varacağını, Hideko ve Sook Hee’nin özgürlüklerine kavuşması ile kadın özgürlük hareketi ve LGBTİ+ özgürlük hareketinin birbirinden ayrılamayacağını, birinin diğerini de özgür kılacağını kulağımıza fısıldamaktadır. LGBTİ+ hareketi üzerine yapılabilecek okumanın yanında film için feminist bir bakış açısıyla da inceleme yapmak gerekir. Bir erkek tarafından yıllarca bir malikaneye hapsedilen Lady Hideko’nun kurtarıcısı yine bir kadın olmuştur. Film bize kadın kadının yoldaşıdır, annesidir, arkadaşıdır, yardımcısıdır, kardeşidir gibi önemli ayrıntılarda fısıldamaktadır. Yani film boyunca sistematik bir erkek baskısı (ataerkil) varlığını sürdürmeye çalışmıştır ve bu ataerkil baskıdan kadının kurtuluşu baskıyı oluşturanların farkındalığı sayesinde değil; kadın kadına aşk sayesinde, kadın kadına yardımlaşma, yoldaş olma sayesinde olmuştur.

Sook Hee’nin bir sahnede Lady Hideko’yu keşke memelerimden süt gelse de seni emzirebilsem gibi bir söylemle ona duyduğu sevgiye farklı bir yönde vermektedir.

Ayrıca filmin “Mutlu Olma İhtimalimiz” başlığı adı altında Modern Sinema’da izleyiciyle buluşması her ne kadar baskı altında olsak bile o ihtimalin zaman gelecek gerçek olacağı umudunu bize vermektedir.

Filmi izlerken ise Sezen Aksu’nun Dört Günlük Bir şey şarkısındaki dizilerin aklınıza gelmesi çok doğaldır.

“Ben bir annenin evladına duyduğu hisleri besledim.”

Ek olarak filmin müzikleriyle fazlasıyla iç içe geçmesi, hiçbir sahnede kulağı rahatsız etmemesi de filmin müziklerinden sorumlu Yeong-wook Jo’nun vurgulanması gereken başarılarındandır.**

Böyle bir filmin, yaklaşan LGBTİ+ hareketi farkındalık haftası olan Onur Haftası öncesinde gösterim şansı bulmasını sağlayan İstanbul Modern’e olan minnetimizi belirtmeden geçemeyeceğim.

Game of Thrones – 7. Sezon 3. Bölüm Analizi

Previous article

Game of Thrones – 7. sezon 4. Bölüm Analizi

Next article

You may also like

Comments

Leave a reply

Your email address will not be published.