İsveçli-Fransız yönetmen Angelica Ruffier ilk uzun metrajı La belle annee ile karşımıza çıkıyor. Yönetmenin kendi hayatına yönelik otobiyografik hikâyeye sahip olan film, belgesel ile kurmacanın karışık olduğu bir belgeleme hüviyetinde. Dünya prömiyerini 55. Uluslararası Rotterdam Film Festivali’nde gerçekleştiren yapım, Jüri Özel Ödülü’nün sahibi oldu. La belle annee, babasının kaybının ardından doğduğu evde geçmişin izlerine bulaşan Angelica’yı esas alıyor. Belgeselin başrolünde yönetmen kendisini canlandırırken diğer rollerde ise hikâyede bahsi geçen kişiler yer alıyor.
Herkesin bildiği gibi insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellikleri, bilişsel kapasitesi ve kendinin farkında olmasıdır. Dil ise bu konudaki en uzlaşmacı unsurdur. Ancak duygularımıza yönelik ifadelerimiz yalnızca dilimizden dökülenlerle sınırlı değildir. Algımızın bulanıklaşmasını bazen hemen karşımızda duran birisi sağlar. Bu hissin kaç defa yaşandığına yönelik fikirler hiç bitmese de göğsümüzün dönük olduğu kişi sayesinde hızlanan nefesler aşkın en coşkun tepkimesidir belki. O an yaşanırken kalp, hemen hizasında durana karşı paralel olarak çarpar. Gözlerin görebildiğini göğüs kafesinden çıkarak görmeyi ister. Bu reaksiyonlarla beden, karşısındakinin diğer insanlardan farklı olduğunu söyler.
La belle annee de böylesi aşkın bir duyguyla ilerler. Lisedeki Tarih hocası gibi olmak isteyen, ona karşı hayranlık besleyen 16 yaşındaki Angelica; günün her saniyesi onu düşünür. Bilinçli bir şekilde Matmazel Slyvie’nin ikizi olmaya bile çalışır. Günlüğüne ise şöyle yazar; “Onun varlığına başka hangi kimseler layık olabilir ki? Üzerini değiştirmeyen, yıkanmayan, tuvalete gitmeyen ya da alışverişe gitmeyen o küçük “doğaüstü” grubuna ait sanki.” La belle annee’de yaşanan kaybın ardından geçmişin travma içeren hafızasına yapılan bir yolculuğa tanıklık ederiz.

Kırmızıya Yaklaşmak
Simone De Beauvoir’ın “Hayranlık duyacak kimsem olmasaydı dünya çok sıkıcı bir yer olurdu.” sözüyle açılan La belle annee, kırmızı bir ekranla yansıtır bu sözleri. Matmazel Sylvie’ye karşı duyduğu hayranlığını nasıl bir çepere yerleştirdiğinin bir göstergesi olur. Bu açılış filmde bahsi geçen Harry Kümel’in yönettiği Les Levres Rouges’in (1971) açılışını andırır. Tıpkı Kümel’in filminde olduğu gibi sevdiğini arzulayan, onunla bütünleşmek adına kanını emmek isteyen bir vampirdir Angelica. Delphine Seyrig’in canlandırdığı Kontes Elizabeth Bathory gibi giyinmeye çalışır. Onun ikonik gümüş renkli elbisesini dener. Film içerisinde bu kullanıma yönelik sembolik gösterimler de bir hayli fazladır. Angelica, Sylvie’yı Elizabeth Bathory’le eşleyerek ikisini arzularının bir parçası olarak görür. Yönetmen kurguyu olabildiğince çağrışımsal formda kullanmaya çalışır. Gerçek ve kurmacanın arasındaki çizgiyi muğlakta bırakır. Bu melezliğini kendi bilinçdışına hitaben arzunun gerilimini büyütmek için kullanır. Bir bakıma yabancılaşma oluşturmaya imkân doğuran bu sekanslar Angelica’nın içsel dünyasının doğrudan aktarımları olur.
Babasının kaybından sonra kardeşi Tom ile büyüdüğü eve gelen Angelica, zamanla evin içerisinde çocukluğundan kalan eşyaları karıştırır, onlarla vedalaşmaya başlar. Bu alanda vedaların sönümlenebilmesi için ilk önce yeniden alevlenmesi gerekmektedir. Nitekim de böyle olur; karakter ergenliğinin arzularını çocukluğunun travmalarının arasından çıkarır. Beliren hayranlık toksik evliliğin arasında kalmış kendisine rol model edinememiş bir çocuğun kendini keşfetme çabalarıdır. Çocukluğundan kalan günlükler de geçmişiyle bugününü kabullenme halinin tezahürü olur.
Anlatının henüz başlarında Angelica; İsveçli şair ve yazar; Kristina Lugn’un şiirini okurken şu sözler dökülür ağzından: “İlk defa ellerim kenetlenmiş halde. Ve beni tanıyan biri saçımı okşayıp çekti yüzümden. Artık kimsenin küçük kızı değilim. Bu yüzden artık bir daha asla terk edilmiş hissetmeme gerek yok.” Şiirin genel yapısı insani özgürleşmenin hem manevi hem de sembolik bir göstergesi. Angelica’nın bulunduğu konum ve ruh haliyle de önemli bir kesişim içerisinde. Filmin içerisinde sıklıkla rüzgâra karşı ardına kadar açılan pencereleri izleriz. Şiirden esasla; Angelica tanımadığı birisinin yüzünden çektiği saçlarıyla rüzgarı evine davet ederek uğraşır. Ardına kadar açık duran camdan içeri girenler rüzgarın doldurmaya çalıştığı aidiyeti aralar.

Bir Kayıptan Kayboluşa
La belle annee, belgesel ağırlıklı yapısına rağmen bahsettiği konular arasında usulca süzülür. Yönetmen kendi çocukluğuna yönelik ögeleri anlatısının içerisine serpiştirir. Bu bağlamda konuların ayrışmasını belirleyen unsur hangi birine daha fazla zaman ayrılıyor olmasıdır. Ruffier, çocukluğuna yönelik eski video kayıtlarını kullanır. Anlatıyı siyah beyaz çekimler, çağrışımsal sekanslarla süsler. İzleyiciyi hareketli kamerasıyla gözlemci pozisyonuna indirger. Karakterlerin ilk başta babalarından kalan faturaların ödemesi konusunda çaresizliğini izleriz. Daha sonrasında çocukluktan kalan anı ve görüntülerle eskiyi yad etiklerini. Buradan da Angelica’nın çocukluk kahramanı ve aşkı olan Sylvie ile bütünleşmesine uzanırız. Eskinin bulanıklığı içerisinde çağrışım yaratma amacıyla kullanılan ara sekanslar bir o kadar net ve parlaktır. Bu kullanım geçmişten çıkan duyguların Angelica’nın zihninde ne kadar taze bir şekilde belirdiğinin resmidir.
Ruffier, ek olarak yakın planları olabildiğince kullanır. Yaşanılanlara verdiği reaksiyonu kendi betimlemeleri üzerinden ölçmeye çalışır. Hareketli kamera beliren hislere yönelik bir turnusol kağıdı gibi anları kovalar. İşitsel olarak rüzgar, kuş ve Leo Svensson Sander‘ın piyano, çello ağırlıklı ritimleri bütünleşir. Şehir görüntüleri, geçip giden trenler yansır ekrana. Bu gösterimler zamanın akıp gittiğini ancak Angelica’nın eve girişinden itibaren farklı bir düzlemde yaşadığını vurgular.
Bir sahnede Angelica mahzenden bir şarap çıkarır. Kadehini doldurarak evin içerisinden rüzgarlı, güneşli bir günü izlemeye koyulur. Rüzgarın sesini dinler, çocukluğuna dair alışageldik bir sestir bu. Önceden tüm ailesiyle yaşadığı evde tek başına dinliyordur artık bu sesi. Pencereler yine ardına kadar açıktır. Angelica’nın tavırlarından anladığımız üzere keyfi yerindedir. Karakter bu alanda belki de ilk kez özgürleşmiş, ilk kez bu denli anın tadını çıkarmaktadır. Ardına kadar açtığı pencerelerle sanki imkanı bulunan herkesi eve davet eder. Onlarla birlikte şarabını içmek ister. Ancak bir yandan da o an kimse umurunda değildir.

Karanlıklar İçinde Işıl Işıl Parlarken
La belle annee, sükse yaptığı aşamayı Angelica’nın hocasını bir sinema salonunda başka bir erkekle görmesinin ardından yaşar. Karakter bu anın gerçek olmadığını düşünür. Onun bir erkekle olamayacak kadar güzel olduğunu yazmıştır günlüğüne. Angelica yıllar sonra aynı sinema salonuna gider. Arabasını sürerken Françoise Hardy‘nin Traüme adlı şarkısına eşlik eder. Türkçesi hayaller olan bu şarkı; hayallerin gerçeklikle baş etmenin mücadelesi içerisinde olduğunu anlatır. Film bu noktada başka bir problemi çözmek için gidilen yolda karşılaşılan başka bir sorun nedeniyle odağın tamamen ikincil soruna kaydığı bir dönüşüm yaşar. Araya sembolik bilinçaltı gösterimleri girer. Gecenin maviliğinin karanlıkla bütünleştiği bir alacakaranlıkta karakter vampirle koşuşturur. Büyülü gerçekçiliği andıran bu sahneyle belki de yönetmenin gördüğü bir rüyaya tanıklık ederiz. Ardından simsiyah bir arka plan içerisinde 360 derece dönen beyaz, kırmızı güllere rastlarız. Dönerek olduğu yerde yeniden beliren simgeler arzunun, düşlerin, yanıp tutuşan bir bedenin simgeleri olur. Kırmızı ıslak gül karanlık içerisinde dönüp dururken Angelica, Sylvie için hazırladığı özel bir defteri ona verdiğini okur günlüğünden.
Işık burada düşlenen kavuşmanın hayali tasvirini yansıtır. Angelica ve hayallerini süsleyen Slyvie’nin dudakları bu karanlığın içerisindeki puslu ışıltının altında yakınlaşır. Onun Slyvie olduğunu bahsi geçen kırmızı ruj ve kırmızı ojelerinden anlarız. Yine çağrışım uyandıracak bir sahnede ikilinin elleri kavuşur ve birbirilerini tanımaya, sevmeye çalışırlar. Hafıza ilk günkü gibi ışıl ışıl parlarken dillendirilmeyen saklı kalan aşkın küllerinden doğumunu yansıtır. Ardından bir sekansta Georg Wilhelm Pabst‘ın Pandora’s Box‘dan (1929) çıkan Louise Brooks‘un Loulou karakterine rastlarız. Yönetmen zihninde öğretmenine benzettiği bir karakter gibi kullanır onu. Kısa süreliğine ekrana getirir yalnızca. Burada hissettiklerini yeniden soyut bir üslupla canlandırarak yansıtır Ruffier.
Anlatının sonuna doğru Angelica, Slyvie’ye yazdığı mektuba aldığı olumlu yanıt vesilesiyle buluşurlar. Film kapanışını yapmadan önce Walt Whiteman‘ın Song of The Open Road adlı şiirinden şu dizeler okunur; “Sağlıklıyım, özgürüm dünya önüme uzanıyor. Uzun kahverengi patika beni seçtiğim yere götürüyor. Bundan böyle talih dilemiyorum. Talihin kendisiyim. Güçlü ve huzurlu, açık yolda yol alıyorum.” Bu satırlar kendisiyle barışmış, bağımsızlığını kazanmış bir öznenin bireysel özgürlüğünü hissettiğini duyuruşudur bizlere.

Dalgalanmaların Yaratımı
La belle annee, anlatısını yeniden canlandırmaların odağında kurgularken kimi zaman kullandığı fazla sayıda aracın kurbanı oluyor. Eski siyah-beyaz arşiv görüntüleri, sembolik kurguları, yeniden canlandırmaları iç içe geçirirken bunu filmin geneline aynı birliktelikte yansıtamıyor. Özellikle Angelica’nın iç dünyasına yolculuk yaptığımız sembolik çağrışım yaratan kullanımlarda filmin yönetmenlik olarak muazzam bir ivme yakaladığına şahit oluyoruz. Ruffier, bizi iç dünyasının dehlizlerine oldukça soyut ve büyüleyici bir dilde götürmeyi başarıyor. Dolayısıyla sunulan her ayrıntı karakterin bilinçaltına inildiği zaman aynı doğrultuda yükseliyor. Ancak gündelik yaşama döndüğümüz sekanslarda; Angelica’nın abisi Tom ile katıldığı parti ya da evdeki eşyaları satışına yönelik aktarımlarda aynı karşılığı bulamıyoruz. Dalgalanmalar gerçekçi gösterimlerin tekabülünü sınırlıyor.
Filmin belgelemeye olan düşkünlüğü ve belgesel tarafına yakın durma isteği, elde edilen özgün kinetik enerjinin ve atmosferin de belirli ölçüde yitirilmesine neden oluyor. Bu yönelimi açısından Mona Achace‘nın yönettiği Little Girl Blue‘yu (2023) andırıyor. La belle annee, biçimsel olarak sergilediklerini hafızanın gözle görülür haliyle birleştirebiliyor. Ancak anlatının geri kalanı için kararsızlıklar barındırıyor. Keza belirli bir alanın içerisinde sunulan ögeler orada geçirilen sürenin ardından tekdüze bir hal almaya başlıyor. Sunulan gösterimler anlatıda kayda değer bir eklemeye yol açmıyor. Yönetmenin kişisel bir yaklaşım içerisinde bulunuyor olması burada hangi duyguyu hangi düzlemde vereceği konusunda muhakkak ayrıştırıcı bir etken olmalı. Fakat bilinçaltındaki karanlık yolların evin içerisindeki diğer gündelik sekanslardan ayrıştığını, bu arada kalan denklemlerin iyi bir köprü görevi görmediğini belirtebiliriz. Dolayısıyla şahsına münhasır yönetmenlik anlarının ardından hikayenin özgün potansiyelinin altında kaldığı sekanslara şahit oluyoruz.
La belle annee, süresi içerisinde geçmişin kırıntılarını halının altından süpürmeye çalışıyor. Bir insanın bugününü oluşturan parçalarını dürterek geçmişin eskimiş, tozlu kutularının arasından uyandırıyor. Geriye dönüp baktığımızda ileriye bakabilmenin sırrı geçmişin hafızaya kazıdıklarında saklanıyor. Önemli olan kişinin kendi çocukluğunun elinden tutabilmesi iken; geçmişin karanlığında, travmalarının ve arzularının dalgalarında yüzmeye terk edilmiş bir çocuğu kucaklayabilmek bu cesur yüzleşmenin son sayfası.
Ahmet Duvan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.




















Yorumlar