0

İkinci sezonuyla bir pop kültür fenomenine dönüşen The Bear, neredeyse bir yılın ardından geri döndü. İlk iki sezondan tamamen ayrışan üçüncü sezonda, yönetmen Christopher Storer, başlayıp biten bir hikâye anlatmaktan vazgeçmiş gibi görünüyor. Bunun yerine Storer, karakterler üzerinden çok daha genel konseptler anlatmaya başlamış. Her gün menüyü değiştirmekle kafayı bozmuş bir şefin, hastalıklı mükemmeliyetçi tavrı ve yenilikçi olamama korkusunu iyice gözler önüne seriyor. Carmy Berzatto (Jeremy Allen White), dizinin kötü adamı olmaya doğru gidiyor. Bunu da ikinci sezonun sonunda Carmy’nin yokluğunda mutfağı yöneten Sydney (Ayo Edebiri) ve Richie (Ebon Moss-Bachrach) ikilisi üzerinden görebiliyoruz. Carmy’nin obsesyonu, kendisiyle birlikte herkesi de kaosun içine çekiyor ve kötü sona bir adım daha yaklaştırıyor.

İlk bölüm “Tomorrow,” sezon için çok iyi hazırlanmış bir aperatif görevi görüyor ve sezonun tonunu belirliyor. İkinci sezonun finalindeki kaotik gecenin ardından, Carmy’nin allak bullak olmuş zihninde geziniyoruz. Dizinin imza bölümleri “Review” ve “Fishes”in aksine, bu bölüm görsel anlatının ön planda olduğu, ses ve müzik kullanımının daha yoğun olduğu bir bölüm. Sadece geçmişte yaşanmış olanlara bir özet değil, aynı zamanda gelecekte yaşanacak olanlara da bir ön gösterim.

The Bear

Pazarlık Konusu Olamaz

The Bear‘in alçakgönüllü birinci sezonunu takiben, ikinci sezon 2023’ün en beğenilen dizilerinden biri olmuştu. Bu nedenle dizinin üçüncü sezonu, daha önce karşılaşmadığı yeni bir zorluk ile karşı karşıyaydı. Dizide hikayenin kızışması nedeniyle anlatıyı genişletmek ve ilerletmek kendi başına yeterince zor bir hale gelmişti. Bu zorluğun altından, ilk sezonun değişim ve ikinci sezonun dönüşüm olan temalarını kendilerinin de geçirdiği üçüncü sezonla kalkmış olduklarını söylemek doğru olacaktır. The Bear, önceki sezonlarında da “Forks” ve “Honeydew” gibi epizodik bölümlere yer vermişti. Bu bölümler o sezon içerisinde anlatılmak istenen hikayeye hizmet ediyordu. Üçüncü sezonda ise tamamen bu yöne kaymışlar. Üçüncü sezonun teması -bana göre- istikrardı ancak her bölüm bu temaya hizmet etmiyor. Bazı bölümler sadece karakterleri derinleştiriyor, bazı bölümler ise gelecek sezona hazırlık görevi görüyor.

Eğer bölüm bölüm değerlendirseydim, bu sezonun yıldızlarının “Tomorrow,” “Napkins,” ya da “Ice Chips” gibi bölümler olduğunu söylerdim. Ayo Edebiri tarafından yönetilen Napkins bölümünde Tina (Liza Colón-Zayas) adeta parlıyor. Bununla beraber bölüm içinde Carmy’nin neden asla abisi Michael (Jon Bernthal) gibi olamayacağını da görüyoruz. Bir diğer bölüm Ice Chips, Natalie (Abby Elliot)’nin aniden tutan doğum sancısına odaklanıyor. Bu süreçte geçen sezon tanıdığımız annesi Donna (Jaime Lee Curtis) ile ilişkisi hakkında daha fazla bilgi ediniyoruz. Birçok açıdan gergin hissettiren bölüm, anne-kız ilişkileri hakkında çok şey söylüyor.

The Bear

Yemekler ve Duygular

Tüm karakterler derinleşmeye devam ederken, dizi onları geçen sezonda bıraktığı konumdan ilerletmeyi reddediyor. Richie, eski “The Beef” düsturunu yani insanları mutlu etmek için yemek yapmayı korumaya çalışıyor. Sydney hala dizideki en önemli kararını vermedi. Tina, bu sezonun yıldızlarından biri olmasına karşın, geleceğe yönelik bir değişimi olmadı. The Bear bunlara yönelmek yerine Fak kardeşlerin hiçbir yere varmayan “comic relief” sahnelerine süre veriyor. Bu durum beşinci bölümde Sammy Fak (John Cena)’ın cameo’su ile arşa çıkıyor. Cena’nın kadroya dahil oluşu çok dikkat dağıtıcı bir hal alıyor. Bu karakterler o kadar süre alıyor ki, ne izlediğinizi unutuyorsunuz adeta. Günün sonunda Matty Matheson kadar bile süre alamayan Ayo Edebiri için üzülüyor buluyorsunuz kendinizi.

The Bear‘in üçüncü sezonu, birbirinden tamamen alakasız 10 ayrı yemek gibi hissettiriyor. Bir fine dining restoranında olduğu gibi yemeğin kendisi ve sunumu olağanüstü fakat doyurucu değil. Olivia Colman ve Will Poulter, kesinlikle ilerleyen sezonlarda görmek isteyeceğim iştahı canlı tutan performanslar sergiliyor. 

Emmy Ödülleri’nde komedi dalında aday gösterilen The Bear, geçen sene 4 ödül kazanmıştı. Bu kategorizasyon başlı başına bir saçmalık olsa da, dizinin başarılı olmasına sevinmiştim. Bugünlerde her dizi içinde bir nebze komedi unsuru bulunduruyor. Bu da oldukça normaldir çünkü hayatın akışında her duygunun yeri var. Bunun yanında tıpkı The Bear gibi toksik, kaotik ve öz yıkım anlarımız da oluyor. Hayat akışını yansıtmaya çalışan dizinin komedi dalında aday gösterilmesi, üçüncü sezonu kötü etkilemiş bana kalırsa. Yukarıda da bahsettiğim Fak Kardeşler, The Bear‘ın komedi dozajını çok yukarı çekiyor. Buna hiç gerek yok ve diziye kesinlikle zarar veriyor. Matty Matheson’in karakteri ilk iki sezonda gayet yerinde ve Natalie’nin deyimiyle “tatlıydı.” Bunun altını açtığınızda ise sezonun tam ortasında bir leke gibi duruyor. Bu diziyi izleyen kimse birinin muz kabuğuna basıp düşmesini izlemek istemiyor.

Uğurcan Çağlayan‘ın diğer yazılarını da okumak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Twitter, Instagram, Discord ve Letterboxd aracılığıyla takip edebilirsiniz.

İyi Pişmiş Bir Ekip İşi: The Bear 2. Sezon İncelemesi

Dark Matter 1. Sezon: Sonsuz Olasılıklar Silsilesi

Uğurcan Çağlayan

Çılgın Hırsız 4: Yetersiz Hikaye, Bol Komedi

Previous article

House of the Dragon 2. Sezon: Dördüncü Bölüm İncelemesi

Next article

You may also like

Comments

Comments are closed.

More in Televizyon