
The Blood of Dawnwalker (PC)
The Blood of Dawnwalker, zaman baskısını keşif ve seçimlerle birleştirerek sürekli öncelik belirlemeye zorluyor. Eksiklerine rağmen insan-vampir yapısı, ahlaki gri alanları ve cesur RPG tercihleriyle özgün bir deneyim sunuyor.
The Blood of Dawnwalker, Polonyalı oyun geliştirici Rebel Wolves’un ilk ve tek oyunu. Duyurulduğu günden beri merakla beklenen oyun, 3 Eylül tarihinde oyunseverlerin beğenisine sunuldu. Çıktığı andan itibaren pek çok tartışma başlatmasının yanı sıra gece-gündüz sistemi, yakın dövüş mekanikleri ve RPG türüne yaklaşımı sayesinde dikkatleri üzerine topladı.
Stüdyo, The Witcher 3’ün yönetmeni Konrad Tomaszkiewicz başta olmak üzere, CD Projekt Red’den ayrılan önemli isimler tarafından kuruldu. Bu haber, pek çok oyuncunun heyecanlanmasına neden oldu. Oyuncuların ve oyun basınının acımasızca yapıştırdığı “Yeni Witcher” etiketini söküp atan oyun, özünde barındırdığı farklılıklar ile adını duyurup, kendisinden sonra gelecek oyunlara birçok konuda yol gösterecek nitelikte. The Blood of Dawnwalker; karanlık Orta Çağ atmosferi, Doğu Avrupa folkloru, gri ahlaki tercihler ve müzikleri ile bir yandan alışkın olduğumuz güzellikleri tattırdı, bir yandan da cesur mekanikleri ile bugüne dek rastlamadığımız tecrübeler sundu.

Durmaya Vakit Yok
Ana karakterimiz Coen’in ailesini kurtarmak için yalnızca otuz günü var. Oyun dünyası içinde sürekli ilerleyen olay zincirleri, karşılaşılacak gizemli mekanlar, icabına bakılacak kötü niyetli kişilerle karşılaşıyoruz. Fakat hepsiyle ilgilenmek için yeterli zaman yok. Oyun içinde ilerlemeyi seçtiğimiz her bir görev, herhangi bir diyalog seçeneği, hatta karakterimizi geliştirmemiz bile zaman alıyor. Zaman çizelgesi gündüzden geceye, geceden tekrar gündüze geçtiğinde ise bir günümüz bitmiş oluyor. Bütün oyunu bu gerginlikle oynayıp bitirmeniz gerek ve evet, oyuncular arasındaki en büyük tartışmanın sebebi bu mekanik.
Kimi oyuncular “Ben haritadaki her şeyi yapmak isterim, bu hakkım elimden alındı.” diyor. Açıkçası bu yorumu son derece tuhaf buluyorum. Zira, oyunun haritasına yerleştirilen her bir etkinliği – sanki bunun için maaş alıyormuşçasına – yapmak bana hep tuhaf gelmiştir. “Yaşayan açık dünyalar” isteyen oyuncular, oyunları ne denli yaşayarak oynadıklarını şaşırmış gibiler. Koştur koştur bir sonraki soru işaretine gidip, bazen diyalogları atlayıp, oyunun içinde yapılması gereken her şeyi yaptıktan sonra kütüphanenize bir madalya daha eklemek ne zamandır keyif veriyor?
Kendi adıma konuşacak olursam, ben oyunlarda zorunlu yan görev mantığını hiç sevmedim. Örnek vermek gerekirse, Assassin’s Creed serisinden Origins ve Odyssey oyunlarında bir sonraki göreve gidebilmek için yeterli seviyeye çıkmamız gerekiyordu. Bu seviyeye çıkmak içinse haritaya yerleştirilen tüm yan etkinlikleri yapmamız lazımdı. Peki benim bunu yapmam illa gerekli ise, bunun ismi neden yan görev? The Blood of Dawnwalker’ı sevmemin başlıca sebebi, bana özgürlük tanıyan bu zaman mekaniği.
Yan hikâyeleri merak ettiğim oyun sayısı iki elin parmaklarını geçmez. The Blood of Dawnwalker bu sayılı oyundan biri oldu. Kaçıracağım diye öyle bir merak ettim ki o turuncu soru işaretlerini. Mesela, yaşlı bir çiftçi bana “Ormana giden kardeşim dönmedi, onu bulur musun?” dediğinde mecburen reddettim. Acaba gitsem ne olacaktı diye saatlerce merak ettim. Bu merak, Rebel Wolves’un başarısıdır. Kısacası oyun teorik olarak açık dünya RPG’sinin geniş yelpazesini barındırırken, pratikte oyuncuyu devamlı zaman muhasebesi yapmaya ve öncelik belirlemeye zorluyor. Oyunun tüm tasarımı bu mekanik çevresinde şekilleniyor. The Blood of Dawnwalker’ı sevmemin başlıca sebebi, bu eşsiz zaman mekaniği.

Gündüzleri İnsan, Geceleri Vampir
Tamamı üçüncü şahıs bakış açısıyla oynanan The Blood of Dawnwalker, oynanışın geri kalanında klasik RPG deneyimi vadediyor sanmayın. Vale Sangora bölgesini keşfederken, – Far Cry benzeri – kamp basma, ticaret engelleme gibi açık dünya içeriklerine denk geleceksiniz. Karşınıza çıkan NPC‘lerden görevler alacak, bu görevlerden kazandığınız ekipmanlar ve yetenek puanları ile güçleneceksiniz. Fakat meselenin karmaşıklaştığı anlar var. Coen’in gündüzleri insan, geceleri ise vampir olması, oyunun klasik açık dünya formülünün üzerine mühim bir katman ekliyor. Gündüzleri kılıç kullanımı ve sehhar yetenekleri öne çıkarken geceleri vampir güçleri devreye giriyor. Geceleri düşman askerleri ile mücadele etmek kolaylaşırken, aynı zamanda diyalog seçeneklerimiz daralıyor. Gerçi seçeneklerin daraldığını söylemek biraz kibar bir yorum olur çünkü daha derdimizi anlatamadan insanları ısırıp kanlarını emiyoruz. Yine de bu bir seçenek değil, Coen’in kontrol edemediği bir içgüdü.
Oyunun dövüş sistemi Kingdom Come: Deliverance ile benzer. Saldırının geleceği yöne ve zamanlamanıza göre kaçınıyor ya da karşı koyuyorsunuz. Başlarda bazıları için zorlayıcı olabilir ama alışınca aynı anda üç ya da dört düşmanla mücadele edebiliyorsunuz. Bazı anlarda, gündüz de olsa gece de olsa, aslında aynı düşmanlar ile benzer şekilde mücadele ettiğiniz düşüneceksiniz. Çünkü hem insan hem vampir formundayken temelinde aynı hızda ve aynı sistemle savaşıyorsunuz. Yetenek ağacı ve vampirken verdiğiniz hasarın artması bazen durumu kurtarıyor ama genel olarak bakıldığında geliştirilecek çok şey var. Mesela, düşman çeşitliliği de yeterli değil. Yine de, firmanın ilk oyunu olduğu için affedilemez bir durum olmadığı kanaatindeyim. Ama AAA oyun fiyatından çıkış yaptıkları için, oyunculara her konuda eleştiri ve kıyas hakkı doğuyor.
Oyunun görev yapısı, bazı anlarda insan-vampir değişiminden besleniyor. Bazı karakterlere ancak gündüz ulaşabilirken, bazı olaylar yalnızca gece gerçekleşiyor. Bazen oyun bu seçeneği size bırakıyor. Örneğin, karakolun içindeki birini kurtarmanız gerektiğinde iki yol arasında kalıyorsunuz: Gündüz gelip kurnazlık ile mi ilerleyeyim, yoksa gece gelip kaba kuvvet mi kullanayım? Yapıklarınızın sonuçlarının çoğu zaman başka şeylere etki edeceğini de hissedeceksiniz. NPC‘ler ile ilişkileriniz ve oyun dünyasındaki dengeler, yeri geldiğinde verdiğiniz kararlara göre şekillenecek. Bu yüzden seçtiğiniz yöntemlere, daha önemlisi hangi kimliğinizle ilerleyeceğinize dikkat etmeniz gerekiyor.

İnsan-Canavar Çatışması
The Blood of Dawnwalker, bizleri veba ve katliamlar ile dolu bir çağa götürüyor. Vale Sangora’da yaşayan genç Coen, bölgeyi ele geçiren vampir hükümdar Brencis’in tiranlığına son vermek ve ailesini kurtarmak için savaşıyor. Baştan eklemek lazım, bu oyundaki vampir anlatısı klasik hikâyelere pek benzemiyor. Nitekim, vampirler ve insanlar arasındaki ayrım, çoban ve sürü ilişkisine benziyor. Her ay kan içme ayinlerini kiliselerde gerçekleştiriyorlar. Yalnızca ayda bir kez gerçekleştirilen bu ayinde insanlar öldürülmüyor, yalnızca küçük bir kesikle kanları çanağa boşaltılıyor. Vampirler insanların kanından içip karınlarını doyururken, insanlara da kendi kanlarını ikram edip onları vebadan ve diğer hastalıklardan koruyorlar.
Bu yönetim, özellikle Orta Çağ Avrupası düşünüldüğünde, herhangi bir insan hükümdara nazaran çok daha uysal bir yapıya sahip. Fakat insanın fıtratı değişmiyor, canavarlar tarafından yönetilmeyi kendilerine yediremiyorlar. Bu “canavarlar” konusundaki hassasiyetlerini Coen ile kurdukları iletişimde de hissedeceksiniz. Karakterlerin tamamen siyah ya da beyaz olmaması, insan-canavar ayrımını fantastik ve naif bir şekilde sunmak yerine “canavarlık” kavramını daha derinlikli anlatması, oyunun en güçlü yönlerinden biri.
Hikâyenin bir diğer güzel yanı, Coen’i ve ailesini yavaş yavaş tanıyor oluşumuz. Ailesini kurtarmak için yola çıktığımız andan hikâyenin sonuna dek Coen’i, kardeşlerini ve annesini adım adım tanıyoruz. Özetle bu hikâyede ana karakterimiz ve çevresini, tüm kurallarıyla içinde olduğumuz dünyayı, en önemlisi içinizdeki canavarı keşfedeceksiniz. Oyun, mekanikleriyle ne kadar tartışılsa da, karakter anlatımı ve hikâye yapısıyla çoğu oyuncuyu memnun edeceğinden eminim.
The Blood of Dawnwalker’ın oyun olarak başarısından ziyade, Rebel Wolves’un duruşunu övmek gerek. Denenmiş ve onaylanmış formüller yerine, kuralları bozup baştan tasarlamak, denemek ve dolayısıyla başarısız olup eleştirilmeyi göze almak büyük cesaret ister. Hele ki kendini kanıtlamış bir firma değil de, henüz ilk oyununu geliştiren bir stüdyo için bu şüphesiz çok büyük bir cesaret örneği.
İncelemeyi sonlandırmadan önce, Polonyalı stüdyolar hakkında küçük bir parantez açmak isterim. Son yirmi yıl içinde Polonyalı oyun yapımcılarının dünya çapındaki başarısı tartışılmaz. Oyunları dünyanın dört bir köşesinde oyunculara ulaşan ve sayısız ödül ile taçlandırılan Polonyalılar, oyun geliştirme dendiğinde akla gelen ilk beş milletten biri haline geldiler. Bu meselenin bizi ilgilendiren kısmı ise bambaşka. Polonyalı oyun geliştiricileri, oyunlarında Türkçe dil desteğine her seferinde yer vererek bizleri ihya ediyorlar, sağ olsunlar. CD Projekt Red oyunları (The Witcher serisi ve Cyberpunk 2077), Dying Light serisinin (oyunun Harran’da geçtiğini unutmayın) Türkçe oynanabilir olması Türkiye’deki oyuncular için büyük şans. The Blood of Dawnwalker ise Türkçe dil desteği sunmakla kalmıyor, oyunun içinde Türk karakterler ve bolca Türkçe isme de yer veriyor. Polonyalı geliştiricilerin bize olan ilgisinin sonsuza dek sürmesini diliyor, bu jestlerinin satış ve beğeni olarak geri dönüş almasını temenni ediyorum.
Mehmet Tezcan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.



















Yorumlar