45. İstanbul Film Festivali’nde, programın 10. günü; biçimsel arayışların anlatının önüne geçtiği, deneysel sinemanın sınırlarını zorlayan ve farklı coğrafyalardan gelen filmlerin ortak bir ruh hâlinde buluştuğu bir seçki sunuyor. Hafıza, mekân, ilişki ve kimlik ekseninde dolaşan bu filmler; klasik anlatı yapılarından uzaklaşarak daha çok duyusal, parçalı ve gözlemci bir sinema dili kurmayı tercih ediyor. Ancak bu tercih, bazı yapımlarda güçlü bir estetik deneyim yaratırken, bazılarında niyet ile etki arasındaki mesafeyi görünür kılan bir zayıflığa da dönüşüyor. Günün seçkisi, sinemanın sadece ne anlattığıyla değil, nasıl anlattığıyla da sınandığı bir alan açıyor.
Istanbul Calling

Istanbul Calling, biçimsel arayışını anlatının önüne yerleştiren ve 66 dakikalık süresi boyunca üniversite bitirme projesi hissini üzerinden atamayan deneysel bir çalışma. Alexandre Büyükodabaş, ana karakterin aile geçmişini kişisel bir polisiyeye dönüştürme fikrinden yola çıkarak, hafıza ile soruşturma arasında gidip gelen kırılgan bir yapı kuruyor. Film boyunca ardı ardına kullanılan fotoğraflar, kayıp bir kadının trajedisini somut bir anlatıdan ziyade “parçalanmış anı fragmanları” şeklinde sunuyor. Bir kasetten yükselen ses kayıtları ise seyirciyi yönlendiren bir rehber işlevi üstleniyor; ancak bu tercih, zamanla dramatik ilerlemenin yerini alan bir anlatı kolaycılığına dönüşüyor.
Stil denemesi teorik olarak ilgi çekici olsa da, görsel konsept hikâyeye gerçek bir derinlik kazandıramıyor. Film, gizem kurmak yerine sürekli ertelenen bir açıklama hissi yaratarak anlatısal gerilimi zayıflatıyor. Kişisel arşiv estetiği, sinemasal bir keşiften ziyade, aile içinde anlatılan dağınık hatıraların kaydına benzemeye başlıyor. Final bölümünün güçlü bir duygusal ya da düşünsel karşılık üretmemesi, izleme deneyimini tamamlanmamış bir taslak hissine sürüklüyor. Istanbul Calling, biçim arayışıyla dikkat çekse de film bittiğinde zihinde kalıcı bir iz bırakmakta zorlanan, niyet ile etki arasındaki mesafeyi belirginleştiremeyen bir deneme olarak vuku buluyor.
Renovation

Renovation, mekânsal dönüşüm fikrini yalnızca fiziksel bir yenilenme süreci olarak değil, insan ilişkilerinin görünmez çatlaklarını açığa çıkaran metaforik bir alan olarak ele alıyor. Gabrielė Urbonaitė, apartman yenileme sürecini merkeze alarak, modern şehir hayatının bastırılmış gerilimlerini gündelik detaylar üzerinden görünür kılıyor. Film boyunca kırılan duvarlar, sökülen zeminler ve sürekli ertelenen tamiratlar, karakterlerin iç dünyalarındaki tamamlanmamışlık hissiyle paralel ilerliyor.
Yönetmenin kamerası dramatik olayların peşinden gitmek yerine sıradan anların içindeki huzursuzluğu yakalamayı tercih ediyor. Bu minimal yaklaşım, seyirciyi anlatının içine çekmekten çok onun yanında yürümeye davet eden gözlemci bir ton yaratıyor. Ancak filmin bilinçli yavaşlığı, zaman zaman duygusal yoğunluğu dağıtarak anlatının ritmini fazlasıyla durağanlaştırabiliyor. Karakterler arasındaki iletişimsizlik, Baltık sinemasına özgü soğukkanlı bir melankoliyle işlenirken, sessizlik ise anlam üretmeye başlıyor.
Ana karakterin Ukraynalı bir işçi ile yakınlaşması ve sonrasında kendi konforunda şımarıklık yaptığını anladığı süreç, karakterin varoluşunu sorguladığı bir terapi dönemi anlatısı şeklinde sunuluyor; yönetmen, seyircinin empati yapmasını talep ediyor. Renovation, kent yaşamının sürekli yenilenme takıntısına karşı insan ruhunun aynı hızla değişemediğini hatırlatan düşünsel bir çalışma olarak öne çıkıyor. Sonuçta film, büyük dramatik çıkışlar yerine küçük karakter kırılmalarının peşinden gidiyor.
Lo-Fi

Lo-Fi, Tallinn Black Nights Film Festival sonrasında üzerine konuşulan yapımlardan biri olarak, taşınma sürecini bir ilişkinin anatomisine dönüştürme niyetiyle yola çıkan görsel odaklı bir deneyim sunuyor. Film; renk paleti, ışık kırılmaları, yansımalar ve tekrar eden gündelik eylemler üzerinden duygusal bir atmosfer kurmaya çalışırken, anlatıyı neredeyse tamamen duyusal bir düzleme taşıyor. Ancak bu estetik yaklaşım, kısa formda etkileyici olabilecek bir fikrin uzun metraj süresini doldurmakta zorlandığını açıkça hissettiriyor.
Abartılı komik yan karakterler ve yapay biçimde sıcak tasarlanmış arkadaş figürleri, filmin kurmaya çalıştığı samimiyeti tersine çevirerek duygusal bağı zayıflatıyor. Zaman kurgusundaki dağınıklık, ilişki çözümlemesi yaratmak yerine anlatıyı amaçsız bir seyir yolculuğuna dönüştürüyor. Hikâye ilerledikçe seyirci için dramatik merak tamamen ortadan kalkıyor; film bir anlatı deneyiminden çok arka planda akan bir lo-fi playlist hissi yaratmaya başlıyor.
Görsel oyunların rahatlatıcı etkisi, sinemasal yoğunluk üretmek yerine neredeyse bir ASMR gösterisine yaklaşan uyuşturucu bir ritim kuruyor. Tek mekânın sınırları içinde sıkışan yapı, anlatacak güçlü bir hikâye olmadığı gerçeğini daha da görünür kılıyor. Lo-Fi, türdeşlerinden ayrışmak yerine onların en zayıf taraflarını tekrar eden; estetik olarak hoş ama sinemasal anlamda geriye düşen bir deneme olarak hafızada yer ediyor.
Karanlıkta Islık Çalanlar

Karanlıkta Islık Çalanlar, Amerikan banliyö kara mizahını çağrıştıran tonu yerel aile dinamikleriyle buluşturarak dramedi formunda ilerleyen çok katmanlı bir anlatı kuruyor. Film, aynı ev içinde yaşayan üç karakterin paralel hikâyelerini birbirine ekleyerek gündelik hayatın küçük krizlerinden beslenen parçalı bir yapı oluşturuyor. Hayatın her alanında tökezleyen evin kızı karakterinin, yalanlarla örülü kaybeden hikâyesinin kendi yazdığı romanın kahramanı tarafından anlatılması, gerçek ile kurgu arasındaki sınırı bilinçli biçimde bulanıklaştırıyor.
Müfit Kayacan’ın canlandırdığı emekli müdür figürü, dünyayı düzeltme arzusu taşıyan iyi niyetli ama kırılgan bir baba portresiyle filmin duygusal merkezini oluşturuyor. Beyaz yaka düzeni içinde savrulan hemşire annenin statü arayışı ise modern kent yaşamının sınıfsal huzursuzluklarını görünür kılıyor. Yer yer hayal ürünü karakterlerin anlatıya sızması, filmin kendine özgü oyunbaz stilini güçlendirirken, dramatik gerçekliği de esnetiyor.
Yapım; aile içi iletişimsizlikten yayın dünyasının vizyonsuzluğuna, torpil kültüründen kadınlara yönelik ayrımcılığa kadar geniş bir toplumsal alanı hafif ama eleştirel bir tonla yokluyor. Ancak anlatının bilinçli naifliği ve büyük dramatik patlamalardan kaçınması, filmin akılda kalıcılığını sınırlayan bir mesafeye neden oluyor. Buna rağmen Müfit Kayacan’ın sıcak ve dengeli performansı ile İnci Sefa Cingöz’ün dikkat çekici oyunculuğu, Karanlıkta Islık Çalanlar’ı tüm kusurlarına rağmen samimi bir “çok karakterli yapı” denemesi olarak öne çıkarıyor.
Cloistered Sister

Cloistered Sister, ilk bakışta enerjik bir bağımsız komedi gibi görünse de, kısa sürede tahammül sınırlarını zorlayan karakter yapısı ve bilinçli dağınıklığıyla seyirciyle problemli bir ilişki kuran bir filme dönüşüyor. Romanya’nın kendi kuşağını anlatma iddiasındaki film, ton olarak sık sık Frances Ha’yı anımsatsa da, o filmin melankolik zarafetinden oldukça uzak bir yerde konumlanıyor. Ana karakterin umursamazlığı ve sürekli kendi hayatını sabote eden tavrı, zamanla ironik bir portre olmaktan çıkıp yorucu bir tekrar hissine dönüşüyor.
Çıplaklığın mizah üretme aracı olarak kullanılması ise özgürleştirici bir jestten çok kolaycı bir provokasyon izlenimi bırakıyor. Anlatı boyunca mantık örgüsünün bilinçli biçimde ihmal edilmesi, absürt komedi yaratmak yerine dramatik kopuşlara neden oluyor. Film, Avrupa kimliği üzerine taşlama yapma niyeti taşımasına karşın, bu eleştirel damar güçlü bir sinemasal bakışa dönüşemiyor.
Karakterlerin sürekli kriz üretmesi, seyir deneyimini kaotik bir gözlem yerine adeta bir sabır testine yaklaştırıyor. Nitekim, birçok izleyicinin gösterim sırasında salonu terk etmesi, filmin kurduğu mesafenin ne kadar sert olduğunu gösterir nitelikte. Cloistered Sister, sivri bir hiciv olma arzusuna rağmen seyir zevki üretmekte zorlanan, fikir ile uygulama arasındaki uyumsuzluğun belirginleştiği bir sulu komedi olarak akılda kalıyor.
Haktan Kaan İçel’in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.






















Yorumlar