Film EleştirisiSinema

Görünmeyen Tehlike: The Invisible Man

0

Yönetmenliğini Leigh Whannell’ın yapıtğı 2020 model The Invisible Man, Universal Pictures’ın devam ettirmek istediği ama beceremediği Universal Monsters’ın bir parçası olacaktı. Gerçi olmuş da olabilir. Daha once Insidious 3 ve Upgrade filmleri ile karşımıza çıkan yönetmen, Upgrade ile ne kadar yetenekli bir yönetmen olduğunu göstermekle beraber ne kadar iyi bir yazar olduğunu da göstermişti. Fakat The Invisible Man, onun işçilik harikası olarak kalacak. Öyle ki, filmin içeriğinden çok filmin dizaynına odaklanmak istiyorum. O sebeple yazının 2. Paragrafından sonrasının ciddi spoiler içerdiğini belirtmek isterim.

Kısaca konusuna değinelim… Cecilia, uzun süredir kurtulmak istediği narsistik sevgilisi Adrian’dan bir gece kaçarak kurtulur. Fakat onun bir gün geri geleceğinden emindir. Her gün pencerenin önünde tetikte beklerken, hiç beklemediği bir haber alır: Adrian intihar etmiştir. Cecilia artık özgürdür. Lakin özgürlüğü görünmeyen bir engel tarafından kısa sürede bitecektir.

Öncelikle; film gerek çekimleri, gerek senaryo kullanımı ve gerek de oyunculuk açısından kesinlikle derslik. Bu filmi sinema okullarında “bakın film matematiği tam olarak budur” diyerek gösterebilirler; sahne sahne üzerinde anlatım yapabilirler. Filmin bu kadar başarılı olmasının sebebi ise yönetmenin kaleme verdiği önem ve kalemle yazdığını aktarmasındaki paralel matematik. 7 milyon gibi düşük bir bütçesi olmasına ve çok az mekan olmasına karşın film son anına kadar gerilimini korumayı başaran bir yapıya sahip. Bunun ana sebebi ise kamera devinimi ve korku filmlerinin büyük eksikliği olan “dinlenme boşluğunun” olmayışı. Şöyle ki;

Filmin geçtiği mekanların çoğu dar alanlara sahip. Mekanların azlığı ve yüksek aksiyon içermemesinden ötürü de kameranın konumlandırılması yönetmeni zorlayabilirdi. Fakat yönetmen, zaman dolduracak yakın çekimler ya da kolaya kaçacak sabit planlar yerine yerinde hiç durmayan bir devinim tercih etmiş. Kamera, film boyunca sürekli hareketli kalarak gerilimi ve tempoyu yüksek tutuyor. David Robert Mitchell’ın It Follows filmini izleyenler kamera hareketlerine aşina olacaktır. Su gibi akan ve sürekli hareketli kalan, böylece seyirciyi asla bekletmeyen, her an gerilim olabileceğini hatırlatan bir kameradan bahsediyoruz. Yönetmen yer yer de Upgrade’de kullandığı tekniği yineleyerek imzası olan bir yönetmen olduğunu bizlere gösteriyor.

Film başından sonuna kadar çok başarılı bir şekilde hesaplanmış. Öyle ki, filmde tek bir kare bile öylesine değil. Filmde gördüğünüz her şey, filmle alakalı. Sinema 125 yıllık serüveninde çeşitli senaryo matematikleri üretti; kurallar koydu. Bunlardan biri: “Eğer filmde bir silah göründüyse o silah mutlaka patlamalıdır”. Bu bir zorunluluk olmamakla beraber, kurallar, bilen seyirciyi etkileşimde tutmayı başarabilir. The Invisible Man de bu kuralı harika bir şekilde uyguluyor. Filmin başında Cecilia evden kaçarken içeride hiçbir şeyin olmadığı bir odaya korku dolu gözlerle bakıyor. Aslında orada seyirci olarak ne olduğunu tahmin etsek de hiçbir şey göremiyoruz. Bu odanın özellikle gösterilmesinin amacı, ileride tekrar karşımıza çıkacak olmasıydı. Seyirci olarak ilk ipucunu cebimize atıyoruz. Bunun gibi daha filmde birçok detay bize özellikle gösteriliyor. Sydney’in gece uyandıktan sonra biber gazını çıkarması; yine Sydney’in yanan yemeği su ile değil de yangın söndürücü ile söndürmesi; ve hatta hatta daha filmin başında dalgalarla yazılan yazılar film boyunca nelerle karşılaşacağımızın önizlemesi idi.

Film, kamera deviniminin gücü ve senaryo ile görüntünün başarılı ortalığı ile kendini sonuna kadar izlettiriyor. Sıradan bir seyirci için izlemesi oldukça keyifli bir gerilim filmi olarak hafızalarda kalacaktır. Sinema ile haşır neşirseniz yönetmenin detaylarına büyük ihtimal hayranlık duyacaksınız. Ama bir şey de size ciddi şekilde rahatsız edecek. Kesin bir adı olmamakla beraber ben kendisine Hollywood Senaryosu diyeceğim. Hollywood, matematiği ne kadar iyi uygulasa da bazen filmin ilerlemesi için çok ciddi mantık hatalarına başvuruyor. The Invisible Man’de bunu farketmemiş olmaları ihtimalini düşünemediğimden bilerek yapılmış bir tercih olduğunu söyleyebiliriz. Film, Cecilia ve kardeşinin yemek sahnesine kadar oldukça mantıklı bir şekilde gelse de o sahneden itibaren yönünü Hollywood’a çeviriyor. Oldukça lüks olduğu inatla vurgulanan restorantın güvenlik kamerasının olmaması, bana göre mümkün değil. Uçan bıçağı bir şekilde görmeleri gerekirdi. Aynı şekilde tımarhanede güvenlik odasında birilerinin oturması gerekirken onca hengameye ragmen hiçbir şekilde alarm verilmemesi, polisin çağırılmaması ve ne hikmetse sonradan kimsenin güvenlik kamerasına bakıp “yahu burada bir şey dönmüş” dememesi, filmin en büyük mantık hataları. Yönetmen bunları bilerek hiçe sayarak bir aksiyon oluşmasına izin veriyor. Dikkatinizi çekmediği sürece rahatsız edecek detaylar olmasa da benim gibi matematiği önem veren biri için oldukça rahatsız ediciydi.

Sözün özü… Leigh Whannell’ın yönetmenliğini yaptığı The Invisible Man, okullarda ders niyetine gösterilebilecek kadar başarılı bir senaryo matematiğine sahip. Yönetmenin düşük bütçesine ragmen kamera kullanımı ise takdire şayan. Yönetmen, her karesini başarılı bir şekilde hesaplayıp ortaya her saniyesi gerilim dolu bir film çıkarmış. Burada ekstra parantezi de Elisabeth Moss’a açmak gerek. Evet, kendisi harika bir oyuncu. 2007’den beri bilfiil takip ettiğim için kendimi şanslı sayıyorum. Lakin bu film onun baş ucu filmi olabilir. Öyle bir performans sergilemiş ki, showreal niyetine, bundan sonra sadece The Invisible Man’I göstererek bile yeni filmlere imza atabilir. Leigh Whannell filmi ne kadar iyi çekmiş olsa da, kadrajın içindeki Elisabeth Moss, enfes bir performans sergilemiş.

The Invisible Man

7

Valerii Ege Deshevykh
Ukraynalı videographer ve fotoğrafçı. Aynı zamanda sinema yazarı.

Teşekkürler Marvel Sinematik Evreni

Previous article

Siyah Beyaz, Biraz Da Kırmızı: Wandavision

Next article

You may also like

Comments

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *