73
YAZARIN PUANI

Frankenstein’ın kapağını kapatan okurlar, canavarın kuzeye gidip kendisini yakacağı bilgisiyle baş başa kalır. Bu son bize güven verir, canavarı geride bırakmamızı sağlar. Oysa ya çoğu vampir hikâyesindeki gibi ölümsüz olan canavar kendini öldürmeyi beceremediyse? Toplumun dışladığı bir canlı olarak on yıllar boyunca olduğu yerde kalamaz ya. Elbette şehirler, ülkeler, hatta kıtalar aşması gerekir. Bu yüzden Avrupa’da bıraktığımız karakteri, The Bride! evreninde, 1930’ların Amerikası’nda bulmamız rastlantı değildir. Canavar yaygın bilinen kanıya ayak uydurarak kendine Frankenstein demeye başlar ve bir eş istemekten vazgeçmez. Peki ya, iki dünya savaşı arasında, ekonomik buhrandan hemen sonra onu bekleyen dünyada neler bulur? Bolca eğlence, karmaşa, şiddet ve yozlaşmış bir toplum.

73
YAZARIN PUANI

Filmin yönetmeni ve senaristi Maggie Gyllenhall, James Whale’in 1935 tarihli Bride of Frankenstein filminden ilham aldığını söyler. İlham aldığı filmin yapıldığı yıl ile The Bride! filminin geçtiği yıllar birbirine yakındır. Ancak bana kalırsa gerekçesi çok daha politik ve derindir. 1929 Ekonomik Buhranı’ndan sonra giderek fakirleşen halk, artan şiddet olayları ve hepsinin üstünü örtmek için kullanılan Amerikan Rüyası palavraları. Zaten canavar yaşadıkça yazarı da hayatta kalır, çağın tanığı olur. Başta daha belirgin, giderek daha az kendini belli ederek hikâyeye yön verir.

Türler arası hızlı geçişleri ve yer yer anlamsız gelen yan hikâyeleri anlatmak böylece mümkün olur. Nihayetinde ortaya feminist dokunuşu bol, aksiyonu ve romantizmi merkeze yerleştiren yaklaşımıyla The Bride! çıkar. Hamnet ile adından çokça söz ettiren Jessie Buckley bu defa hayat verdiği üç karakterin üçünde de döktürür. Ona eşlik eden Christian Bale ise tam da hikâyenin gerektirdiği gibi geriye çekilir ve Gelin’i dinler.

The Bride Film İncelemesi Arakat Mag 2026 Warner Bros Pictures Maggie Gyllenhaal Jessie Buckley Jake Gyllenhaal Christian Bale

Bize Atfedilen Delilik

Jessie Buckley, Mary Shelley’i canlandırdığında gözleri sert bakışlarının ve koyu göz makyajının ardından görünür. Sanki anlatılanlara göre on sekiz yaşında yazdığı Frankenstein’a ileriki yaşlarında dönüp sertçe bakar. Canavar yaratan bir doktorun hikâyesini anlatmanın felsefi yanında derinleşir. Romanının ilk baskısını kendi adıyla yaptıramamasının acısından geçer. Çok küçük yaşta kaybettiği annesinin eksikliğiyle geçen yaşamı, aşık olduktan ve birlikte bir yaşam kurduktan sonra evli olduğunu öğrendiği Percy Shelley de dahil olmak üzere pek çok yakınının ölümüyle sarsılır. Hayat onu dönüştürür.

Marry Shelley’i tanıtırken annesinin, babasının ve eşinin adını anarak başlayan anlatı, giderek ondan uzaklaşır. Yine de her an sesini yeniden duyabileceğimizi biliriz. Bütün yaşadıkları Mary’e kim olduğunu öğretse de henüz asıl anlatmak istediklerine sıranın gelmediğini söyler. Bunun için Ida’nın zihnine sızması, onu kahramana dönüştürmesi gerekir.

Genç kadın Mary’nin etkisiyle yemek yerken sayıklamaya başlar, ağzından dökülen sözcükler başta anlamsız gelir. Oysa o sözcükleri anlayan kişiler için tehdit oluşturur. Ondan korkarlar çünkü susmaz. Mafya lideri Lupino’nun adını açıkça anar, onun hakkında bilmesi gerekenden fazlasını bildiğini belli eder. Tehdit oluşturan bir kadının deli olarak etiketlenmesine bunlar sebep olur. Kaybedecek bir şeyi olmayan bir kadın tehlikeli, dolayısıyla ortadan kaldırılması gerekendir. Kurulu düzene zarar vermenin cezası kuşkusuz ölümdür(!)

O günlerde Chicago’ya gelen Frankie’nin (Christian Bale) tek derdi ise ölü canlandırabildiğini öğrendiği Dr. Euphronius’u (Annette Bening) bulmaktır. Böylece ondan kendisine eş olarak birini canlandırmasını isteyip yalnızlığına son verebilir. Dr. Frankenstein’in aksine Dr. Euphronius çok daha sakin ve bilim uğruna çabalayan bir kadın çıkar. Frankie’nin isteğini kabul ederse oluşabilecek sonuçların farkındadır. İkna olması, el birliğiyle Ida’ya yeni bir hayat vermeleri anlamına gelir. Ida hayata The Bride olarak döndüğünde Frankie ile kaza geçirdiklerine inanır. Onun yüzündeki ve vücudundaki belirgin izleri böyle açıklar. Kendi geçmişini ise hatırlamaz. Bu nedenle başta yabancıladığı bu adamı kocası kabul eder.

The Bride Film İncelemesi Arakat Mag 2026 Warner Bros Pictures Maggie Gyllenhaal Jessie Buckley Jake Gyllenhaal Christian Bale

Gizleyen ve Açık Eden Dil

The Bride filminde dilin kullanımı, atmosferin giderek punka bürünen havasıyla uyumludur. Özellikle Gelin, paranomasia olarak bilinen söz sanatına uyarak telaffuzu birbirine benzeyen ya da yakın anlamlı kelimeleri peş peşe sıralar. Mary, Ida’yı ele geçirdiğinde ve Gelin olduktan sonra, bazı konuşmaları bu biçimi alır. Bir çeşit vahiy gibi gelir sözcükler ve ağzından çıkar çıkmaz hızla hiçliğe karışır. Yine de “şiddet” gibi kelimeler tekrarlanarak etkisi artırılır. Bunun en büyük nedeni, filmin romantikleştirilmeye çalışan havasına ağır basan şiddet eğilimidir.

Frankie ile Gelin bara gittiklerinde etrafını saran erkekler Gelin’e izni olmadan dokunmaya başlar. Öyle ki Frankie’nin olaya müdahale etmesi ve oradan ayrılmaları gerekir. Frankie, beladan uzak durmaya çalışsa da peşlerine başkaları da takılır. Böylece eşine tecavüz etme girişiminde bulunan iki erkeğe haddini bildirmek zorunda kalır. Başka koşullar altında nefsi müdafaa sayılması gereken bu davranış, ne yazık ki Gelin ve Frankie için bir kaçma kovalamanın başlangıcıdır.

Frankie’nin rol modeli Ronnie Reed’in film çektiği şehirler arasında şekillenen sonraki süreç, Ida’nın aslında kim olduğunu da ortaya çıkarır. Frankie’nin eşini kurtarmak için işlediği cinayetler, polis ve dedektifin yanı sıra, mafya babası Lupino’nun da adamlarını yollamasına neden olur. Bütün bunlardan habersiz sızdıkları bir partiyi polis ve dedektiflerin basmasıyla akıllara kazınacak bir an yaşanır. Elindeki silahı insanlara doğrultmaktan çekinmeyen The Bride, sesini Lupino’nun öldürdüğü kadınların adları ile hikâyelerini anarak yükseltir. Öldürülen kadınların dillerinin kesildiğini söyler. Ölmeden önceki Ida’nın nasıl biri olduğunu hatırlamasa da bu gerçeği hiç unutmaz.

The Bride Film İncelemesi Arakat Mag 2026 Warner Bros Pictures Maggie Gyllenhaal Jessie Buckley Jake Gyllenhaal Christian Bale

Devrim Niteliğindeki Beyan

Canlandırılma sırasında ağzından fışkıran mürekkebimsi sıvı sağ yanağına yerleşir ve Gelin’in görünüşünün belirleyicisi haline gelir. Partide elinde silahıyla insanları kendinden uzak tutarken bir polis ona doğru sessizce yaklaştığını fark eder ve onu vurur. Öldürmek onda rahatsızlık ve vicdan azabı uyandırır. Her şiddet eyleminden sonra toparlanması zaman alır. Yine de yaptığı konuşma ve yüzündeki mürekkep gibi duran leke onu bir rol model haline getirir. Birçok kadın sokağa çıkar, yüzünü onun gibi boyarlar. Hatta ellerine silah alır, Gelin gibi onlar da “Beyin sıçraması” diye bağırarak havaya ateş ederler. Eylem popülerleştikçe içi boşalır. Yine de başta Mary’nin zihninden sızan kelimeler Gelin’de, ardından da tüm kadınlarda yankı bulmaya başlar.

O sahne ve filmin kapanışında Lupino’nun öldürdüğü kadınların dilini kesmesine dair yapılan alegori Mariana Enriquez’in aynı isimli kitabındaki Yangında Kaybettiklerimiz öyküsünü akla getirir. Bu öyküde kadınlar, yüzlerini yakan erkeklere direnirler. Bu amaçla yeni bir güzellik anlayışı inşa etmek ister, kendilerini ateşe atarlar. Kısa süreli yanmalar yüzlerinde görünür izler bırakır. Şiddete şiddetle direnmek fikri, The Bride!’da daha isyankâr bir hal alır. Çünkü şiddet kişinin kendisine değil, dışarıya yönelir.

Zira Herman Melville’in Katip Bartleby karakterine özgü o cümle şiddetsiz direnişin kapılarını açar: Yapmamayı tercih ederim. 1930’lar düşünüldüğünde ölmemeyi, yanmamayı, boyun eğmemeyi tercih ederim diyebilmek epey devrimcidir. Mary, Gelin’e adını sorduğunda hiçbir cevap onu bu yüzden tatmin etmez. Çünkü gereken sadece “Gelin” olabilmektedir. Birine ait ya da biriyle birlikte olmadan da var olmak ve gerekirse yapmamayı seçmek gerekir.

Gelin Film İncelemesi Arakat Mag 2026 Warner Bros Pictures Maggie Gyllenhaal Jessie Buckley Jake Gyllenhaal Christian Bale

Yan Hikâyeler Yapmacık

The Bride’ın Mary Shelley, Ida ve Gelin üzerinden kurduğu çoklu kadın anlatısı fazlasıyla etkileyici. Ancak Penelope Cruz’un canlandırdığı Dedektif Myrna’nın yan hikâyesi zayıftı. Polisle iş birliği yaparak Lupino hakkında bilgi taşıdığını öğrendiğimiz Ida’nın peşine düşen erkek dedektife Myrna eşlik ediyor. İşleri asıl çözen o olmasına rağmen görünmüyor. Sürekli olarak onu asistanı olarak tanımlayan bir erkeğe bilgi sağlayıp ismini kimseye öğretemiyor. Normalde böyle bir karakter olay akışında çok daha güçlü bir biçimde yer alıp meselelerin çözülmesini sağlayabilecekken buradaki konumu işlevsiz. Zira bulunan tüm ipuçları zaten gözlerinin önündekileri teyit ediyor. Filmin son on beş dakikasında olanlar bile Myrna’nın hikâyesini güçlü bir kadının yükselişi gibi algılamamızı engelliyor.

Frankie’nin bundan önceki Frankenstein uyarlamaları ve romandakinin aksine çok daha güçsüz ve yaraya açık olması The Bride’ın etkisini zayıflatıyor. Bilhassa son sahnesinin anımsattığı Only Lovers Left Alive’daki gibi major bir ölüm gerekçeleri dışındaki durumları anlamak zor. Zira orijinal eserde doktor, canavarını ortadan kaldıramaz. Şu an ise silahlar canavar olarak gördüklerimizi ortadan kaldırmanın en işlevsel yolu. Diğer yandan The Bride’ın atmosferini gerektiğinde romantik, gotik ve punk yapan müzik seçimlerini sevdim. Yine de zaman zaman ne izlediğim konusunda şüpheye düşüren bir yanı olduğunu da kabul etmeliyim.


Burcu Demirer‘in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

Scream 7: Bitmek Bilmeyen Travma

Arco: Bir Adım Geriden

BURCU DEMİRER
28 yaşında, İstanbul'da yaşıyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde Halkla İlişkiler ve Karşılaştırmalı Edebiyat okudu. Metin yazarı olarak çalışıyor. Edebiyat, sinema ve tiyatro aracılığıyla yarınki yüzünü keşfediyor.

    Rooster: Baba, Akademisyen, Yazar

    önceki yazı

    Whistle: Doğarken Ölmenin Paradoksu

    sonraki yazı

    Yorumlar

    Leave a reply

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Bunlar da ilginizi çekebilir