İnternet kültürünün en ikonik “creepypasta” efsanelerinden biri olan ve Kane Parsons’ın ellerinde bir YouTube fenomenine dönüşen Backrooms, A24 yapımcılığında nihayet uzun metrajlı bir sinema deneyimi olarak karşımızda. Backrooms; tuhaf, tekinsiz ve klostrofobik atmosferiyle izleyiciye özgün bir evrenin kapılarını aralasa da, bu kapının ardında vadedilen derinliği sunmakta ne yazık ki yetersiz kalıyor. Görsel dilindeki muazzam başarıya tezat oluşturan hantal senaryosu, karton karakterleri ve seyirciyi meraklandırma tuzağına düşürüp heyecanlandırmayı unutan yapısıyla Backrooms; parıltılı, pontasiyelli ama nihayetinde ruhsuz bir liminal korku denemesi.

Sarı Duvar Kağıtları ve Yapay Dünyanın Estetiği
İlk olarak neyin ve nelerin iyi olduğundan başlamak gerek. Filmin şüphe götürmez en büyük başarısı, Kane Parsons’ın YouTube kısa serisinde yakaladığı o ilkel analog dehşeti, endüstriyel bir estetikle beyaz perdeye taşıma becerisinde yatıyor. Göze hitap eden set tasarımları, vızıldayan floresan ışıkları ve o boğucu “kirli sarı” renk paleti, izleyicide sonsuz bir Travelodge otelinde ya da Wes Anderson sinemasının tam zıttı bir distopyada sıkışıp kalmış hissi uyandırıyor. Bu yönüyle film; Ari Aster imzalı Beau Is Afraid ve Peter Weir klasiği The Truman Show benzeri, ilk bakışta renkli, steril ve tanıdık gelen ama derine indikçe tamamen yapay olduğu anlaşılan tekinsiz bir evren inşa ediyor. Prodüksiyon tasarımı ve ses miksajı o kadar iyi bir uyum yakalıyor ki, seyirci olarak kendinizi adeta bu tekinsiz coğrafyanın içinde buluyorsunuz.
Görsel efektlerin yer yer Blender yazılımından çıktığını belli eden o çiğ ama bilinçli dokusu, Kane Parsons’ın bizzat bestelediği müziklerle birleştiğinde nefis bir kimya yakalıyor. Bazı sahnelerdeki o yapay dijital pürüzler, filmin anlatmak istediği simülasyon ve sıkışmışlık hissini körüklediği için göze batmak bir yana, evrenin doğasına hizmet eden akıllıca birer estetik tercihe dönüşüyor. 2000’lerin bağımsız bilim kurgu sinemasının deneysel yapısı ile günümüzün dijital oyun estetiği ve deneyimselciliği bu noktada müthiş bir evlilik gerçekleştirmiş gibi. Bizler de o meşum koridorlarda bizzat gezinen karakterlerin klostrofobisini paylaşıyoruz.
Bu atmosferik başarı, köklerini tamamen internetin derinliklerindeki kolektif hafızadan alıyor. Her şey, 2003 yılında Wisconsin’deki boş bir mağazada çekilen ve 2019’da 4chan platformunda paylaşılan o tekinsiz “liminal alan” fotoğrafıyla başlamıştı. Parsons, henüz sekizinci sınıftayken bilgisayarına kaydettiği bu imajın yarattığı o tarif edilemez tuhaf hissini, sinemada fiziksel bir baskı aracına dönüştürmeyi biliyor. Annesinin bir terapist, babasının ise görsel efekt sanatçısı olmasının getirdiği o çift taraflı perspektif, yönetmenin hem insan psikolojisinin karanlık köşelerine oynamasını sağlıyor hem de efekt becerisiyle The Blair Witch Project’in buluntu film (found footage) çiğliğini Mark Z. Danielewski‘nin House of Leaves romanının labirentimsi tekinsizliğiyle harmanlamasına önayak oluyor. Fakat sinematografik açıdan hakkıyla taçlandırılan bu dünya, hikayenin omurgasını dik tutmak için yeterli değil.

Derinlikten Yoksun Mitoloji ve Dünya İnşası
Bir internet efsanesini sinemaya uyarlarken en kritik eşik, seyirciyi o dünyanın mitolojisine nasıl dahil edeceğinizdir. Reddit topluluklarında ve internet wikilerinde 350 binden fazla üyenin katkısıyla büyüyen, 100 farklı seviyesi ve yüzlerce “entity” (yaratık) kataloğu bulunan bu devasa evren, filmde ne yazık ki doğru bir “dünya inşası” (world-building) formülüyle işlenmiyor. Dünya inşası için ilk olarak kapıyı doğru bir açıyla aralamak gerekir; bu kapı aralayışın nasıl gerçekleşeceği ve seyircinin bu keşif sürecine nasıl dahil edileceği üzerine düşünülmelidir. Backrooms ise bu süreci işletirken izleyicide merak uyandırma konusunda oldukça açgözlü davranırken, bu merakın karşılığında vadettiği heyecanı ve organik tatmini sunmayı tamamen unutuyor.
Film boyunca heyecanlanmamız, gerilmemiz ya da bir sonraki adımı delicesine merak etmemiz gereken sahnelerin neredeyse hiçbiri seyirci üzerinde gerçek bir etki bırakamıyor. Evrenin kapısı aralanıyor aralanmasına ama içeride klastrofobik etkiden daha fazlasını istiyorsunuz; bu noktada yürüyebileceğimiz, zihinsel olarak katılabileceğimiz patikalar inşa edilmiyor. Elbette her şeyin körü körüne açıklanmasını, gizemin o çiğ rasyonalizmle öldürülmesini beklemek sinema sanatına haksızlık olur. Ancak iyi bir dünya inşası; seyirciye teoriler üretebileceği, tahmin yürütebileceği ve keşif hissiyatını tadabileceği organik fırsatlar sunmalı. Backrooms‘da açılan dünyanın mitolojisi nereye gidiyor, nereden başlayıp nereye uzanıyor diye düşündükçe koskoca bir soru işareti ile karşılaşıyorsunuz.
Yönetmen bu noktada anlatının ivmesini yeniden kurabilmek adına, David Cronenberg sinemasındaki kendi içinde tutarlı organik mitoloji anlayışından ya da Denis Villeneuve’ün Arrival filminde yaptığı gibi seyirciyi adım adım bilinmeyenin mantığını çözmeye davet eden yaklaşımından ilham alabilirdi. Çünkü güçlü gizem anlatıları, cevapları tamamen saklamakla değil; onları kontrollü biçimde dağıtarak merakı sürekli canlı tutmakla çalışır. Alex Garland’ın Annihilation filmindeki “The Shimmer” bunun güçlü örneklerinden biri. Zira, bölgenin doğası hiçbir zaman bütünüyle açıklanmaz; ancak görsel ipuçları, davranış kalıpları ve çevresel dönüşümler üzerinden seyirciye o dünyanın kuralları sezdirilir. Böylece izleyici, anlam üretme sürecine aktif olarak katılan bir özneye dönüşür. Backrooms ise kendi mitolojisini katman katman genişletmek yerine, bilinmezliği tek başına bir anlatı stratejisi olarak kullanıyor.
Şunu bilmek gerekir ki gizem, bir keşif alanı olmaktan çıkıp erişilemez bir duvara dönüştüğünde gerilim de yavaş yavaş etkisini kaybeder. Tam da bu yüzden, orijinal doğası gereği kağıt üzerinde son derece büyüleyici duran bu hikaye, dramatik ilerleme üretmekte zorlanan, inanılmaz derecede hantal bir tempoya kurban ediliyor. Derinlikten yoksun bu anlatı yapısı, YouTube’un kısa süreli tüketim alışkanlıklarında çalışan bazı formüllerin iki saatlik bir sinema filminde neden çuvallayabileceğinin açık bir kanıtı.

Travmaların Gölgesinde Kalan İnandırıcılık
Anlatının en büyük zaaflarından biri, baş karakterlerin psikolojik alt yapısının tamamen karton kalması ve bir türlü doldurulamaması. Karakterlerin çocukluktan kalma kötü anıları veya başarısız giden, çatırdamakta olan bir evlilik gibi ağır, travmatik geçmişleri mevcut. Teoride bu dramatik yük, muazzam bir psikolojik gerilim doğurabilirdi. Ancak pratikte bu travmalar hikayenin geneline organik bir şekilde hizmet etmek, karakterlerin eylemlerini şekillendirmek yerine, onlara zoraki ve yapay bir derinlik katma çabasından öteye gidemiyor. “Evet, bu insanların travmaları var, peki ben bu karakterlere ne kadar inanıyorum?” sorusu, filmin inandırıcılık zeminini tamamen sarsıyor.
Chiwetel Ejiofor ve Renate Reinsve gibi rüştünü ispatlamış, dünya sinemasının muazzam iki oyuncusu, ellerindeki bu zayıf malzemeyle adeta bir mucize yaratmaya çalışıyorlar. Onları ekranda gördüğümüz her anı daha katlanabilir kılabilmek, sahneleri olabildiğince inandırıcı ve organik hale getirebilmek için oyunculuk adına ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Ancak senaryonun karakter motivasyonlarındaki o büyük boşlukları, oyuncuların sergilediği üst düzey performansları bile gölgede bırakıyor. Oyuncular ne kadar çabalarsa çabalasın, seyirci olarak onların dramatik durumlarını kabul etmekte ve içselleştirmekte zorlanıyoruz.
Burada yapılması gereken, karakterlerin içsel boşlukları ile Backrooms‘un fiziksel boşluklarını eşleştirebilmekti. Yönetmen, son yılların en başarılı psikolojik gerilimlerinden olan Severance dizisindeki o kimliksizleşme, kurumsal yabancılaşma ve içsel çürüme hissinin vuruculuğundan feyz alabilirdi. Ya da Ari Aster‘in Midsommar filminde karakterin kişisel trajedisini, içine düştüğü o aydınlık ama korkunç topluluğun dinamikleriyle nasıl paralel işlediğini hatırlayalım; orada travma süs değil, anlatının her şeyiydi.
Backrooms‘un karakter odaklı bir psikolojik gerilim yaratmak istediği aşikar; fakat maalesef bunu yapabilmenin çok uzağında kalıyor. Çünkü elimizde sadece sarı odalarda anlamsızca koşan, içeride geçirdikleri vakitte onlar için endişelenmemiz gerekirken hiçbir şey hissetmediğimiz kartondan figürler var. Nihayetinde de senaryo, bu inandırıcılık ve derinlik sorununu çözemediği için süreyi doldurmak adına gereksizce uzatılmış hissi veren anlamsız bir dramatik patinaj sergiliyor.

“Vasat Altı” Bir İlk Film
Backrooms, niyet açısından iddialı bir “slow burn” (yavaş yavaş açılan ve demlenen) film olma isteğinde; ancak filmin temposu ile senaryonun içi boşluğu birleştiğinde ortaya demlenen eserden ziyade, adeta “evde tek başınayken arka planda açık bırakılıp uyuklanacak bir film” hissi çıkıyor. YouTube’daki o çiğ, dinamik ve vurucu kısa videoların sahip olduğu o organik his, iki saatlik uzun metraj sinema kalıbına yayıldığında sarkıyor ve tüm çekiciliğini kaybediyor.
Bunu biraz da A24 üzerinden okumak gerek. Harika bir stüdyo oldukları ve kendilerine ait bir stil geliştirdikleri sugötürmez bir gerçek. Ancak stüdyonun son yıllarda iyice körüklediği ve literatüre “A24-ification” (A24-leştirme) olarak geçen o “basmakalıp” tarafları her filme uymuyor. “Anlatı yerine estetik” metodu, bu noktada çok tehlikeli. Evet, filmde yaratılan evren harika, bu da takdir edilesi ama her şey bundan mı ibaret? Ya da bundan ibaret kalmasın diye korkuyu içsel yas, bunalım ve psikolojik travmalara bağlamak her zaman gerekli mi? Parsons‘ın Backrooms‘u buna (maalesef) çok iyi bir örnek. Zira, filmdeki dünya muazzam gösterilirken içi tamamen boşaltılmış.
Filmin finali ise tam anlamıyla klişe bir kolaycılık örneği. Sırf hikayedeki gizemi büyüterek devam filmine ya da genişletilmiş sinematik evrene kapı aralamak adına, oldukça tembel bir son tercih edilmiş. Finaldeki “sır” açılımı, akıllara doğrudan The Cabin in the Woods filminin o meşhur, ezber bozan kırılma anını getiriyor. İki film de benzer bir mantıkla arkadaki büyük mekanizmayı afişe etmeye oynuyor. Ancak aradaki devasa ve can alıcı fark tam olarak şu: The Cabin in the Woods o radikal sonu inşa ederken seyirciyi tamamen tatmin ediyor, türe dair zekice doneler sunuyor ve o ana kadar izlediğimiz her şeyi anlamlı kılıyordu; Backrooms ise bunu yaparken tembel bir “merak yaratma” huyuyla hareket edip seyirciyi yarı yolda bırakmakla yetiniyor.
Kısaca Kane Parsons, gelecekte çok daha büyük, olgun ve sektörü sarsacak işlere imza atacağını bu vizyoner atmosfer yaratma becerisiyle kesinlikle kanıtlıyor; bunda hiçbir sorun yok. Çünkü buradaki potansiyeli görmemek imkansız. Ancak vizyoner bir atmosfer, tek başına iyi bir sinema filmi yapmaya yetmez. Nitekim Backrooms; parlak ve orijinal bir internet fikrinin, potansiyelini kullanamayan tembel bir senaryo işçiliğine kurban gittiği, vasatın altında kalan talihsiz bir ilk film.
Ferit Doğan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.


















Yorumlar