40
YAZARIN PUANI

György Pálfi imzalı Hen, Robert Bresson‘un Au Hasard Balthazar ile açtığı “hayvan ana karakter” deneyini bir tavuk ile devam ettiriyor. Doğumundan itibaren takip ettiğimiz tavuk, fabrikadan kümese kadar olan yolculuğunda binbir türlü zorluk atlatıyor. Asıl soru, onu daima ikinci sınıf bir canlı olarak gören bu dünyada “bizden olmayana” nasıl davrandığımız üzerine şekilleniyor. Zira tavuk, Pálfi‘nin gözünde hakları güvence altına alınmamış pek çok grubun temsili haline geliyor.

40
YAZARIN PUANI

Tavuk Firarda

Hen, bir doğum sahnesi ile açılıyor. Bir tavuğun yumurtlama anını tüm kasılmalarıyla seyrediyoruz. Yaşamı en az doğumu kadar sancılı geçecek olan civciv, diğer yumurtaların arasına karışmadan önce kısa süreliğine özgürlüğünü yaşıyor. Çünkü henüz yumurtası çatlamamış ve güneş ışığını hiç görmemiş olsa da, onun için dünyadaki en güvenli yer belki de burası. Elbette bu sıcak yuvadan ayrılması pek uzun sürmüyor. Civciv, çiftlikteki türdeşleri ile uzun süreçlerden geçerken önce kabuğunu terk ediyor, sonra insanlar tarafından ayıklanıp besleniyor. Büyüdüğünde ise, bir gıdaya dönüşeceği o gün hiç olmadığı kadar yaklaşıyor.

Çiftlikteki diğer tavuklara kıyasla kara tüyleri ile dikkat çeken ana karakter, nakliyat sırasında “standartların altında bulunarak” işçilerden birinin akşam yemeği olmak için arabaya konuluyor. Tavuğun rastgele kararlar nedeniyle ölümle yüzleştiği ilk an bu oluyor. Daha sonra çok kez yapacağı gibi, kaçmanın bir yolunu bulup benzin istasyonunda arabadan tüyüyor. Böylece, tavuğun başıboş bir gezgin olarak bu zalim dünyadaki yolculuğu başlıyor. Önce bir tilki, sonraysa korkunç hızda bir otobanla cebelleşen karakter, oradan oraya savrulduğu yaşamına hızlı bir giriş yapıyor. Pálfi ise onu dinamik kamerasıyla anbean takip ediyor, anlık duraksamalarını ve bitmek bilmeyen telaşını yakalamanın daima bir yolunu buluyor.

Filmin en güçlü yanlarından biri, seyirciye “genetiğiyle oynanmamış” ve performatif hissettirmeyen bir ana karakter sunması. Bir tavuğu live-action bir filmde ana odak olarak belirlemek halihazırda iddialıyken, Pálfi bu meydan okumayı büyük bir kontrolle yönetiyor. Tavuğun – içinde bulunduğu kurgusal senaryoya rağmen – olaylara verdiği içgüdüsel tepkiler, onu bir insana kıyasla gözlemlemesi çok daha ilginç bir figüre çeviriyor. Çevresini seyrederken sık sık başını çevirmesi, ne demek istediğini neredeyse anladığımız gıdaklamaları, denk geldiği her küçük parçayı ağzına atması derken, sinema filtresinden geçmemiş bir canlı izlediğimizi her sahnede hissediyoruz. Pálfi, anlatının lineer akışından kopmayarak, tavuğu mümkün olduğunca en doğal haliyle yakalamaya çalışıyor; aynı seyirci gibi ona her sahnede büyük bir merakla yaklaşıyor.

Hen Film İncelemesi Arakat Mag 2026 45 İstanbul Film Festivali György Palfi Yannis Kokiasmenos Maria Diakopanayotou

İnsan Zulmünün Bir Tanığı

Hen, içerdiği tüm gözlemci ögelere rağmen bir belgesel gibi işlemiyor. Zira Pálfi, tavuğu “insan gaddarlığının” bir tanığı olarak konumlandırıyor. Karakterin karşılaştığı insanlar, ona nadiren iyi davransa da, çoğunlukla onun varlığıyla bile ilgilenmeyen ve rahatsız edilmediği sürece onunla temas kurmayan kişiler. Ancak bu umursamazlık, onların şefkatli dünya görüşlerinin bir yansıması değil; daha çok, tavuğun ciddi bir tehdit yaratmaması ve maddi bir kazanç sunmamasından kaynaklı. Nitekim, Hen‘in dünyasında mafyalardan insan kaçakçılarına kadar birçok berbat tipleme var. Biz onları sadece tavuğun gördüğü kadarıyla takip edebilsek de, senaryoda önemli bir yer kapladıklarını söylemek gerek.

Pálfi, seyirciyi tavuğun yaşadığı gündelik dertlere ikna ettikten hemen sonra ana karakteri bir temsile dönüştürmeye çalışıyor. Nitekim, filmin sunduğu çerçeve içerisinde kadınlar veya göçmenler gibi dezavantajlı gruplar, koşullu özgürlükleri açısından tavuktan pek de farklı değil. En azından yönetmenin önermesi bu yönde. Hayatları başkalarının inisiyatifine bağlı olan bu gruplar, filmde ataerkil toplumun ve kapitalist sistemin birer mağduru olarak sunuluyor. Aslında temel önermeye bakıldığında bunun o kadar da anlamsız bir argüman olduğu söylenemez, ancak Pálfi‘nin sunduğu alegorinin içinde bu söylemi inandırıcı kılan pek bir fikir yok. Nitekim film, karakter bile sayılamayacak insanları senaryonun ana araçlarından biri olarak kullanırken anlatısını iyice zayıflatıyor. Politik açıdan bakıldığında ise, zannımca dezavantajlı grupları sadece mağduriyetleri üzerinden kodlamak ne kadar problemliyse, onları çiğ bir analojinin ham maddesi olarak kullanmak da bir o kadar sorunlu.

Hayvan odaklı kurgusal anlatıların yakın dönemdeki örneklerine baktığımızda, Jerzy Skolimowski imzalı EO ile Hen arasında birtakım paralellikler görmek mümkün. Zira, Skolimowski de bir eşeği ana karaktere dönüştürdüğü filminde insan şiddetini ve zulmünü asıl tehdit olarak görüyor, eşeği sayısız kurbandan biri olarak ele alıyordu. Bunun gibi senaryoların en büyük sorunlarından biri, muhtemelen çekim zorluklarından da kaynaklanan, fazla panoramik bir anlatı tercih etmeleri. Yönetmenler yaptıkları deneyi bir hikayeye dönüştürürken, senaryo bu denli geniş söylemlere yer açmasa da, anlamsız gaddarlıkları odağına alan kopuk bir yazarlık benimsiyorlar. Ve ne yazık ki, seyirciye bu yan hikayeler içinde sempatik ya da en azından ilginç bir an sunulamadığı sürece, bu alegorik yaklaşım karşılık bulamıyor.

Öte yandan Pálfi, travmanın nesiller arası aktarımını seyrettiği Taxidermia gibi provokatif bir anlatı yaratmaktan bilinçli olarak geri duruyor. Tavuğu, insan kaynaklı ihmallerin ve anlamsız şiddet eylemlerinin bir tanığı olarak görmeyi seçiyor. Ancak hikayede, daha önce kişileştirilmiş hayvanlara sahip animasyonlarda görmediğimiz bir dokunuş hissedilmiyor; yalnızca onların daha karanlık bir versiyonunu seyrediyoruz. Ana karakterin kümesteki bir horoza aşık olduğu şarkılı sekansların bile iki kez tekrarlandığı düşünüldüğünde, Pálfi‘nin aradan geçen sürede daha naif bir anlatıcıya dönüştüğü hissediliyor. Yine de, Hen özelinde tribünlere oynayan sempatikliği ve gözlemci tavrı bir kenara bırakıldığında, ele aldığı meseleleri olgunlukla aktarabildiği bir anlatı görmek son derece zor. Seyirci açısından ise 90 dakika boyunca bir tavuğu seyretmenin tuhaf heyecanı, anlamlı ve tutarlı bir hikayenin eksikliği nedeniyle korunamıyor; yalnızca bir sonraki absürt sahnenin beklendiği kısır bir döngü hasıl oluyor.


Tunahan İbiş’in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

Fuze: Zamana Karşı Çifte Oyun

Mother Mary: Metaforların Musallatında Bir Rüya

TUNAHAN İBİŞ
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde bilgisayar mühendisliği öğrencisi. Tam zamanlı izleyici, yarı zamanlı sinema yazarı ve editör.

Fuze: Zamana Karşı Çifte Oyun

önceki yazı

45. İstanbul Film Festivali Günlükleri: 10. Gün

sonraki yazı

Yorumlar

Leave a reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bunlar da ilginizi çekebilir