0

Bu yazımda size TikTok’un nasıl bu kadar popüler hale geldiğini, şirket politikalarını anlatmadan, rakamlar vermeden, onu kullananlar üzerinden anlatmaya çalışacağım. Eğer yazdıklarımda yanılmıyorsam, TikTok’un büyümesindeki yegane sebep yaptığı yatırımlardan çok insanların zamanla iyice birbirinden ayrılan sınıfsal konumlarıdır. Size, en azından bana göre, TikTok’un devasa bir çılgınlığa dönüşmesindeki temel sebeplerini, değişmekte olan sanat anlayışını, sanat üretiminde baş gösteren kolaycılığı, kepenkleri indirmiş olan Vine uygulamasını ve günümüz insanının sınıfsal konumu üzerinden TikTok’a olan ilgiyi açıklamaya, irdelemeye çalışacağım.

Okumalık müzik: Tık tık

Instagram, Vine, TikTok ve benzeri programların hepsi ne kadar sosyal medya platformları olsa da birçok insan bu platformlar sayesinde sanat icra ediyor. Her uygulamanın kendine özel bir yaklaşımı ve bakış açısı mevcut. Instagram, özellikle fotoğraçıların kendilerini gösterme şansını yakaladığı bir portfolyo alanına döndü. Şimdilerde video editörleri de Youtube’dan Instagram’a kayıyor. Vine, en azından var olduğu dönemde, hikaye anlatıcılarının kendini gösterme şansına eriştiği bir yerdi. Instagram ve Vine, kurgu ve photoshop gibi programları kullanmayı bilenlerin kendini kanıtlama yeriy-di diyebiliriz.

Fakat TikTok, bu mecralardan biraz farklı. Sebebini anlatmadan önce sanatın dönüşümüne göz atmamız gerek. Evet şimdi sizi sıkıcı ama bence bağlantılı bir yolculuğa çıkarıyorum. 1826 yılında başlayan fotoğrafçılık ve 1895 yılında başlayan filmcilik macerası katlanarak devasa sektörlere dönüştü. 2 sanat da 100 küsür yıllık hikayelerine yüzlerce sanatçı, yüz binlerce kayda değer ya da değmeyen sanat yapıtı sığdırdı. Bu iki güzide sanat da her daim döneminin sosyal konjoktörüne göre şekillenmiş ve yapılanmıştır. Mesela; Amerika’daki büyük buhran döneminde fotoğrafçılık foto muhabirliğine evrildi. Birinci dünya savaşı döneminde çizgi romanlar patladı, şuan gişe rekorları kıran süper kahramanlar doğdu. Soğuk savaş döneminde korku filmleri ve uzaylı filmleri patlak verdi. Hayattaki her şeyde olduğu gibi sanat da döneminin ruhuna göre şekilleniyor. Şuan nasıl bir dönemde olduğumuzu tam olarak bilmiyorum; yani döneme net bir isim koyamasam da sanatta kolaycılığın baş gösterdiği, emeğin değerinin azaldığı, herkesin kendini tekrarladığı ve basitin çok para kazandığı bir dönem diyebiliriz.

1915 yılında Dadaizm akımı doğdu. Birinci dünya savaşının eteğinde birçok sanatçı aklı ve mantığı köşeye bırakarak saçmalığı, mantıksızlığı ve çirkinliği düstur edindi. Dadaizm akımıyla başlayan bu yıkıcı, yer yer gülünç sanat yaklaşımı bazı sanatçıların kolaya kaçmasına sebep oldu. Var olan bir resime bıyık çizerek “sanat yaptım” diyebiliyordunuz mesela. Bu konu her daim canımı sıkmıştır. Döneminde devrimci niteliğe sahip olan Dadaizm, mantıksızlığın sembolü olsa da sevilebilecek, örnek alınabilecek birçok esere imza atmıştır ki bu eserler günümüzde bir sanat yaklaşımı olarak da kullanılıyor. Dadaizm’in en güzel yanı sanatçısına özgürlük tanırken yetenek zorunluluğu da getirmiyordu. Saçmalayarak bile bir şeylere karşı geldiğinizi, içinizden geçeni tasvir ettiğinizi söyleyerek sanat yapmış olabiliyordunuz. 1915’lerde başlayan Dadaizm akımı günümüze kadar geldi. Bugünlerde biz bu akıma Dadaizm değil, Contemporary Art diyoruz. Contemporary Art, Dadaizm gibi tamamiyle yıkıcı bir yapıya sahip değil. Gördüğüm kadarıyla onlarca harika örnekleri olsa da akımın genel yaklaşımı bir tuvali kırmızıya boyayıp sanat yaptım demekten öteye gidemiyor maalesef. Bu yaklaşımımı bazılarınız belki kırıcı bulacaksınız ama sadece ben değil, Avelina Lesper gibi sanat eleştirmenleri de bu kişileri komik buluyor. Yani Dadaizm gibi yeteneğiniz olmadan, 2 tane taşı üst üste koyarak sanat yaptım, komünizmi anlattım diyebiliyorsunuz.

Resim döneminde sanat, zenginlere ait bir hobi idi. Zenginler kendi resimlerini yaptırır, sarayın dışında yaşayan birinin bir resme sahip olması ancak şansa bağlıydı. Fotoğraf da ilk olarak sınıfsal bir araçtı; ancak bazı kişiler fotoğraf makinesine sahip olabilirdi. 1888 yılında Kodak’ın öncülüğünde ilk el kamerasının çıkması, film kamerasının icadı derken sanat, zenginin eğlencesi olmaktan çıkıp maddi durumu düşük halkın uğrak sokağına dönüştü. Halk, elindeki kameralar ile önüne ne gelirse çekti, anı biriktirdi. O zamanlarda birçok yazar, elinde fotoğraf makinesi ile gezen insanları “yaptıkları sanat değil” diyerek suçlamıştı. Fakat zaman ilerledikçe, sanat yine zenginin eline geçti, entelektüelin tatmin aracına dönüştü. Contemporary Art ve Tik Tok, işte bu sınıfsal düzeni belki de bir daha düzelmemek üzere ters düz etmeyi başardı. Evet, sonunda oraya gelebildim. Başlıyorum anlatmaya.

Günümüzde sanat yapmak iyice kolaylaştı. İmkanlardan bahsetmiyorum; toplumsal kabulden söz ediyorum. Müzeler, gördüğünüzde “bu ne” diyeceğiniz eserler ile dolu. Çoğu –bana göre- emek harcanmamış, tuvalin tamamını kırmızıya boyanmaktan öteye gidememiş çalışmalar. Sanatta yaratıcılık belki de hiç olmadığı kadar yenilikçi. Fakat sanatın muhakemesini yapacak olan “toplumdur”. Ve toplum, muhakemeyi çok daha basit bir şekilde yapmaya başladı. Dönemimiz, toplumun kesim farketmeksizin sanat yapmasını kolaylaştırdığı için büyük bir karmaşa oluştu. Ve bu karmaşada, toplum, kendinden olanı seçmeyi tercih etti.

TikTok; toplumun aslında sanatı elinde tutan kesime –istemsizce- bir tepkisidir. Sanatı, diğerleri gibi ikircikli yapma şansı olmayan insanın hatta daha da ileriye gidiyorum, kapasitesi olmayan insanın kendini diğerleri gibi hissetme aracıdır TikTok. İlginçtir, dünya teknolojik olarak daha da güçlenirken, bilgiye ulaşım hiç olmadığı kadar kolaylaşırken aksine bir şekilde insanların bilgiye olan merakı da hiç olmadığı kadar azalıyor. Post-Truth olarak kabul edilen bu dönemde insanlar, okuduklarına değil, gönlünden geçenlere inanmayı tercih ediyor. Ve “ben buna inanıyorum” demekten de asla çekinmiyorlar.

TikTok’a en yakın platform Vine idi. Vine, 7 saniyenizin olduğu ve bunun ötesinde size hiçbir şey verilmeyen bir yerdi. 7 saniye içerisinde ne anlatacaksanız anlatmanız lazımdı. Ben, Vine’ı daha çok sinemanın gelişimine benzetiyorum. Sinema en başta belgesel olarak doğdu. Vine da hayatta kaldığı 5 yıllık sürecin başında ilk olarak kamerayı keşfedenler ile başladı. Zamanla kullanıcılar hikaye anlatmaya başladılar. Ardından kurguyu keşfettiler, sonrasında günümüzde yer edinmiş olan birçok efekti geçişi ve hikaye anlatımını türettiler. 5 senelik süreçte insanlar en temelden en karmaşık olana doğru ilerlediler, kendilerini geliştirdiler. Bu gelişim süresinde Vine, birçok ünlü hikaye anlatıcısı çıkardı. Bu isimler hala ünlüler ve icraatlarına devam ediyorlar. Büyük ihtimal de kariyerleri yukarı doğru devam edecek. Çünkü Vine, tümüyle kreatif olmanız gereken bir yerdi. Keza Vine, birçok kitle deliliğinin de başladığı yerdi. Bu kitle delilikleri Harlem Shake ile başlamıştı. Vine onu yaş olarak göremese de Dab, Manequin ve daha birçok sosyal medya efsanesine ev sahibi oldu. Hatta, ileriki bir zamanda yazmak istediğim konulardan biridir bu: Vine; Netflix and Chill trendi ile Netflix’in patlamasındaki yegane hatta tek sebeptir.

Peki, TikTok nasıl bir program. Vine’ın tam tersi, dadaist bir yapıya sahip. Her şey kolay. Süre kısıtlamanız Vine’a göre daha az. Üretmek zorunda değilsiniz. En önemlisi bu zaten. Kaliteli içerik sunmak zorunda değilsiniz. İyi bir şarkıcı, dansçı ya da yazar olmanıza hiç gerek yok. Tek yapmanız gereken, var olan seslerden birini alıp onu birebir canlandırmak. Hatta, canlandıramamak. Buna da değineceğim. Müziğinizi seçiyorsunuz ve dans edip şarkıyı söylüyorsunuz. Vuala. Mona Lisa’ya bıyık çizdiniz. Artık binlerce takipçiniz var.

TikTok, sanat yapımının iyice ele avuca düştüğü dönemde patladı ki bence pek de şaşırtıcı değil. Herkesin, tekrar ediyorum en azından bana göre, sanat yaptığını iddia ettiği dönemde muhteşem bir tatmin aracına dönüştü. Hakeza, diğerleri gibi kaliteli üretim veremeyecek kişilerin buluşma notkası oldu. Vine’da, üretmeniz lazımdı. Program size hiçbir şey sunmadığı için yazacaktınız, çizecektiniz ve oynayacaktınız. Fakat TikTok’ta böyle bir derdiniz yok. Dadaizm’de olduğu gibi, başkalarının ürettiği üzerinden yürüyerek kendinizi özel hissedebiliyorsunuz. Bkz: Marcel Duchamp. Kapasitenizin, imkanlarınız, kabiliyetinizin olmasına hiç gerek yok. Sadece Rihanna’nın bir şarkısını açıp şarkıyı söyleyip, dans ederek büyük bir kitleye ulaşabilirsiniz. Film repliklerini odanızda otururken ağzınıza oturmasa bile okuyarak popüler olabilirsiniz. Oturup senaryo yazmak, fikir üretmek zorunda değilsiniz. Sadece var olanı taklit ederek hem de kötü bir taklidi olarak devasa bir kitlenin parçası olabilirsiniz.

TikTok, sınıfsal olarak sıradan vatandaşın en büyük eğlence aracı oldu. Kendilerini özel hissettirdiği ve onlar gibi binlerce insana ulaşma şansına eriştikleri için bu programa sıkı sıkıya bağlanıyorlar. Özellikle Türkiye’de. Vine ya da Instagram’da üretmediğiniz sürece takipçiniz olmaz. Ya da üzülerek söylüyorum vücudunuzu sergilemediğiniz sürece takipçiniz ol-a-maz. TikTok’ta da vücut sergileme kısmı olsa da üretim olmadığından, size sunulanı sadece taklit etmeye çalıştığınızdan kullanması bu özel kitle için en uygun program. Copy-Paste eğlencesi. Salonunuzda dans ederek milyonlarca izlenebileceğinizi ve devasa şirketlerden reklamlar koparabileceğinizi söyleseler inanır mıydınız?

Ağırlıklı olarak birbirine benzeyen insanlarla dolu TikTok. Kabiliyeti, imkanı ya da vizyonu olan çoğu kişi bu programı kullanmayı tercih etmiyor. Evet, bana kızacaksınız insanları ayrıştırıyorsun, sen kimsin ki bunları söylüyorsun ama üzgünüm… Doğruya doğru. Fakat buraya da bir ama koyacağım. TikTok’un amansız büyüyüşü, eski Vine’cıları hatta Instagram fenomenlerine bile son birkaç ayda hesap açtırmak zorunda bıraktı. Neden? Çünkü orada bambaşka bir kitle var. Vine, Instagram ya da Youtube birçok fenomen vermişken TikTok bir fenomen vermiyor; verme ihtimali de yok zaten. Çünkü sadece taklit yapılan bu programda ilginçtir çoğu insan o taklitleri bile beceremiyor. Dans edemeyenler, müzik sözlerinin senkronizasyonlarını bile tutturamayanlar, ailecek kendini rezil etmek için her şeyi yapanlar… Böyle bir ortamda en çok takipçiyi toplayanlar da, maalesef ki dans edip bedenlerini sergileyen kadınlar. Ki bu konu teşhircilik üzerinden Youtube’da birçok kez tartışma konusu oldu. Bir diğer istisna da, Hint filmi kıvamında kısalar çeken hikayeciler. Ki bu tayfanın hikayeleri ne kadar Samanyolu tadında olsa da şahsen uğraşlarını takdir ediyorum.

TikTok, bilerek mi yaptı bilmiyorum ama bu program zamanla belirli bir kitlenin eğlencesine dönüştü. Fakat benim bu kitleyi aşağılamak gibi bir gayem yok. Günümüzde herkes üretmek, göz önünde olmak istiyor artık. Ben dahil. TikTok’daki insanların şansı, kendileri gibi insanların olduğu bir yer bulmaları ve bunun için her şeyi yapmalarıdır. Yaş farketmeksizin herkesin kullandığı program, bu koca kitleye kolay bir üretim şansı tanıyor. Bu imkanı “kaliteli” bir şekilde değerlendirmemeleri de sorun değil çünkü içindeki kitlenin geneli aynı seviyede olduğu için eleştiriler de sert olmayacaktır. Hatta hiç olmayacaktır. “Gülüyoruz işte” cümlesi, en güzel özet. Hatta ve hatta eleştirilmek, daha çok takip edilmenizi sağlayacaktır.

İmkanların artması, nüfus çoğunluğu ve kitlelerin sanatı yorumlama şekillerinin değişmesi sebebiyle artık sanattan emek kısmı çıkmaya başladı. Artık, sanat yapıtları herhangi bir şey anlatmıyor; sanatçı, sanatını nasıl yorumluyorsa biz de onu öyle kabul ediyoruz. Sahilden bulduğunuz 2 tane taşı üst üste koyup ben burada gominizmin yıgılışını anlattım derseniz, sanatınızı kabul edecek koca bir kitle var dışarıda. Evet, var. Bkz: Müzedeki Gözlük.

Okuyalım:https://www.theguardian.com/us-news/2016/may/27/pair-of-glasses-left-on-us-gallery-floor-mistaken-for-art

TikTok’u kullanan kitle, ne kadar üretme konusunda zayıfsa; müzeleri dolduran “sanaçılar da” aynı onlar gibi aslında. Aralarındaki tek fark, İngiliz John’un imkanları varken Siirtli Ayşe Teyzenin böyle bir imkanı yok. John, boş bir buzdolabını alıp en şaşalı müzelere koyabilir, buna da Afrika’daki açlık adını koyabilir. Ayşe teyzenin ise böyle bir imkanı da kültürü de yok. O da kızı ile müzik eşliğinde dans ederek, twerk yaparak sanatını icra ediyor.

TikTok’taki insanlar, kendilerince sanatlarını icra edip eğlenirken; müzelerdeki entelektüeller de aynı şekilde kendilerince sanatlarını icra edip şarap kadehlerini tokuşturuyorlar. Aslında müzelerden TikTok’un derinliklerine kadar değişen tek şey: Dönemimiz. Çoğu insanın vasatlık ya da cahillik dönemi olarak da adlandırdığı bu dönemin ruhu maalesef ki sanatına da işlemiş gibi. Milenyum ile beraber başlayan teknolojik gelişmeler sayesinde hayatımız basitleşti ve kolaylaştı. Sanat da döneminden nemalanan bir yapısı olduğu için, haliyle sanat da basitleşti. Bu kadar basiteşmese iyi olurdu tabii. Duvara asılmış reçelli ekmeğe sanat demek için fazla boomer’ım maalesef.

Şimdi burada şunu demek lazım: Şuan bir Mona Lisa ya da Gone With the Wind üretilmiyor. Eskiden her şey daha güzeldi diyoruz. Evet, lakin şimdi de güzel şeyler üretiliyor. Fakat ne yazık ki 1900’lerin başında başlayan bu akım günümüze kadar geldi ve kolaya kaçma artık bir alışkanlık oldu. Ben de isterim, sanat hep kaliteli olsun. En azından Vine’daki kadar olsun. Ama olmuyor. Olamayacak da. Çünkü ev sahipleri olan müzeler ve TikTok, sanatın gidişatını baştan aşağı değiştirdi. Artık herkes bir yıldız oldu. Ben burada kimseyi eleştirmek istemiyorum. TikTok’daki videolar leş dersem bana ben bayılıyorum diyecek onlarca insan çıkacak. Çünkü her şey zevkler ve renklerdir. O halde yapacak bir şey yok, herkes kendi yoluna devam edecek. Sonuçta herkes bir şeyler üretmek istiyor. Herkesin şaheser çıkarması gerekmiyor. Kimisi heykel yapıyor, kimisi trend kovalayarak kendini gösteriyor.

Benim burada özellikle söylemek istediğim şey şu: TikTok, dünyadaki büyük bir kitleyi hareketlendirdi ve koca bir topluluk kurdu. Bunu isteyerek mi yaptılar bilinmez ama dans dahi edemeyenlerin binlerce izlendiği bir platforma dönüştüler. Asla sanat yapma, dans etme ya da şarkı söyleme imkanı olmayan kişilerin kendini süper star gibi hissettiği de bir yer oldu. Ama ne dedim? 2 taş koyup sanat yaptım diyenle, ailecek müziğe çılgınlar gibi dans eden ya da Rihanna’nın şarkı sözlerini söyleyen aynı. Ve emin olun, Tarantino daha sanatçıdır dediğinizde değildir diyecek kişi sayısı daha fazla çıkabilir.

Valerii Ege Deshevykh
Ukraynalı videographer ve fotoğrafçı. Korku Filmi Delisi. Aynı zamanda sinema yazarı.

Clash of Bad Guys: Don’t Breathe 2

Previous article

Duyguların Dansla Buluşması: Blindspotting

Next article

You may also like

Comments

Leave a reply

Your email address will not be published.