0

The Acolyte‘ın Disney dönemi Star Wars‘unda yayınlanan eserlerin en az heyecanla bekleneni olduğunu söylemek pek de yanlış olmaz. The Mandalorian, üçüncü sezonuyla hem eleştirmenleri hem de hayranları hayal kırıklığına uğratmış, genç Star Wars hayranlarının favori karakterlerinden olan Ahsoka da bekleneni verememişken Disney‘e olan güvenler iyice azalmıştı. Yine de The Acolyte sürekli aynı dönemlerin aynı karakterler etrafında dönen hikayelerini dinlemekten bıkan hayranlar için yeni bir şeyler vaat ediyordu.

Star Wars Evreninde Temiz Bir Sayfa

Prequel üçlemenin ilk filmi Star Wars: Episode 1: Phantom Menace‘tan yaklaşık yüz yıl önce gerçekleşen olayları anlatan The Acolyte, Star Wars‘un kronolojik olarak Skywalker soyundan uzaklaşabildiği sayılı işlerden. Ülkemizde hiçbiri yayınlanmamış olsa da, yurt dışında görece küçük bir genç-yetişkin hayran grubunun ilgisini çekmeyi başaran High Republic romanlarıyla aynı dönemi anlatan dizi, Obi-Wan Kenobi, Ahsoka ya da The Book of Boba Fett gibi karakter projelerinden farklı olarak çok sezonlu planlanmış.

Gücün karanlık tarafına dair yeni şeyler göstereceğini iddia eden ve yolları ayrılmış ikiz kardeşler üzerinden bir gizem-intikam hikayesi kurmaya çalışan The Acolyte‘ın ilk iki bölümü geçtiğimiz hafta yayınlandı. Star Wars‘tan beklentileriniz, diziden alacağını keyifi pek tabii değiştirecektir fakat en koyu Star Wars hayranlarının bile hakkında pek de konuşmadığını düşünürseniz, dizinin umduğu etkiyi yaratamadığını anlayabilirsiniz.

Disney+ Görselliği Yine Bildiğiniz Gibi!

Bu durumun en büyük nedeni, Andor ve Visions dışındaki tüm Disney+ Star Wars projelerinin laneti olan özensizlik. Sekiz bölümlük ilk sezonu için 180 milyon dolar harcanan The Acolyte, ancak bir hayran filmi kadar iyi görünüyor. Yine Andor dışındaki tüm live-action Star Wars dizilerinin laneti, cansız, renkleri bastırılmış, tekdüze görsellik burada da kendini gösteriyor. Daha ilk iki bölümünden size bir sürü gezegen gösteren dizi bu “çeşitliliğe” rağmen çamur gibi görünüyor. Siz de Leslye Hayland‘ın çekimlerde Volume kullanmadıklarına dair açıklamalarına denk gelip umutlananlardansanız, o umutları yavaşça lafa kaldırabilirsiniz çünkü Volume’la çekilen türdeşlerinden görsel olarak ayrılan bir tarafı yok The Acolyte‘ın.

CW nasıl Arrow, The Flash, Supergirl gibi projelerle “ucuz görünen TV dizisi” yapma konusunda kötü bir üne sahip olduysa, Disney+ da son yıllardaki düz görünümlü dizileriyle benzer bir nam salma yolunda ilerliyor. Görsellikle ilgili tek sorun bu sıkıcı görsel dil de değil üstelik. Çünkü ilk iki bölümde pek çok set, prop ve kostüm de gösteriyor izleyicisine The Acolyte. Ne var ki, bunların hiçbiri bir an olsun “ucuz Disney+ dizisi estetiğini” kıramıyor. Cilt boyaları, jedi cüppeleri ve ışın kılıçları hayran filmi olsa takdir edilecek fakat 180 milyon dolarlık bir projede göze batacak düzeyde görünüyor.

Scooby Doo’dan Hallice Gizemler!

Bu ucuzluktan sıyrılabilen tek unsur, jedi padawanlarının yüzlerindeki plastik makyajlar. Özellikle Dafne Keen‘in canlandırdığı Jecki karakterinin yüzündeki prostetikler, oyuncunun mimiklerinin minimal ölçüde de olsa görünebilmesine imkan sağlayarak yakın dönem Star Wars işlerindeki benzerlerinden ayrılıyor. Plastik efektlerdeki bu başarının CGI kullanımına da sıçramasını çok isterdim, fakat Coruscant’ın tanıtıldığı bir plan var ki aynı binaların jenerik bir arkaplan üstüne tükürükle yapıştırılmasıyla elde edilmiş gibi görünüyor.

Yapım tarafındaki özensizliğin yalnızca görsellikle sınırlı kalmasını çok isterdim. Fakat öngösterimlerde diziyi izleyen eleştirmenlerin iddia ettiği “Andor’a benzer bir anlatı” övgüsünün altı da boş. Bu övgünün ve The Acolyte‘a verilen yüksek eleştirmen puanlarının Andor‘u aşırı yüzeysel bir değerlendirmeyle sadece “karanlık” olduğu için başarılı bulan eleştirmenlerce yapıldığını düşünüyorum. Kaldı ki dizinin hikaye örgüsünün cinayet gizemi (murder mystery) şeklinde yanlış tanımlanıyor oluşu da bu düşüncemi doğruluyor.

Ortada cinayetleri kimin işlediğine dair bir gizem yok. Hatta ortada herhangi bir gizem de yok. Ana karakterlerden ikizlerin çocukluklarında yaşadıkları, avlanan jedi‘ların da dahil olduğu travmatik olay dışında her şey gözlerimiz önünde gerçekleşiyor. Hal böyle olunca ilginizi dizide tutacak, olay örgüsünün bir sonraki adımını düşündürecek bir olta da kalmıyor. Burada “Ama Mae’i kimin eğittiğini, o Sith lordunun kim olduğunu bilmiyoruz?” gibi bir savunma yapacaksanız, sizi yazıyı okumayı bırakmaya ve sezonun kalanını heyecanla beklemeye davet ediyorum. Çünkü dizinin ilk bölümünün sonundaki, evren içinde hiçbir şekilde anlamlandıralamayan kötü adam monoloğu da orada.

Tekdüze Karakterler

Olay örgüsü boşlukları ve mantık hatalarıyla dolu anlatıyı bir kenara bırakmayı başarsanız da tekdüze karakterler dizinin yazımından keyif almanızı engelleyecektir. Cinayetleri araştırmaya koyulan şimdilik üç kişilik jedi ekibi, herbirinin bir kusuru ve o kusurla aynı kökenden gelen güçlü yanları olan karakterlerden oluşuyor. Bu dümdüz yazılmış karakterlere biraz derinlik katabilen tek şey performanslar, orada da yalnızca Lee Jung-jae ufak bir parlama şansı elde ediyor.

Squid Game‘deki rolüyle dünya çapında ün kazanan ve dizideki rolü için 4 ayda İngilizce öğrendiği iddia edilen Güney Koreli aktör, jedi’lardan alışagelmediğimiz sıcaklıktaki performansıyla Sol karakterini Qui-gon‘a yaklaştırıyor. Hevesli başrolümüz Amandla Stenberg de oynadığı ikiz karakterler arasındaki ayrımı oyunculuğuyla vermeyi başarıyor. İkili dışındaki her ismin, kötü yazım dolayısıyla derinliksiz kalan karakterlerini ancak olabilecekleri kadar iyi oynadığını söyleyebiliriz.

The Acolyte‘ın ilk iki bölümüyle Star Wars severlere sundukları yeni bir dönem ve yeni karakterler ile sınırlı kalıyor. Tabi ki sezon bitmeden dizinin geneliyle ilgili bir yorum yapmak doğru olmaz, fakat yapım kalitesinin sezon boyunca değişmeyeceğini varsayarsak yine orta sınıf bir Disney+ projesiyle karşı karşıyayız. Star Wars‘tan beklentileriniz, haftada bir sabah kahvaltınızı yaparken arkada dönecek bir şeylere kadar düştüyse diziye bir şans verebilirsiniz. Ama evrenin geleceğine dair umutlarınızı tazeleyecek o eser The Acolyte değil maalesef.

Tuncer Haydarlar‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Twitter, Instagram, Discord ve Letterboxd aracılığıyla takip edebilirsiniz.

X-Men ’97: Hem Nostaljik Hem Orijinal

Dark Matter: 1. 2. & 3 Bölüm İncelemesi

Tuncer Haydarlar
Bilimkurgu, fantazya ve korku edebiyatı tutkunu. Sinema sever. Çizgi roman çevirmeni, editörü ve okuru. Çakma YouTuber.

Am I OK?: Naif Bir Varoluş Portresi

Previous article

Inside Out 2: Kaygının Bastırdığı Duygular

Next article

You may also like

Comments

Comments are closed.

More in Televizyon