Finding Nemo ve Wall-E gibi iddialı animasyon filmlerinin yönetmeni olan Andrew Stanton, uzun zamandır üzerinde çalıştığı fakat pandemi yüzünden prodüksiyonu sekteye uğrayan filmini nihayet tamamladı. Yaklaşık on yıl önce senaryosu Colby Day tarafından yazılan In the Blink of an Eye, Sundance Film Festivali’ndeki ilk gösteriminin ardından 27 Şubat’ta Disney+ platformunda izleyiciye sunuldu.

İç İçe Geçen Kırılma Anları
In the Blink of an Eye, daha açılışından itibaren bizi zamanlararası bir yolculuğa çıkarıyor. Film; Erken Neandertal Dönemi’nin sonlarında, MÖ 47.000 yılında, gelişmiş taş aletleri günlük hayatında kullanan, tıbbi bitkilerle arası iyi olan bir aileyle açılış yapıyor. Tarih öncesi dönemin atmosferini başarıyla yansıtmak için kıyı ormanları ve göl/deniz gibi sulak alanların seçilmesi doğal peyzaj oluştururken görsel şölen etkisi de yaratıyor.
Neandertal ailesinden anne Hera’yı (Tanaya Beatty) çoğu zaman yeni doğmuş çocuğu ile ilgilenirken, baba Thorn’u (Jorge Vargas) ise yiyecek arama ve güvenliği sağlama görevlerindeyken görüyoruz. Kızları Lark ise gündelik işlerinde annesine yardım ediyor. Film, odaklandığı geçmiş, bugün ve gelecek teması üzerinden, farklı insanlar ve durumları birbirine bağlayarak ilerliyor. Aslında anlam veremediğimiz bazı tepkilerimizin, korkularımızın kolektif bilinç dışından ileri geldiğine dair güçlü mesajlar veriyor. Öyle ki, ele aldığı üç zaman dilimindeki durumların birbirlerine benzerliği ve sarmallığı bu olguyu destekliyor.
Filmin bugünkü zaman diliminde, Neandertal ailesinden Thorn’un kemiklerini inceleyen antropolog Claire’i (Rashida Jones) görüyoruz. Binlerce yıllık kemikler analiz edilirken, geçmişle bugün arasında bir köprü kuruluyor. Thorn’un geçirdiği kazalar, sakatlanmalar ve en önemlisi avucunda sıkı sıkıya tuttuğu nesnenin gizemi çözülmeye çalışılıyor. Claire, aynı zamanda Greg isminde (Daveed Diggs) bir akademisyenle duygusal olarak mesafeli bir ilişki yaşıyor. Bu durum, modern ilişkilerin yüzeyselliğine ve günümüzde de fazlasıyla yaygın olan situationship kavramına atıfta bulunuyor. Ayrıca Claire, ölmekte olan annesinin yanına taşınınca “ölüm” teması anlatıya dahil oluyor. Karakter, bu durum karşısında her şeyin anlamsızlığı ile yüzleşerek hayatı ve ilişkisiyle ilgili daha cesur kararlar almaya karar veriyor.

Kozmik Bilinç Çıkmazı
Filmin 25. yüzyılda geçen gelecek bölümlerinde ise, Coakley (Kate McKinnon) ismindeki yalnız bir bilim insanının uzaktaki bir gezegene doğru yalnız başına seyahat ettiği görülüyor. Uzay gemisindeki tek arkadaşı olan ROSCO isimli yapay zeka işletim sistemi, oksijen akışındaki bir problemden dolayı olası alternatifleri sunduğunda işler karmaşıklaşıyor. Coakley’in uzay gemisinde bulunan bebek ceninleri ve kök hücreler, varacağı gezegende yeni bir koloni kurma hedefinde olduğunu açığa çıkarıyor. Coakley’in karakter gelişimindeki derinliksizlik, bizi sadece filmi anlamaya ve olay örgüsünün nereye varacağını merak etmeye kadar ilerletebiliyor. Çünkü “insanlığın devamlılığı” gibi yüce bir misyon edinmiş olan Coakley, bu dramatik gerçekliği yansıtma konusunda oldukça zayıf kalıyor.
In the Blink of an Eye; geçmiş, günümüz ve gelecekte geçen bu üç öyküyü sürekli olarak birbiriyle kesiştiriyor. Tarih öncesi dönemden bugünün dünyasına, oradan da uzaya uzanan bu karmaşık yolculuk; ebeveynler ve çocukları, hassas ve kırılgan bağlar, ilişkilerin dinamiklerini aktarmayla ilgili girişimlerde bulunuyor. Ne yazık ki dramatik kurgunun eksikliği, detaylara yeterince yer verilmemesi ve bağlantılar arasındaki tutarsızlık, filmin büyülü özünün buharlaşmasına yol açıyor. Nitekim, çok övülen senaryosunu tüm izleyicilerin okuduğu varsayılacak ki, film bizden ön bilgiye sahip olma talebinde bulunuyor gibi hissettiriyor.

Ebediyete Teslimiyet
Stanton’un, zamanın üç farklı boyutuna ait farklı insanların benzer duygular yaşadığını gösterme çabası, -filmin özgünlüğünü desteklerken- iç içe geçmiş bulanık bir atmosfer oluşturmaktan öteye gidemiyor. Nitekim, filmi izlerken bunun adeta bir devam filmi veya üç farklı dizinin tek bir öyküye sıkıştırılmış gibi hissettirdiğini görüyoruz. Üç öyküden en fazla duygusal gerilime sahip olan Neandertal ailesinin kesitleri, hoş bir izlenim yakalıyor. Karakterlerin konuşmaları anlaşılmaz ve alt yazısız olduğundan, sözel olmayan ifade biçimleriyle oldukça tutkulu performanslar sergiliyorlar. Anlatı, diğer karakterlerin aslında nasıl birbirleriyle akraba olduğunu “meşe palamudu” üzerinden anlatıyor. Neandertal ailesinin reisi Thorn’un aracılığıyla hem antropolog Claire’e hem de Coakley’e aile mirası olarak geçen bu imge, türümüzün kalıcılığını vurguluyor.
Günümüzü konu alan ve daha gerçekçi olan Claire ve Greg’in ilişkileri, farklı çıkmazlarla evrilerek devam ediyor. Filmin gelecekte geçen sahneleri ise en büyük potansiyeli barındırsa da, üç öykü arasındaki en zayıf halka olarak konumlanıyor. Bu bölüm; uzay gemisinde mahsur kalma, bilimsel problem çözme süreçleriyle 2001: A Space Odyssey’yi akıllara getiriyor. Ama akış, maalesef bilim kurgu unsurlarına göre yeterince ilgi çekici değil. Ayrıca gökyüzü ve gemi tasarımları, bu bölümün zayıflıklarını daha da belirginleştiren yönlerden bazıları. Bunların yanı sıra, melankoliye zaafıyla tanınan Thomas Newman, besteleri ve müzikleriyle üç öyküde de duygusal bir şeyler bulmamızı kolaylaştırıyor.
In the Blink of an Eye, her aşamasında bulunan kusurlarına rağmen, türümüzün geçirdiği dönüşümlere ve teknolojinin gelişimine gerçek bir değer veriyor. Tarih öncesi, günümüz ve gelecek temalı ilerleyiş istediğimiz varoluşsal derinliği sunamasa da, “insan ömrünün bir sonu olduğu için anlamlı olduğu” mesajı bizi bir yerden yakalamayı başarıyor. İnsanlığın, aşkın bir zaman düzlemindeki göz açıp kapayıncaya kadarki yerini çağrıştıran ismiyle In the Blink of an Eye, alışılmadık temalar arayanlar için “kolay unutulabilecek filmler” kategorisinde yerini alabilir.
Fatma Kıpçak‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.






















Yorumlar