0

İstanbul Film Festivali kapsamında izleme şansına eriştiğimiz Mug ya da diğer adıyla Twarz; çok sevdiğim bir yönetmen olan Polonyalı Malgorzata Szumowska’nın yeni filmi. Kendisi oldukça çılgın bir yönetmen ve insanı doğasının deforme yanlarını anlatmayı seven biri. Bu filminde de bizzat deformasyon üzerinden bir hikaye kurarak insanoğlunun estetik algısının kararlarını nasıl etkilediğine odaklanıyor. Festival filmi olmasına karşın Mug, ülkemizde vizyona girecek gibi gözüküyor. Kaçırmayın derim.

Kısaca konusuna değinelim… Jacek; inşaatta çalışan bir gençtir. Fakat diğer aile üyelerine göre hatta çevresine göre biraz hayat doludur; kültüründen uzaktır. Asidir, metal dinler, bir diğer asi sevgilisi Dagmara ile dağa çıkıp köylülere cahil diye bağırmayı çok sever. Onu bu asi hayatı, inşaatta geçirdiği kaza ile tamamen değişir. Kazadan mucize bir şekilde kurtulan Jacek’in suratı deforme olur ve konuşmakta güçlük çeker. Yakışıklı Jacek artık çorba içerken yanındakileri rahatsız eden biri haline gelir. Suratının deforme olmasıyla da Jacek’in hayatı baştan aşağı değişir. Artık eski Jacek olamayacaktır.

Yönetmen Malgorzata Szumowska, slavların hapsoldukları kültürleri ile uğraşarak başlıyor filme. Kırsal alanlarda, şehirden uzak yerlerde insanlar hala aynılar, yıllar geçse de öyle kalacaklar gibi. Andrey Zvyagintsev’in yönetmenliğini yaptığı Loveless da Rusya’da özellikle kadınların bu kültürden kaçış hikayesini anlatıyordu. Jacek; büyükleri gibi olmak istemeyen biri ve daha farklı, daha heyecanlı bir hayat yaşamaya çalışıyor. O kültürü o kadar sevmiyor ki köylülerin cahil olduklarını düşünüyor. Fakat geçirdiği kaza sonrası Jacek; kınadığı kültürün bir kurbanına dönüşüyor.

Kaza öncesi kimseye muhtaç olmayan bir adamken kaza sonrası muhtaç ve yalnız birine dönüşüyor. Kendini sevgilisi ile sürekli dağlara atan Jacek; suratının deforme olması, insanların ondan korkması ve sevgilisini kaybetmesiyle sürekli evde kalmak zorunda kalır. Evde kalması da kaçtığı kültüre hapsolmasına sebep olur. Ailesi de onu sevmediği kültür ile sınamaya başlar. Hatta o kadar ileri gider ki orta çağ adetlerine başvurup şeytan çıkarma bile yaparlar. Ki filmin gerçekten en sinirlendiğim yanlarından biri, bir annenin, oğlunu dış görünüşü ile sınayıp onun ruhu ile ilgilenmemesi; kendisini şeytan tarafından ele geçirilme ile suçlaması.

“Onun suratı deforme oldu. Böylece çevresindeki hayat da deforme oldu.”

Yönetmen, insanın kendi içerisindeki sorunları film yaparak aslında ne kadar sorunlu varlıklar olduğumuzu bize gösteriyor. İnsanları dış görünüşleri ile yargıladığımızı; en iyi kültür bizim kültürümüz dediğimiz kültürümüzün diğerlerinden farkı olmadığını; aile kavramının öyle anlatıldığı gibi dolu olmadığını; ölümüne sevda denen şeyin bir aldatmaca olduğunu Mug, her saniyesinde bizlere hissettiriyor. Basit gibi duran ama aslında çok güçlü açıklamaları var filmin.

Vizyona gireceği için Mug filmini mutlaka izlemenizi öneriyorum. Ülke kültürüne biraz uzak olsa da anlatılan doğrular bizim için de geçerli. Sonuçta hepimiz insanız. Bu sebeple dışarıdan bir göz olarak insan denen varlığın kusurlarını, kendi kusurlarınızı görmek biraz sinirlenmek biraz eğlenmek için filmi mutlaka izlemenizi öneriyorum.

8

Valerii Ege Deshevykh
Ukrainian Creative Director | Motion Picture Writer | Horror Freak

Sessiz Ol Bulurlar: A Quiet Place

Previous article

Estetik Dışının Zorlayıcı Gerçekliği: Alanis

Next article

You may also like

Comments

Leave a reply

Your email address will not be published.