
Crimson Desert (PS5)
Bu benim şüphesiz bir şekilde deneyim ettiğim en büyük, en dolu ve en güzel açık dünya oyunlarından birisi. Crimson Desert, hikaye anlatımındaki bariz eksikliklerini; benzersiz, organik keşif hissi ve eşi benzeri görülmemiş mikro dünya detaylarıyla fazlasıyla telafi ediyor.
Oyun dünyası, özellikle son yıllarda açık dünya konseptinin sınırlarını zorlayan, oyuncuya kelimenin tam anlamıyla “içinde yaşayabileceği” dijital evrenler sunan yapımlarla dolup taşıyor. Elden Ring‘in, The Witcher 3: Wild Hunt‘ın, Red Dead Redemption 2‘nin ve The Legend of Zelda: Breath of the Wild‘ın sektörde açtığı yoldan ilerleyen yapımcılar, her defasında çıtayı biraz daha yukarıya taşımaya çalışıyorlar.
2026 yılı da bu furyanın en tepe noktalarından birine, devasa bir denemeye sahne oluyor. Aylar süren bekleyişin, sayısız fragmanın ve “Acaba gerçekten bu oyunu yapabildiler mi?” şüphelerinin ardından, Black Desert Online ile tanıdığımız Güney Koreli geliştirici Pearl Abyss‘in yeni devasa projesi Crimson Desert sonunda yayınlandı. Çıkışının üzerinden henüz çok kısa bir süre geçmesine rağmen milyonlarca kopya satarak yılın en çok konuşulan işlerinden biri haline gelen bu devasa yapım, şüphesiz ki uzun bir süre daha oyun dünyasının gündemini meşgul edecek.
Oyun sektörü çok geniş bir sektör ve içerisinde her çeşidi bulabiliyorsunuz. Bazı oyunlar vardır size dümdüz, sinematografik bir hikaye anlatır, elinizden tutar ve epik bir finalle biter. Bazıları ise size devasa bir oyun alanı sunar ve “kendi hikayeni kendin yarat, nasıl oynamak istiyorsan öyle oyna” der. Crimson Desert kesinlikle bu ikinci kategoriye ait bir oyun. Oyunun çıkışından önce yayınlanan videoları gördüğümden beri, Crimson Desert‘ın vadettiği o uçsuz bucaksız Pywel kıtasında kaybolmayı bekliyordum. Ancak bu denli devasa, her şeyi yapabildiğiniz bir oyunun belirli noktalarda tökezlemesi de kaçınılmaz oluyor. Bize sağlanan inceleme kodu sayesinde, uzun bir süredir deneyim ettiğim bu devasa macerayı gelin tüm detaylarıyla, günahlarıyla ve sevaplarıyla masaya yatıralım.

Bir MMO’dan Tek Oyunculu Bir Maceraya
Crimson Desert‘ı doğru bir şekilde değerlendirebilmek ve bazı tasarım tercihlerinin neden bu kadar garip hissettirdiğini anlamak için oyunun geçmişini ve gelişim sürecini bilmek şart. Oyun ilk kez 2019 yılında duyurulduğunda, aslında Black Desert evreninin öncesini anlatan, MMORPG olarak tasarlanmıştı. Ancak yıllar süren çetrefilli geliştirme sürecinde Pearl Abyss oldukça cesur bir karar alarak, projeyi tek oyunculu ve hikaye odaklı bir aksiyon oyununa dönüştürdü. Oyunu oynarken oldukça fazla hissettiğiniz o garip kimlik karmaşasının temel sebebi tam olarak bu radikal değişimde yatıyor.
Oyuna girdiğiniz ilk andan itibaren, ekranı dolduran arayüz tasarımından sürekli güncellenen görev yapılarına, devasa envanter sisteminden dünyadaki NPC‘lerin statik konumlandırılışına kadar her şey buram buram MMO kokuyor. Bir açık dünya oyununda hissetmeniz gereken o yalnız ve epik maceracı temasından ziyade, sanki etrafta diğer oyuncuların da oradan oraya koşturması gerekiyormuş gibi bir hissiyat var.
Yüzlerce karakterin bulunduğu bir şehirde gezerken, herkesin kendi dünyasında mekanik bir döngüde olduğunu fark ediyorsunuz. Bu durum, aslında oyunun hem en büyük handikaplarına hem de en büyük zenginliklerine neden oluyor. Bir MMO oyununun sahip olabileceği ve normalde yıllar süren güncellemeler ve DLC‘ler ile elde edilen o devasa içerik havuzu, tek bir oyuncunun önüne direkt olarak serilirken, tek oyunculu oyunların o rafine ve özenle kurgulanmış hikaye yapısı ne yazık ki kurulan bu tasarımdan dolayı arka planda kalıyor.

Gösterişli Ama İçi Boş Hikaye
Hikayeden bahsetmeye devam edecek olursak, oyunun belki de en çok eleştirilebilecek ve potansiyelini en çok harcadığı nokta olduğunu söylemek mümkün. Crimson Desert; bizi Pywel adlı acımasız, politik entrikalarla dolu ve bitmek bilmeyen savaşların yıprattığı bir kıtaya götüyüyor. Ana karakterimiz Kliff, Greymanes adında göçebe ve yetenekli paralı askerlerden oluşan bir grubun lideri. Oyunun hemen başında, ezeli rakip grup olan Black Bears tarafından acımasız ve kanlı bir pusuya düşürülüyoruz. Greymanes darmadağın oluyor, yıllarca omuz omuza savaştığımız yoldaşlarımız dört bir yana savruluyor ve Kliff ölümü ensesinde hissediyor. Ancak tam bu sırada Abyss olarak adlandırılan gizemli, boyutsal ve doğaüstü bir güç, Kliff’i iyileştiriyor ve ona birtakım insanüstü yetenekler bahşediyor.
Kağıt üzerinde fena durmayan, klasik ama işleyen bu intikam ve yeniden doğuş hikayesi, ne yazık ki oyunun devasa dünyası içinde hızla eriyip gidiyor. Beklediğiniz şey ana karakterin kişisel gelişimi, iç çatışmalar, travmalar ve yoldaşlarla olan derin duygusal bağlar ise, Crimson Desert bu konuda size beklediğiniz şeyi vermiyor. Kliff, son derece tek boyutlu, standart bir sert ve konuşmayı pek sevmeyen paralı asker tiplemesinden öteye gidemiyor. Oyuncuya kendi karakterini yaratma seçeneği sunulmadığı halde (oyunun MMO altyapısından geldiği düşünülürse oldukça ilginç bir tercih), Kliff’e derinlikli bir karakter de yazılmamış.
Ana karakter, sadece devasa bir açık dünyayı keşfetmemiz, adam pataklamamız ve görevleri tamamlamamız için bize verilmiş kullanışlı bir araç gibi kalıyor. Dolayısıyla, Kliff ile empati kurmak neredeyse imkansız. Bu kadar büyük çaplı bir oyun olmasına rağmen, Kliff’in akıllarda kalan bir ana karakter olmayacağı kesin gibi. Oyunda ilerledikçe 2 adet daha oynanabilir karakter açıyoruz. Bunlar Damiane ve Oongka. Bu farklı karakterlerin genel amacı, sadece Kliff’den daha farklı oynanış vadetmeleri.
Hikaye konusunda ise oyunun epey bir eksik kaldığını düşünüyorum. Geniş çaplı komplo teorileri, antik tanrılar ve krallıklar arası politik savaşlar derken ana hikaye çoğu zaman odağını kaybediyor. Görev tasarımları genellikle “şuraya git, şu izleri takip et, şu kişiyle konuş” döngüsünden çıkamıyor. Oyuncunun zekasına hitap eden, farklı çözüm yolları sunan görev tasarımları oldukça nadir.
Yan karakterler konusunda da durum ne yazık ki pek parlak değil. Oyun boyunca onlarca farklı karakterle tanışıyor, köylülere yardım ediyor, krallara hizmet ediyor ve onlarla savaşıyoruz. Ancak bunların çok azı hafızamda yer edinebildi. Greymanes’den hayatta kalanları bir araya getirme gibi ulvi bir motivasyonumuz var ama bu karakterlerle geçmişte ne yaşadığımıza dair doğru düzgün bir duygusal bağ kuramadığımız için, örneğin zindandan kurtardığımız eski bir dostumuzun hikayesi bize beklenen o dramatik etkiyi veremiyor. Ekip üyeleri daha çok birer görev veren NPC gibi hissettiriyor.

Pywel: Yaşayan Bir Görsel Şaheser
Hikaye ve karakter tasarımları oyunun zayıf karnı olsa da, açık dünya tasarımı kesinlikle oyunun en büyük gövde gösterisi. Hatta bunun için, oyun sektörüne verilmiş bir meydan okuma da diyebiliriz. Pywel kıtası, gerçekten de oyun tarihinde gördüğüm en yoğun, detaylı ve “yaşayan” açık dünyalardan biri. Bu harita, sadece yüz ölçümü açısından devasa olmakla sınırlı kalmıyor; aynı zamanda dikey ve yatay anlamda sırlar, düşmanlar, keşfedilecek yeni bölgeler ve mekaniklerle tıka basa doldurulmuş bir şaheser.
Oyunda bir tepenin üstüne çıkıp aşağıya baktığınızda hissettiğiniz o güzel duygu, çok az oyunda rastlayabileceğiniz bir kalitede. Elden Ring‘de de oyuna başladığımız anda uzaklarda gördüğümüz şeyler erişilemez gibi gelirdi. Ancak zaman içerisinde oralara erişmeye başladığımızda geriye dönüp baktığımızda “Ne yolculuktu be!” deriz. Aynısı Crimson Desert için de geçerli. Oyunun ilk saatlerinde uzaklara baktığınızda gidilemeyeceğini, sadece arka planı doldurması için konduğunu düşündüğünüz yerlere ulaşabilme özgürlüğü harika bir şey.
Devasa şelaleler, kocaman dağlar, uçsuz bucaksız çöller, gökyüzünde fantastik yapılar görebiliyorsunuz. Görebileceğiniz şeylerin neredeyse sınırı olmayan bir oyun bu. Haritada hiçbir hedef belirlemeden, sadece anlamsızca dolanırken bile sürekli olarak dikkatinizi çekecek bir şeyler bulabiliyorsunuz. Ormanın derinliklerinde eski bir harabe, dağların arasına gizlenmiş tuhaf bir mağara girişi, yol kenarında haydutların saldırısına uğramış bir tüccar… Oyunda içerik olarak gerçekten ne ararsanız var.
Ancak Pywel’i özel ve eşsiz kılan şey sadece coğrafi güzelliği veya devasa boyutu değil, aynı zamanda mikro detaylara inanılmaz derecede özen gösterildiği anlaşılıyor. Örneğin, etraftaki NPC‘ler sadece bir arka plan süsü veya manken gibi gezinmiyorlar; zira çoğunun kendi günlük rutinleri, işleri ve tepkileri var. Mesela, portakal sepeti taşıyan bir adama sertçe çarptığınızda, sepet yere düşüyor ve portakallar yere saçılıyor. Ardından adam size kızıyor ve portakalları toplayıp sepetine geri koymaya çalışıyor. Oyun dünyasında saatler geçirdikten sonra, bunun gibi şaşıracağınız bir sürü detay yakalayabiliyorsunuz. Bunlar, oyunun dünyasına ne kadar özenildiğini gösteriyor.
Oyunun sunduğu keşif araçları da bu devasa dünyayı gezmeyi yorucu bir görev olmaktan çıkarıp saf bir zevk haline getiriyor. Sadece at sırtında kilometrelerce koşturmakla kalmıyor; devasa yüksekliklerden kanatlarınız ile süzülebiliyor, sıcak hava balonları kiralayarak manzarayı tepeden izleyebiliyor veya yüksek dağlara tırmanabiliyorsunuz. Kısacası, kendi yolunuzu yaratabileceğiniz birçok seçenek mevut. Uçan adalara çıkıp oradan kendinizi metrelerce aşağı bırakmanın, bulutların arasından süzülüp yükleme ekranı bile olmadan yeryüzüne inmenin keyfi gerçekten bir başka.

İçerik Okyanusunda Boğulmak
Crimson Desert‘ın MMO genlerinden miras aldığı en belirgin ve baskın özellik; oyunun içindeki yan aktivitelerin, mini oyunların ve sistemlerin inanılmaz bolluğu. Sadece ana hikayeyi takip edip dünyayı kurtarmak gibi bir zorunluluğunuz yok. Hatta oyunu sadece bir “orta çağ yaşam simülatörü” olarak oynamanız, saatlerce kılıcınızı bile çekmemeniz mümkün. Ayrıca kendi ana kampınızı kurabiliyor, burayı dilediğiniz gibi dekore edebiliyorsunuz. Tarlalar ekip biçebiliyor, çeşitli hayvanlar yetiştirip onlardan elde ettiğiniz ürünlerle ticaret yapabiliyorsunuz. Saatlerce nehir kenarında balık tutabiliyor, elde ettiğiniz malzemelerle yüzlerce farklı yemek tarifi deneyebiliyorsunuz. Ekonomi yönetimine girebiliyor, hanlarda NPC‘lerle kart ve bilek güreşi oynayabiliyorsunuz. En önemlisi ise kedi, köpek evcilleştirebiliyorsunuz. İşin ilginci, yazdıklarım oyunun vadettiği şeylerin belki yüzde onu bile değildir.
Bu saydıklarım kağıt üzerinde ve özellikle sandbox severler için kulağa harika gelse de, bazı oyuncular için ciddi bir “ne yapacağını bilememe” durumu yaratabilir. Oyuna girip ana hikayede ilerleyerek belli bir boss‘u öldüreceğinizi planlıyorsunuz. Ancak yolda at sürerken karşınıza çıkan bir ödül avı görevi tüm dikkatinizi dağıtıyor. O görevi yaparken eski bir harabede bulduğunuz bir çevresel bulmaca sizi yarım saat oyalıyor, ki oyundaki bulmacalar oldukça zorlayıcı. Bulmaca sonrasında bir zindan açılıyor; oraya girerken üç-dört saat geçmiş oluyor ve henüz ana göreve başlayamadığınızı fark ediyorsunuz.
Oyun, sizi sürekli olarak kendi merkezinden uzaklaştırıp, bu baş döndürücü içerik okyanusuna atıyor. Eğer işinizden, okulunuzdan arta kalan kısıtlı bir vaktiniz varsa veya ne yapacağı belli, derli toplu bir deneyim arıyorsanız, Crimson Desert‘ın bu “her şeyi yapabilme” hali bir süre sonra bunaltıcı gelebilir. Ancak “Benim zamanım bol, tek bir oyuna aylarımı gömmek istiyorum, oyun parasının hakkını sonuna kadar versin.” diyorsanız, Crimson Desert sizin için tam bir cennet.

Savaş Sistemindeki Yükseliş
Gelelim bir aksiyon oyununun en kritik noktasına: savaş mekanikleri. Crimson Desert‘ın savaş sistemi; oyunun ilk saatlerinde size ciddi anlamda saç baş yoldurabilecek (bunda kontrol şemasının düzensizliğinin de etkisi var) ancak ustalaştıkça ve karakteriniz geliştikçe kendinizi durdurulamaz bir savaş makinesi gibi hissettirecek garip, dik bir öğrenme eğrisine sahip. Ancak içerisinde son derece ödüllendirici bir yapı barındırıyor.
Doğruya doğru, oyunun ilk saatleri savaş anlamında biraz hantal, ağır ve tekdüze hissettirebiliyor. Temek kılıç saldırıları, dodge‘lar ve parry var; ancak karakterin hareketleri tam olarak yerine oturmuyor. Red Dead Redemption 2‘de Arthur’un karakterinde bir hantallık vardır, oynayanlar bilecektir. O kadar olmasa da, Kliff de biraz hantal hissettiriyor. Kontroller karmaşık ve öğrenmesi zor olduğundan dolayı, combat başlarda biraz zor geliyor.
Öte yandan, oyunda anlamsız ve öğrenmesi zor tuş kombinasyonları var; bu konuda oyun eleştirilmeyi hak ediyor. Ancak pes etmeyip yetenek ağacınızda puan harcadıkça, Abyss’in size sunduğu güçleri öğrendikçe ve yeni hareketler açmaya başladıkça oyun bambaşka bir boyuta geçiyor. Crimson Desert, kılıç kalkanla yapılan standart orta çağ dövüşlerini, harika yetenekler ve çevre etkileşimi ile harmanlıyor.
Oyunun başlarında kalabalık grupların arasına dalmaya korkarken, oyunda ilerledikçe yapabileceğim combo‘lara ve hareketlere güvenerek hepsinin arasına korkusuzca dalmaya başladım. Yetenek ağacının ilerleyen safhalarında perfect parry, zaman yavaşlatma ve kalabalık kontrol büyülerini açtığınızda, savaşlar kocaman bir kaosa dönüşüyor.
Oyun, yetenekler konusunda elini erken açmıyor. Gerçek anlamda güçlü büyüleri oyunda çok uzun bir süre geçirdikten sonra ediniyorsunuz. Normalde böyle oyunlarda yirmi saati geçtiğiniz zaman çoğu mekaniği görmüş olursunuz. Ancak Crimson Desert‘ta yüzlerce saat geçirseniz bile bir şeylerin eksik kaldığını hissediyorsunuz. Bunun oyun tasarımı açısından ne kadar doğru bir tercih olduğu tartışılabilir. Kimi oyuncular, bütün şeyleri başta öğrenip kalan kısımda dünyada yaşanan olayları deneyim etmeyi ve hikayeyi keşfetmeyi tercih ederken kimisi ise durmadan yeni mekanik görmek ve yeni şeyler denemek isteyebilir. Dolayısıyla, eğer oyundan ne beklediğinizi kafanızda iyi oturtabilirseniz keyif alıp almama durumunuz buna göre netleşecektir.
Öte yandan, dünyanın interaktif ve fizik tabanlı yapısı savaşlara da mükemmel bir şekilde yansıyor. Düşmanların bulunduğu ahşap bir gözetleme kulesini vurup çökertebiliyor, etraftaki kuru otları ateşe verip düşman kamplarını bir anda cehenneme çevirebiliyor veya Abyss gücünüzle devasa bir ağacı sapan olarak kullanıp kendinizi düşmanların üzerine atabiliyorsunuz. Bu yaratıcı özgürlük, yukarıda şikayet ettiğim basit görev yapılarını aslında kendi yarattığınız deneyimler ile eğlenceli kılmanızı sağlıyor. Bu konuda geliştirici ekibin de hakkını teslim etmek lazım. Zira, oyunun ilk haftalarında oyuncular geliştirilmiş bir force palm yeteneği ile Kliff’i uçurmayı başarmışlardı. Bu şekilde uzun dağları Kliff rahatlıkla tırmanabiliyordu. Geliştirici ekip, bunu bir mekanik olarak oyuna ekledi ve topluluğun bulduğu bu özelliğin kullanılmasına izin verdi.
Bu kadar övmüş olsam da, savaş sisteminin ciddi problemleri yok değil. Mesela, zorluk eğrisi maalesef hiçbir zaman tam olarak dengeli işlemiyor. Açık dünyada at sürerken rastladığınız haydut gruplarını saniyeler içinde şov yaparak yok ederken, hikaye görevlerinde veya bazı zindanlardaki boss savaşlarında oyun aniden konsept değiştirip sizi cezalandırıcı bir soulslike zorluğuna çekiyor.
Aslında oyunda bu tarz zorlukların olması güzel, fakat zorluklar arasında tutarsızlık olduğunda bazen göze batabiliyor. Oyunda 70’ten fazla boss bulunuyor. Bu boss‘ların tasarımları görsel açıdan muazzam. Boss‘ların zorluk olarak dengesi de iyi tutturulmuş diyebilirim. Kimisi gerçekten zor kimisi ise fazla kolay. Soulslike oyunları çok sevdiğimden dolayı, zor boss‘larla mücadele etmek bazen sinir bozucu olmasına rağmen keyifliydi.
Savaş sistemindeki dengesizlik kadar bulmacalarda da ciddi bir dengesizlik mevcut. Oyunda gerçekten çok yaratıcı, çevrenin fiziğiyle ve edindiğiniz Abyss yeteneklerinizle zekice etkileşime girmenizi gerektiren platform ve mantık bulmacaları var. Ancak bazılarında oyun sizden o kadar spesifik ve mantıksız bir şey istiyor ki, kendinizi çaresizce YouTube’dan çözüm ararken buluyorsunuz. Ayrıca karakterin animasyon mekaniklerinin hantallığı yüzünden, bazı bulmacaları çözmek cidden sinir bozabiliyor.

Teknik Başarı
Teknik açıdan bakıldığında Crimson Desert kesinlikle bu jenerasyonun en iyi görünen, donanımları en çok zorlayan oyunlarından biri. Unreal Engine 5‘in sektörde yarattığı o meşhur takılma ve optimizasyon sıkıntılarını hepimiz biliyoruz. Pearl Abyss‘in kendi geliştirdiği BlackSpace Engine, sektörün böyle sıkıntılar yaşadığı dönemde adeta ilaç gibi geliyor. Şahsen oyunu daha çok PlayStation 5’te oynamış olsam da, PC’de de deneyim etme fırsatı buldum. HDR açık ve performans modunda oynadığım oyun, böylesine devasa bir haritada ve uzak çizim mesafesinde, bu kadar çok efekt ve ekranda onlarda NPC varken sorunsuz ve akıcı bir şekilde çalıştı.
Oyunun ilk çıktığı hafta PC ve base PlayStation 5’te çeşitli optimizasyon sorunları yaşadığını biliyoruz. Hatta bundan dolayı Steam‘de oyuncu yorumları karışıktı. Fakat şirket, inanılmaz derecede hızlı aksiyon alarak bir hafta içerisinde neredeyse her gün büyük güncellemeler getirerek, oyuncuların şikayet ettiği neredeyse ne varsa hemen toparladı. Pearl Abyss, sanki oyun halen bir MMO veya live-service oyunmuş gibi, tek oyunculu bir yapıma aralıksız ve agresif bir şekilde destek veriyor. En çok şikayet edilen fast travel noktalarının azlığı giderildi, karmaşık envanter yönetimi arayüzü kolaylaştırıldı, anlaşılmaz bazı bulmacalara ipuçları eklendi ve hatta boss rush modu getirildi.
Bir single player oyunun çıkışından hemen sonra oyuncu topluluğunun geri bildirimlerini bu kadar hızlı dikkate alıp, oyunun temel mekaniklerinde ve yapılarında (zorluk ayarlarının detaylandırılması ve stamina sisteminin elden geçirilmesi) bu kadar radikal iyileştirmelere gidilmesi sektörde ender rastlanan bir durum. Bu yaklaşım, oyunun uzun vadeli geleceği için inanılmaz umut verici. Oyunu satın alıp hâlâ başlamamış olanlar, muhtemelen sonbahar gibi oyunu oynamaya başladığında ilk halinden çok daha başka bir oyun oynayacaklardır. Oyun şu anda zaten oldukça rafine, dengeli ve iyi durumda. Herkes tarafından şikayet edilen kusurlara bu şekilde aksiyon alındığını görünce oyuncular olarak biz de mutlu oluyoruz tabii ki.

Atmosferin Görünmez Unsurları
Bu kadar büyük bir dünyayı inandırıcı kılan ve en az diğer mekanikler ve sistemler kadar önemli olan unsur ses tasarımıdır. Oyunlardaki ses tasarımına ve müziklere genelde normal bir oyuncunun dikkat ettiğinden çok daha fazla dikkat etmeye çalışıyoru. Bir oyunun güzel müziklere ve iyi tasarlanmış seslere sahip olması, oyuna olan bakışımı hemen değiştirebiliyor.
Ses tasarımı ve müzikler, bu devasa dünyanın tamamlayıcı en önemli unsurlarından bazıları. Çatışmalardaki kılıç çarpışmaları, patlamalar, yumruk sesleri inanılmaz tatmin edici ve vahşi. Ayrıca yaşayan bir dünyası olduğundan dolayı, doğanın sesleri de oldukça önemli. Yaprak hışırtıları, uzaktan gelen kurt ulumaları ve rüzgarın uğultusu, kulaklığınızı taktığınız zaman sizi Pywel dünyasına kolayca çekebiliyor.
Karakter sinematikleri elbette bir The Last of Us veya Red Dead Redemption 2 seviyesinde değil. Şahsen sinematik anlatı tarafında Batılı stüdyoların daha iyi iş çıkardığını düşünüyorum. Ancak Crimson Desert bu çaptaki bir oyundan beklenmeyecek kadar iyi diyebilirim. Öncelikle, seslendirmenin profesyonel bir kadro tarafından hazırlandığı belli oluyor. Ana karakter Kliff’in yavan ve derinliksiz yazımına rağmen, seslendirmeni yine de karaktere bir ağırlık katmaya çalışmış.
Buna karşın, profesyonel bir ekip tarafından hazırlanmış olsa da, başta Kliff olmak üzere ses tonlarını bazı karakterlere yakıştıramadım. Müzik cephesinde ise orkestral tınılar harika bir dinamiğe sahip. Uçsuz bucaksız çayırlarda at sürerken veya haritanın üzerinde süzülürken dinlendirici ve mistik tınılar sunulurken, zorlu boss savaşlarında veya bir düşman grubuyla çatışma sırasında daha epik ve adrenalini artıran müzikler kullanılıyor.

Kusurlu Ama Büyüleyici Bir Şaheser
Crimson Desert, tek bir cümleyle tanımlaması ve her türden oyuncuya gözü kapalı önermesi oldukça zor, çelişkilerle dolu bir oyun. Eğer God of War veya The Last of Us gibi hikaye odaklı, sinematik anlatımı çok güçlü, başı sonu belli, duygusal bir bağ kurabileceğiniz ve tempolu bir macera arıyorsanız, Crimson Desert sizi yüksek ihtimalle hayal kırıklığına uğratacaktır.
Zayıf karakter gelişimi ve insanı boğan o detay yığını, daha doğrusal bir akış bekleyen oyuncuları ilk 20 saatte oyundan tamamen koparabilir. Ki oyun kesinlikle 20 saat oynanmayı hak edecek bir oyun değil, zira içeriğin yarısından fazlasını kaçırmış olursunuz. Ancak, “Bana devasa ve yaşayan bir dünya verin, ben kendi hikayemi yazıp içerisinde kaybolurum.” diyorsanız, işte o zaman Crimson Desert sizin için aylarca, belki de gelecek güncellemelere bağlı olarak yıllarca başından kalkamayacağınız, her girdiğinizde yeni bir şey keşfedeceğiniz muazzam bir şaheser olacaktır.
Pearl Abyss, iptal edilen ve riske giren bir MMO‘nun küllerinden, tek oyunculu açık dünya türünün sınırlarını sonuna kadar zorlayan muhteşem bir yapım ortaya çıkarmayı başarmış. Bu; şüphesiz deneyim ettiğim en büyük, dolu ve güzel açık dünya oyunlarından biri. Crimson Desert; hikaye anlatımındaki bariz eksikliklerini benzersiz keşif hissi ve eşi benzeri görülmemiş mikro dünya detaylarıyla fazlasıyla telafi ediyor.
Geliştirici ekibin oyuna olan inanılmaz desteği de bu oyunu çok daha güvenilir kılıyor. Elbette eksikleri ve hataları var, zaten yukarıda bunlara değinmeye çalıştım. Ama sunulan devasa vizyon, saf macera ve özgürlük hissi o kadar güçlü ki, oyun dünyasının son yıllarda gördüğü en cesur ve görkemli yapımlardan biri olarak tarihe geçmeyi hak ediyor. Sınırsız özgürlük, kaos ve keşif tadını çıkarmak isteyen her oyuncunun, Pywel kıtasına adım atıp bu oyunu deneyim etmesi gerekiyor.
Poyraz Akyol‘un diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.






















Yorumlar