Bu yıl Berlin Uluslararası Film Festival programında yer alan ve ana yarışmada dikkat çeken yapımlardan biri olan Flies, ilk gösteriminden itibaren eleştirmenleri ikiye bölmedi; aksine nadir görülen bir ortaklık yarattı. Filmin yönetmeni Fernando Eimbcke, minimal anlatımı ve siyah-beyaz estetik tercihiyle Berlinale eleştirmen değerlendirmelerinde üst sıralarda yer buldu. Ayrıca Ekümenik Jüri Ödülü ile festivalden eli boş dönmemesi ise filmin en büyük başarılarından biri olarak kabul edilebilir. Ancak filmi önemli kılan şey ödüller değil, kurduğu sessiz ama inatçı duygu alanı.
Flies yüzeyde son derece tanıdık bir hikâye anlatıyor: Hayata karşı öfke geliştirmiş ve içine kapanmış bir kadın, eve yeni taşınan baba-oğul… Eimbcke; kayıp, yas ve yeniden temas etme ihtimali üzerinden karakterler arasında ilişki kuran bir öykü çıkarıyor. Film, ilk bakışta sinema tarihinde defalarca gördüğümüz bir “yas üzerinden iyileşme” anlatısı gibi duruyor. Fakat Eimbcke bu klişeyi kırmak için acele etmiyor; aksine onu ağır ağır, katman katman söküyor. Sessizliğin gücünü siyah-beyaz estetiğiyle birleştirerek toplumsal gerçekçi bir filme imza atıyor.

Çürüme ve Önyargılar
Film, Olga karakterinin yalnızlığı ile açılıyor. Ancak yönetmen, bize Olga’yı sevdirmeye çalışmıyor; hatta bilinçli biçimde onu itici gösteriyor. İlk karşılaşmamızda huysuz, asık suratlı, çocuk sesine tahammülü olmayan bir kadın görüyoruz. Kamera, onu savunmuyor ve karakterin doğasının gelgitlerle dolu olduğunun altını çiziyor. Böylece seyircinin önyargılı tutumunu harekete geçiriyor.
Modern seyir alışkanlığı, karakterleri hızla sınıflandırmaya meyilli hale getirdiğinden “iyi”, “kötü” diyerek yorumlamayı basit kalıplar içine hapsedebiliyoruz. Olga, bu minvalde bir yorumla ilk bakışta “zor insan” kategorisinde konumlandırılıyor. Oysa film, bu etiketleme refleksimizi kullanarak bizi kendi aceleciliğimizle baş başa bırakıyor. Çünkü Olga’nın öfkesi dışa dönük bir saldırganlık değil, içe gömülmüş bir çöküşün sert kabuğu olarak gerçekçi bir şekilde filmin ilerleyen bölümlerinde anlamlı hale geliyor. Zaman geçtikçe duygusal donukluğun karakterin bir kusurundan ziyade hayatta kalma stratejisi olduğunu anlıyoruz.
Flies, seyirciden karakter hakkında bilgi saklamaktan çok, empatiyi ertelemenin ne kadar kolay olduğunu gösteriyor. Olga’nın sertliği bir mizantropi değil; zamanında söylenememiş, yaşanamamış, tutulamamış bir şeyin tortusu gibi senaryoda katman olarak konumlandırılmış. Film, bu tortuyu hemen açıklamıyor. Onu yüzeyde “gıcık” olarak bırakıyor, bizden de kendi yargımızın konforunu fark edelim istiyor. Asıl soruyu o zaman sormaya başlıyoruz: Bir insanın kabuğuna bakarak hüküm vermek, bizim savunma mekanizmamız mı? Yoksa başkasının acısına yaklaşmamak için geliştirdiğimiz estetik bir mesafe mi? Bu sorular, seyirci olarak düşünmemize yol açıyor.

Çocuk Bakışı ve Uzaylı Metaforu
Hikayenin iki taraflı ilerlediğini söyleyebiliriz. Zaman zaman Olga’nın varlığını sorgularken, hikâye bu karakter dışında merceğini kiracı baba-oğula odaklıyor. Özellikle Cris karakteri, filmin duygusal omurgasını oluşturuyor. Dünyayı uzaylı metaforu üzerinden anlamlandıran bir çocuk olan Cris; ölüm, kayıp, yokluk gibi soyut kavramları bilim kurguya ilgi göstererek perdeliyor.
“İnsanların ölünce göğe yükseleceği” anlatısı, çocuk zihninde “uzaya gitmek” olarak yeniden yazılıyor. Bu hem naif hem trajik bir hamle olarak filmde yer alıyor. Film, burada didaktikleşmek yerine, çocuğun anlamlandıramadığı şeyi hayalleri aracılığıyla somutlaştırmasına vesile oluyor. Bulunan eski tip oyun konsolu, filmde bir hafıza tetikleyicisi olarak konumlanıyor. Masum bir çocuk objesi olarak yorumlayabileceğimiz bu oyun makinesi, film ilerledikçe açığa çıkan duyguların simgesine dönüşüyor. Çocuklar için oyun, dünyayla kurulan bir temasken; Olga içinse oyun, istemeden açılmış bir çekmece anlamı taşıyor. Burada film çok ince bir şey yapıyor: Oyunu kaçış olarak değil, geri dönüş olarak konumlandırıyor. Modern sinema genellikle ekranı yabancılaşma aracı olarak kullanır. Flies ise tam tersini yapıyor. Ekran; yabancılaşmayı değil, yüzleşmeyi tetikliyor.
Oyun ilerledikçe iki karakter arasında kurulan bağ, hafızanın farklı uçlarına doğru bir yolculuk olarak değişimin yükünü belgeleyen unsur haline geliyor. Konsol çalıştıkça, susulan şeyler içten içe titreşmeye başlıyor. Film, bu sahnelerde biçimsel olarak cesurlaşıyor ve duygusal olarak sömürüden uzak kalmaya çalışıyor. Bu durum, özellikle çocukların başrollerden birini paylaştığı bir filmde doğru bir seçim olarak yorumlanabilir. Böylelikle Flies hem yaratıcılığını konuşturmuş hem de klişelerden uzak kalmış oluyor. Konsolun içinde anlam yaratma, hastane pencerelerindeki oyun figürleri gibi anlar, gerçekten de iyi buluşlar olarak akılda kalıyor.

Bedenin Hafızası Danstır
Ezilmiş muz sahnesi, filmin en sıradan görünen ama en rahatsız edici anlarından biridir. Karakter, muzu istemeden de olsa yatakta ezer. Bu durumu ortadan kaldırmak için de yatağın kenarına atar. Ama çürüme saklanarak çözülmez, koku yayılır. Bu sahne; üzeri örtülmüş, konuşulmamış, temizlenmemiş bir şeylerin saklanmaya çalışıldığı çağrışımını yapar.
Filmdeki sinek metaforu ise son derece önemli bir yer tutar. Film, sinek sesiyle başlar. Rahatsız edici, ısrarcı, küçük bir sinek… Uyuyan bir insan için enerjisinin tükendiği sahnede bir kabus gibidir. Sinek; pek çok kültürde çürümeyle, ölümle, dağılmayla ilişkilendirilir. Olga da filmin başında anlamlandırılamayan bir öfkeyle sineği yok etmeye çalışır. Aslında bu durum, sembolik bir savunma refleksinden başka bir şey değildir. Her insanın yapacağı gibi, Olga odaya ilaç sıkmaya kalkışır. Sineği yok etmeye çalışırken havayı zehirler ve kendini boğar. Bu sahne, filmin en sert metaforlarından biridir. Karakterin ölümü kovmaya çalışırken yaşam alanını yaşanmaz hâle getirdiğini görürüz.
Ama öte yandan finalde aynı sinek geri gelir. Bu sefer sinek; anlam değiştirerek insan dönüşümünün, yas ile barışmanın, onunla yaşamanın ve hayat devam etmenin metaforu haline gelir. Çünkü sinek, artık düşman veya yok edilmesi gereken bir şey değildir. Eimbcke, yasın bitmediğini ama şekil değiştirdiğini anlatmanın en iyi yollarından birini seyirciye sunar.
Cha-cha sahnesi, filmin duygusal kırılma anlarından birini oluşturur. Olga ve Cris, beraber dans ederken hayatın gerçeklerinden uzaklaşırlar. Vücutlarının bedensel hafızasından yararlanarak özgürleşmek isterler. Ancak yas süreçlerinde zihin aniden kendine gelir ve belirli objelerle harekete geçer. Bu sahnede Cris’in bir dinozor kıyafetiyle belirmesi, Olga’nın zihninde gizlediği unsurların gün yüzüne çıkmasına vesile olur.
Flies, başından beri bir baba-oğul hikayesi sunuyormuş gibi gözükürken, yoldaşlık hikayesine evrilir. Bu yüzden bu sahne, filmin belkemiğini oluşturarak önemli hale gelir. Filmdeki babanın oğluna yaklaşımı da özellikle dikkat çekiyor. Annesi hastanede yaşam savaşı verirken, baba oğlunun yükünü sırtlanarak ona olması gerektiği gibi davranıyor. Bu da filmin klişe duygu sömürülerinden uzak durmasını sağlıyor. Artık sinemada bu tip sahnelerin sömürülmesine alışık kişiler olarak, filmin bu duruşunu takdir etmemizi gerektiriyor.

Aydınlanma Kabullenmeyle Gerçekleşir
Film; final sahnesinde büyük bir hesaplaşma, gözyaşına boğulmuş bir arınma ya da katartik bir yüzleşme sunmuyor. Aksine, neredeyse rahatsız edici ölçüde sade bir jestle bitiyor: sinek öldürülmüyor ve play tuşuna basılıyor. Hayatın devam eden akışı, sadeliğin zarafetiyle anlamlandırılıyor. Böylece film bittiğinde düşünmeniz için bir alan açılmış oluyor. Çünkü Flies yasın dramatik bir dorukla değil, gündelik bir kararla dönüştüğünü belirten bir anlatıya sahip.
Ölümü kovarak değil, onunla aynı odada nefes almayı öğrenerek hayatı anlamlı kılabiliriz. Bu açıdan Olga’nın sineği öldürmemesi bir merhamet anı değil, kontrol takıntısından vazgeçişidir. Hayatı sterilize etme çabasından geri adım atma hamlesidir. Çürümeyi yok etmeye çalıştıkça kendini zehirlediğini fark etmiş bir bilincin, ilk kez geri çekilmesidir.
Ve o play tuşu… Sadece müziği başlatan bir hareket değil, askıya alınmış zamanı yeniden akışa sokma iradesi olarak filmde yer alan sahnenin kapanışıdır. Film, bize başından beri donmuş bir ruh hâlini izletiyordu. Ancak finaldeki çözülme; dramatik bir patlamayla değil, minimalist bir kabullenme anıyla karşımıza sunuluyor. Fernando Eimbcke şunu ima ediyor: İyileşme bir duygu değil, bir eylemdir. Büyük bir aydınlanma anı değil, küçük bir devam etme kararı yeterlidir.
Pencerenin açılmasıyla içeri giren hava, başka bir dünyanın varlığını hatırlatır; beklenilen aksine o dünya mucizevi olmaktan uzakta ve aynı dünyanın devamıdır. Yas durumu hiçbir zaman biten bir süreç değildir, sadece form değiştirir. O boşlukla birlikte yaşamayı öğrenmemiz gerekir. Flies’ın gücü de buradan gelir. Sessiz ve iddiasız bir film olmasına rağmen, beklenmedik şekilde sahici bir kapanışla biter. Geriye düşüncelerimizle baş başa kaldığımız o sessizlik kalır.
Haktan Kaan İçel’in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.




















Yorumlar