Yayınlandığı ilk günden bu yana kendine özgü anlatımıyla gönüllerde taht kuran The Boys izleyicilerine veda etti. Bundan yedi sene önce (26 Temmuz 2019) Prime Video’da ilk bölümü yayınlanan The Boys’un, beş sezonluk öyküsünü ve finalini sizler için değerlendireceğim.
Bu yazı, The Boys hakkında spoiler içeriyor.
Parodinin İyisi Ömür Uzatır
The Boys, süper kahraman filmlerinin zirve yaptığı bir dönemde ortaya çıktı. MCU filmleri ve Snyder’in DC uyarlamaları tabiri caizse kapı baca kırıyordu. Bünyelerde bir süper kahraman hikayesi daha tüketecek yer kalmamıştı. Yeni bir süper kahraman hikayesi, belki de yalnızca “uzay boşluğunda süzülen denemelerden biri” olarak anılacaktı. Fakat karşımızdaki dizi o kadar ayakları yere basan bir parodiydi ki, adeta gönüllerde taht kurdu.
Daha önce adını Supernatural ile duyuran Eric Kripke, Amazon’un “hit dizi” derdine derman olacak projeyi geliştirdi. Proje 2006 senesinde, yazar Garth Ennis ve çizer Darick Robertson‘un geliştirdiği bir çizgi roman serisinden uyarlamaydı. Muhtemelen bu proje, içinde pelerin giyen ve uçabilen insanlar olduğu için başlarda dikkat çekti. İzleyicilerin bu işi beğenme sebebi ise pelerin giyen ve uçabilen insanları tiye almasıydı. The Tick’ten (Kene) bu zamana kadar başarılı süper kahraman parodisi pek sık rastlanan bir şey değildi. İlk on gün içinde dizinin sekiz milyon kişi tarafından izlemesi bundan sebep. The Boys öyle bir çıkış yaptı ki, Amazon ilk sezonun tamamı yayınlanmadan, sonraki iki sezona onay verdi.
Kitap-defter kılıflarından, çizgi dizilerden ve çizgi romanlardan tanıdığımız onlarca sevilen karakteri alıp bir güzel rezil rüsva ettiler. Süper güçlü, hızlı, zeki, çevik karakterlerden ağızlarda güzel tat bırakan komediler devşirdiler. Bir de bunu inanılmaz başarılı bir şekilde Amerikan pazarlama kültürüyle bağdaştırdılar. The Boys, Reklamların, sinema filmlerinin, sosyal sorumluluk projelerinin, yardım kampanyalarının köpürttüğü celebrity kültürüne dair mükemmel bir eleştiriydi. Büyük şirketlerin eğlence sektörü ve politik kanallar ile ortaklıklarının nelere yol açabileceğini çok güzel anlattılar. Cesaret başarıya, başarı daha çok cesarete yol açtı. The Boys, dünya çapında izleyicinin sevgisini kazandı. Sezon aralarında “Çıksa da izlesek!” denilen diziler kervanına katıldı. Buradan sonra ise resmen boyut atlayarak başarılı parodiden başarılı sistem eleştirisine evrildi.

Biz Bu İşleri İyi Biliriz
Sistem eleştirisi her istendiğinde kolayca kaleme alınan, yazılan hikayenin odağına rahatça yerleştirilen bir şey değil. Modern çağda eğlence sektörünün bir parçası olarak görülen, meraklısına çocuk muamelesi gösterilen eserlerin pek çoğunda bu durumun tam tersini gözlemliyoruz. Bugün Amerikan kültürünün en vurucu eleştirilerinden biri, “çocuk oyunu” diye nitelendirilen GTA serisinde yer alıyor. Bir bakıma “Yarasa Kostümü Giyen Adamın Palyaçoyu Dövmesi” başlığıyla özetlense çoğu insanın isyan etmeyeceği The Dark Knight ise Amerika’da yeraltı kültürünün bürokrasiyle ilişkisine bambaşka bir bakış. Çizgi romanlar ve oyunlar, yarım asrı aşan bir süredir insanın kurumlarca uğradığı zulmü ve baskıcı rejimlerinin kirli planlarını eleştiriyor.
The Boys özelinde eleştirecek olursak; bu ve bunun gibi hikayeleri “iyilerin kötüleri günün sonunda mutlaka yendiği o basit filmler” olarak görmek son derece sığ bir bakış açısı. Zira dizi, açıkçası hayatımda izlediğim en oturaklı ve sürükleyici sistem eleştirisine sahipti. Baştan aşağıya; siyasileri, büyük şirketleri, yargı sistemini ve en çıkarcısından en teslimiyetçisine halkı en ince detayına kadar anlatıyor. Tüm bu kişi ve kurumların birbirleriyle olan ilişkilerini, bunların bireylere ve dünyaya etkisini incelikle işliyor. Aslında kapaktan alışkın olduğumuz Homelander ve Butcher çatışmasının ardında her sezon, her bölüm apayrı karakterler ile kendince küçük öyküler çiziyor.
Elbette baştan sona yaratıcılıkta gittikçe düşüş yaşanıyor. Bu düşüş, diğer dizi örneklerinde olduğu kadar acı verici değil tabii; bunu eklemek lazım. Örneğin, dizinin son sezonunda kalite açısından Game of Thrones ya da Stranger Things finalleri gibi bir hayal kırıklığı yaşamadım. Sanırım bunun sebebi zamanında bitirdikleri için; nitekim bir sezon daha uzatsalar belki de bu diziyi çok kötü hatırlayacaktık.

Nasıl Başladı? Nasıl Bitti?
Tek tek karakterlerimizi, beş sezonluk serüvenlerini değerlendirecek olursak The Boys bizlere öyle aman aman bir gelişim sunmuyor. Aslında herkesin yolculuğu neredeyse tahmin ettiğimiz gibi sonuçlandı. İsim isim değerlendirdiğimizde “Evet, beni çok şaşırttı.” diyebileceğimiz biri var mıdır? Ne yazık ki, hayır.
Billy Butcher’a bakalım örneğin; dizinin finalinde Homelander’ı alt edebilmek için elinden gelen her şeyi yapacağını biliyorduk. Eğer bu sezonun ortasında ansızın V1 diye bir bileşen olduğu ortaya çıkmasa, Butcher daha sezon ortasında gözünü kırpmadan o virüsü yayacak ve tüm süperleri öldürecekti. Finalde, Butcher’ın son sahnesinden anladığım kadarıyla yazarlar karakterden ümidi kesmek istememişler. Her şey olup bittikten sonra, Billy Butcher’a neden böyle bir son hazırladılar diye düşünmüş olabilirsiniz. Bana kalırsa, karakterin içindeki karanlık taraf ile kardeşinin anısıyla tutunduğu insanlık arasında kalmasını istediler. Günün sonunda Butcher aslında doğru olanı değil, iyi olanı seçti. Geçmişindeki tüm bu suçlarla, vicdan azabıyla, sırtına çiçekli bir gömlek çekip yazlık bir beldede emekli hayatı yaşayamazdı tabii. Bu nedenle karakterimizin hikayesini beş sezondur sıkı sıkıya tutunduğu vicdanıyla, yani Hughie’nin eliyle bitirdiler.
Öte yandan Hughie daha ilk sezonun başlarında, işlediği ilk cinayetle öğrendiği o korkunç şeyin haklılığına teslim oldu. Bazen ellerini kirletmen gerekir. Bu noktaya gelene kadar elinde ne var ne yoksa kaybedenlerden biriydi ama yine de grubun en makulü, en orta yolcusu kalmayı başardı. Hikayesi – herkesin tahmin ettiği gibi – çok risksiz bir şekilde yazıldı ve noktalandı. O kadar risksiz ilerlendi ki, finalde Hughie’nin öyküsü Yeşilçam’a yakışır biçimde nihayete erdi.

Derdini Anlatamayan Lider
Yılmaz devrimci önder Annie January’e gelecek olursak, karakterle alakalı tüm ilgi çekici detaylara ilk iki sezonda mazhar olduk. Son üç sezondur Starlight ile ilgili eklenen hiçbir detay, yaşanan hiçbir olay ilgimi çekmiyor. Son sezonda da babasıyla yaşadıkları, o evde başına gelenleri düşünecek olursak en ilgi çekici anlar kardeşinin kısımlarıydı. Ekran bağımlısı, faşist bir ergenin tepkilerini izlemek her daim eğlencelidir. Annie, girdiği hiçbir ikili diyalogdan haklı çıkamadı. Açıkçası retoriği bu kadar kuvvetsiz bir devrimci lider görmedim. Son sahnelerde – evrenin en aptal insanı – The Deep’i bir şeylere ikna edecek gibi oldu, onu bile beceremedi.
MM, bu ekip içinde en sevdiğim karakterlerden biriydi. Karakter için “dünyanın en dirayetli insanı” desek yeridir. Duruş sahibidir ve ne olursa olsun ödün vermeden yaşar. Yanlış olduğunu bildiği şeylerle ölene dek savaşır ki eski bölümlerden hatırlarsınız çıplak elleriyle Soldier Boy’a kafa tutmuşluğu vardır. Fakat bu sezonun başında, dermanı içkide ve sigarada arayan boş vermiş birine dönüşmüştü. Hughie kadar kırılgan birinin bile psikolojisini bozmayan esir kampı, nasıl olduysa MM’i hizaya getirmişti. Açıkçası, bunun büyük bir hata ve bu zamana kadar çizilmiş karakter gelişimine bir hakaret olduğunu düşünüyorum.
Frenchie ve Kimiko’ya gelecek olursak, bana kalırsa bu senaryonun kaybedeni olmayı hak etmediler. Keşke finalden bir bölüm önce Hughie ölseydi de sonunda Annie’yi Marsilya kıyılarında görseydik. Belki de teknolojik alet satan bir dükkanda görürdük, emin olamadım. Frenchie belki de pek çok izleyicinin favori karakteridir. Kimiko ile yaşadıkları aşk ise dizinin belki de en tatlı taraflarından biriydi. Adım adım iki karakterin birbirlerine olan etkilerini izledik. Frenchie geçmişten gelen suçluluk duygusunu Kimiko ile yendi. Kimiko, Frenchie sayesinde bir silah değil, insan olduğuna inandı. Sonları böyle mi olacaktı yani? Hem de her şey olup bittiğinde, birlikte aile kurmayı planladıktan sonra? Bu acımasızca bir karar. Ayrıca önüne geleni ikiye bölüp, kafasını patlatan Homelander’ın Frenchie’yi karnından yaralayıp öldürmesini de son derece korkakça buldum. İlla son bir söz söyleteceksiniz karakterlere; şu klasik çizgiden, ezberci zihniyetten kurtulun artık!

Herkesin Tanıdığı Kostüm
Gelelim dizinin esas oğlanı Homelander’a. Güçlendikçe ezilen adamı konuşalım. Öyle bir karakter düşünün ki, her geçen gün biraz daha güç kazanıyor. Güç kazandıkça karşısına geçip “Sen acınası birisin.” diyenlerin sayısı çoğalıyor. Muhteşem bir profil çizildi. Geçmişi yeteri kadar travmatik, ne eksik ne de fazla. Ayrıca devamlı maruz kaldığı Vought International ışıltısı, Hollywood’un sarhoşluğu ve insanların arasında yaşayan bir tanrı olmanın verdiği özgüvenle delirmesi hayatın akışına uygun, bir an bile göze batmayan ve abartıya kaçmayan kötülüğüyle muhteşem bir şahsiyet. Vought’u ele geçirince Amerika’yı isteyen, Amerika’yı ele geçirince tanrı olduğunu ilan eden Homelander’a ancak bu kadar güzel bir son yazılabilirdi.
İlk başlarda planların sezon içinde devamlı değişmesinden rahatsız olmuştum. Sonra bir durup düşününce Homelander’ın virüs kapıp ölmesinin gerçekten sönük kalacağına ikna oldum. Benim beklentim, Soldier Boy ile ilgili bir son yazılmasıydı. Sonuçta hikayesi bitmeyen tek karakter Soldier Boy, çok yazık. Oysa Kimiko’yu Soldier Boy’a çevireceklerine Soldier Boy’u işin içine dahil edebilirlerdi. Biz de artan zamanda daha fazla Terror sahnesi izlerdik. Yeri gelmişken itiraf etmeliyim, sezonun en güzel kısmı Terror’ün gözünden izlediğimiz o kısacık anlardı.
Bu hikayenin sonunda Homelander’ın öleceğini hepimiz biliyorduk, evet. Ancak dizlerinin üstüne çöküp benim burada yazamayacağım o sözleri söyleyerek öleceğini tahmin etmemiştik, kabul edelim. Tam da bu dönemde, dünyada ortalık bu kadar karışmışken, psikopat diktatörlerin güçleri ellerinden alındığında nasıl diz çöküp yalvaracaklarını gösterdikleri için bile tüm The Boys ekibine teşekkür etmek gerek.
Unutmadan, Prime Video‘da özellikle dini figürlerle alakalı diyaloglarda uygulanan sansürün hikayenin akıcılığına ne denli zarar verdiğinden, bazı sahneleri nasıl anlaşılması zor hale getirdiğinden de bahsedelim. Bu konuda özellikle bir not düşmek istedim, bu şirketlere bu tip yaptırımlar uygulayan resmi organların insanları daha temiz içerik tüketebilmek için korsan yayınlara yönlendirdiklerini anlamaları gerek.
The Boys‘a gelecek olursak, gerçekten yeri kolay doldurulacak bir iş değil. Bugüne dek bittiğine üzüldüğüm birkaç diziden biri diyebilirim. Öyle bir hikaye düşünün ki; içinde süper kahramanlar, kan emici şirketler, en ahlaksızından pazarlama taktikleri, sosyal çatışmalar ve nefret suçları işleniyor. Hem de son derece başarılı ve komik bir yazarlığı var. Yüz yılda bir gelir böyle işler, kıymetini bilmek lazım. Emeği geçen herkesin eline sağlık.
Mehmet Tezcan’ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.



















Yorumlar