Euphoria, 2019 yılında yayınlandıktan kısa bir süre sonra televizyonun en çok konuşulan dizilerinden biri haline geldi. Bunun sebebi ise yalnızca görsel estetiği, cesur sahneleri ya da sosyal medyada yarattığı etkiden ibaret değildi. Sam Levinson’ın yarattığı dünya kusurluydu, rahatsız ediciydi ve zaman zaman fazlasıyla kaotikti; fakat bütün bunlara rağmen bu karmaşanın içinde gerçek hissettiren karakterler vardı.
Zendaya’nın canlandırdığı Rue, Hunter Schafer’ın hayat verdiği Jules, Alex Demie’nin oynadığı Maddy, Sydney Sweeney’nin canlandırdığı Cassie ve Angus Cloud’un unutulmaz performansıyla Fez. Bu karakterlerin hiçbiri mükemmel değildi ve öyle bir çabaları da yoktu. Sürekli hata yapıyor, birbirlerini kırıyor, yanlış kararlar veriyorlardı; ama onları izlemeyi ilginç kılan şey de tam olarak buydu.
Benim için Euphoria hiçbir zaman yalnızca bir gençlik dizisi olmadı. Çünkü dizideki asıl tema, gençlikten ziyade karakterlerin birbirleriyle kurduğu bağ ve ilişki üzerineydi. Rue ve Jules’un karmaşık bağı, Maddy ve Cassie’nin dosluk adı altındaki çatışmaları, Fez’in beklemedik bir şekilde dizinin vicdanı haline dönüşmesi ya da Lexi’nin tamamen saf bir kaos durumunun ortasında sessizce gözlem yapan bir karakter olarak var olması… İlk iki sezon boyunca izlediğimiz şey, aslında bir şekilde birbirlerinin hayatlarına dokunmayı başaran bir grup insanın hikayesiydi. Bu yüzden üçüncü sezon sona erdiğinde hissettiğim şey, üzüntüden çok hayal kırıklığı oldu. Çünkü ekranda izlediğim hikaye, geçtiğimiz iki sezonda işleyen şeylerden çok daha farklı ve uçtaydı.
Bu yazı, Euphoria dizisinin final sezonu hakkında spoiler içerir.

R.U.E
Final sezonu, bana sanki yıllardır gelişimini izlediğim karakterlerin yerine aynı isimde başka insanlar konulmuş hissi verdi. Nate’in ölümü, Laurie’nin intiharı, Rue’nun hayatını kaybetmesi ve Ali’nin intikam hikayesi. Bunların hiçbiri, kendi başına bakıldığında kötü fikirler değiller; hatta doğru ve düzgün işlendiğinde oldukça güçlü sonuçlar doğurabilecek hikayeler. Ancak üçüncü sezon boyunca yaşanan olayların büyük bir kısmı, karakterlerin doğal gelişimden dolayı oluşan bir sonuç gibi hissettirmedi; aksine izleyiciyi sürekli olarak şaşırtmak için verilmiş kararlar gibi hissettirdi. Final bölümüyle beraber dizi sona erdiğinde ise geriye trajik bir son değil, yarım kalmış karakterler ve cevapsız sorularla dolu büyük bir boşluk kaldı.
Üçüncü sezona genel olarak baktığımızda beni en çok rahatsız eden detaylardan biri Rue’nun hikayesiydi. Aslında temel sorun, karakterin ölmesi değildi. Televizyon tarihinde birçok büyük karakterin ölümüne şahit olduk, doğru işlendiğinde bu tür finallerin diğerlerine kıyasla son derece etkileyici olduğu bile söylenebilir. Buradaki asıl sorun, Euphoria dizisinin kendi ana karakterine nasıl veda ettiğiydi.
Rue yalnızca dizinin başrolü değil, Euphoria’nın anlatıcısıydı. İlk bölümden itibaren bu dünyayı onun gözlerinden gördük ve yaşadık. Jules’u onunla tanıdık, Fez’i onunla sevdik ve bağımlılığın neye benzediğini onun yaşadıkları üzerinden gördük. İkinci sezon boyunca Zendaya’nın başarılı performansı sayesinde Rue, bazen sinir bozucu bazen yıkıcı bazen kendine zarar veren bir karakter bile olsa, her zaman anlaşılabilir ve insani kalmayı başardı. Bu yüzden onun hikayesi, gitgide dizinin ana damarına dönüştü. Finalde karakterin başına ne geleceği, aslında bütün dizinin izleyiciye ne söylemek istediğini de belirleyecekti.
Üçüncü sezon başlarında Rue’nun Alamo ve Laurie’nin içinde bulunduğu daha büyük bir suç ağının ortasında kalması, ilk başta ilgi çekici bir fikirdi. Bu durum, karakteri zamanla iki taraf arasında bilgi taşıyan, kimin tarafında olduğu tam belli olmayan bir pozisyona sürükleyerek hikayeye faklı bir boyut kattı. Ancak izleyicinin beklediği hikaye anlatıcılığı ve karakter gelişimi, hak ettiği derinliğe ulaşamadı. Bir noktadan sonra Rue’nun bağımlılığı, karakter gelişiminin bir parçası olmaktan ziyade senaryonun onu ortadan kaldırmak için kullandığı bir fikre dönüştü.
Finalde ise Alamo’nun Rue’nun bağımlılığını ve zayıflıklarını kullanarak fentanil karışımlı haplarını bilerek onun ulaşabileceği bir yere bırakması bana oldukça rahatsız edici geldi, çünkü o asla böyle anlamsız bir sonu hak etmemişti. Üç sezon boyunca şahit olduğumuz bu karakterin yolculuğu, doğal bir sonuca ulaşmadı ve taktiksel bir şekilde senaryonun işleyişinden kaldırıldı. Üstelik, Rue’nun ölümünden sonra yaşananlar bu boşluk hissini daha da güçlendirdi. Nitekim, dizinin ana merkezindeki karakter aniden ölüyor ama onun ölümünün yarattığı etki neredeyse hiç gösterilmiyor. Örneğin, annesinin yaşadığı yıkımı veya Gia’nın bu kayıpla nasıl başa çıktığını göremiyoruz. Rue’nun ardından düzenlenen bir cenaze, anma töreni ya da karakterlerin onun hakkında konuştuğu gerçek bir veda yok. Özellikle de hikaye, geçtiğimiz iki sezon boyunca bu karakterlerin yaşadığı duygusal sonuçları en az olayların kendisi kadar önemli bir pozisyonda tutmasına rağmen. Bu durum, beni sürekli aynı soruyu düşündürmeye itti: Eğer dizinin amacı Rue’nun hikayesini sonlandırmaksa neden ona hak ettiği veda verilmedi?
İşin en ironik tarafına baktığımızda ise sezon boyunca Rue’nun kaybını gerçekten hisseden tek kişinin Ali olması. Açıkçası benim için finalin en güçlü ve tek samimi tarafı oydu. Çünkü Ali ve Rue arasındaki ilişki, her zaman bu dizideki en iyi yazılmış dinamiklerden biriydi. Zira, Ali hiçbir zaman Rue’yu kurtarmaya çalışan bir süper kahraman olmadı; onun yerinde bulunmuş, aynı hataları yapmış ve bağımlılığın insanı nasıl tükettiğini onun kadar yaşamış birisi olarak ona destek çıktı. Her zaman birbirlerini anlamaya çalışmaları, beni hep derinden etkilemeyi başardı. Rue öldükten sonra yıkılan, öfkelenen ve onu kaybetmenin ağırlığını hisseden tek karakterin Ali olması, bu nedenle anlamlı hissettirdi ya da bizi kendi içimizde anlamlı hissetmeye zorladı. Alamo ile olan son yüzleşmesi, teknik olarak biraz melodramatik olsa da, altında gerçek bir duygu taşıyordu. Bu duygu sadece bir intikam değil, aslında suçluluk hissinin ta kendisiydi.

Karakterlerin Harcanması
Rue dışında gelişimini izlediğimiz diğer karakterlerin hikayesinin ise neredeyse tamamının yarım bırakılmış ya da geriye götürülmüş olması, bu sezonun tam bir fiyasko olmasının başka bir sebebiydi. Bunun en büyük örneklerinden biri, Hunter Schafer’ın canlandırdığı ve ilk sezondan beri merkezde olan Jules’du. Geçtiğimiz sezonlarda dizinin en güçlü duygusal omurgasını oluşturan dinamiklerden biri, Rue ile Jules’un ilişkisiydi.
İki karakter, zamanla hem birbirini sevdi hem kaybetti hem de yeniden buldu. Buna rağmen, finalde Jules’un neredeyse yok sayılması inanılmaz bir hayal kırıklığıydı. Ekranda sadece birkaç dakika gösterildi, neredeyse hiç konuşmadı ve yalnızca ağladığı vurgulandı. Bu ağlamanın sebebi ise belirtilmedi: Yalnızca Rue’nun ölümü yüzünden miydi, yoksa sadece geçmişte yaşadıkları karmaşık ve kaotik ilişkide yaptığı hataları hatırlaması üzerine bir duygu boşalması mıydı?
Daha da kötüsü, yıllardır kurulan bu ilişkinin bir vedalaşma veya sonla bitmemiş olmasıydı. Nitekim, üçüncü sezonda Rue ve Jules arasında tek bir anlamlı konuşma bile geçmiyor. Aynı durum Lexi için de geçerli. İkinci sezonda neredeyse dizinin vicdanı haline gelen, olaylara dışarıdan bakabilme yeteneğine sahip olan ve herkesin göremediğini görebilen bu karakterin neden finalde tamamen arka plana itildiğini anlamak zor. Fez’in ardından yaşadıkları ya da duygusal olarak ne kadar etkilendiği hakkında neredeyse hiçbir şey öğrenemedik. Bu yüzden dizi final yaptığında tüm bu karakterlerin hikayesi yarıda kesilmiş gibi hissettiriyor.
Özellikle konuşmak istediğim başka bir konu ise kadın karakterlerin ele alınış biçimi; çünkü Euphoria’nın ilk iki sezonunda kusurlu olsalar bile kendi iradeleriyle hareket etmeye çalışan kadın karakterler izledik. Maddy, Jules, Lexi ve zaman zaman Cassie bile kendi hikayesine sahip çıkan karakterlerdi. Üçüncü sezonda ise kadın karakterlerin büyük bir kısmı erkek karakterlerin yıkımının etrafında tanımlanmaya başladı. Bunun en uç örneği ise Cassie oldu.
İlk sezonda karakterin yaşadığı sorunlar trajikti; çünkü sürekli sevilmeye çalışan, değer görmek isteyen ve bu yüzden hatalar yapan biriydi. Ancak final sezonunda, eşi Nate’in varlığına indirgenmiş durumdaydı. Hikayesi; Nate öldükten sonra bile kendi hayatı, geleceği ya da dönüşümünden ziyade, Nate’in bıraktığı boşluk üzerinden anlatıldı. Maddy gibi güçlü bir karakterin ise – kendi hayatını kurmaya çalıştığını gördüğümüz anlar olsa da – sezon ilerledikçe hikayesi geri plana itildi. Finale geldiğimizde kadın karakterlerin çoğu öldü, yalnız kaldı ve bir erkeğin bıraktığı yıkımın altında yaşamaya devam etmeye zorlandı. Bu da bana ilk iki sezondaki karakter gelişimin boşa harcandığını hissettirmekten başka bir şey yapmadı.

Bir Özün Kayboluşu
Bütün bunların ötesinde final sezonu ile ilgili beni en çok hayal kırıklığına uğratan şey, Euphoria’nın ne olduğunu unutmuş olmasıydı. Çünkü bu dizi hiçbir zaman yalnızca uyuşturucu, cinsellik ya da şok edici sahnelerden ibaret değildi. Evet, ilk iki sezonda da bu içeriklerin hepsi fazlasıyla vardı. Ancak bunlar hikayenin kendisi değil, karakterlerin anlatılmasını sağlayan birer araç olarak tasvir edildi. Rue’nun bağımlılığı onun yalnızlığını ve çaresizliğini anlamamızı sağladı, Cassie’nin ilişkileri onun sevgiye olan ihtiyacını gösterdi, Jules’un yaşadığı her olay kimlik arayışının birer parçasıydı… Bu araçların hepsi hikayeye hizmet etti. Final sezonunda ise geçmişte oluşturulmuş olan bu denge tamamıyla kaybolmuş. Bir noktadan sonra uyuşturucu, suç örgütleri, OnlyFans evleri, pornografik göndermeler ve provokatif olaylar, karakterlerin önüne geçmeye başladı. Artık bu karakterlerin neden böyle davrandığı değil, senaryonun bizi nasıl diğer bölümde şaşırtacağını merak eder duruma getirildik.
Nate’in ölümü, bu özün kayboluşuna dair en iyi örnek olabilir. Önemli bir karakterin hayatını kaybetmesi, bahsettiğim gibi etkili bir dramatik araç olabilecek potansiyele sahip. Ancak onun tabutun içine canlı canlı gömülmesi ve bir yılan tarafından sokularak ölmesi, beni etkilemek yerine yalnızca absürt geldi. Çünkü o anda karakter; yıllardır süren hikayesinin doğal sonucu değil, izleyiciye anlık bir adrenalin yaşatmak amaçlı bir detay haline geldi. Sürekli olarak daha uç, daha karanlık ve daha büyük bir noktaya gitmeye çalışan bu anlatı, kendi yazdığı olayların altında ezilerek bir faciaya dönüştü. Bu yüzden, seyircinin hikayeye bağlanmaktan ziyade ondan uzaklaşmasına sebebiyet verdi.
Dizinin başından beri işlenen o topluluk hissi, finalde tamamen kaybolmuştu. Daha ilk bölümden beri sevdiğim en güzel detaylardan biri, bütün karakterlerin bir şekilde birbirlerinin hayatına bağlı olmasıydı. Aynı okulda okumaları, aynı partilere gitmeleri, birbirlerinin hayatını dolaylı yollardan etkilemeleri, hikayeye gerçek bir canlılık katıyordu. Rue için Jules, Cassie için Maddy, Lexi için Fez gerçek bir şeyler ifade ediyordu. Karakterler; birbirlerinden bağımsız değil, aynı dünyanın birer parçası gibi hissettiriyordu. Bu bağlar; final sezonunda ise boşluğa, ihanete ve en nihayetinde geri plana itildi.
Sonuç olarak Sam Levinson’un yazıp yönettiği Euphoria, final sezonuyla beraber benim için sadece trajik bir son değil, dizinin kendi özünden nasıl uzaklaştığını anlatan bir hikayeye dönüştü. İlk iki sezonun karakterleriyle yaşayan, onların hatalarına ve kırılganlıklarına odaklanan bu dünya, finalde bir şok etkisi yaratmaya çalışarak olayların gölgesinde kaldı. Hiçbir karakter, hak ettiği duygusal kapanışı alamadı. Geriye, unutulmaz olabilecek bir finalden ziyade, potansiyelini gerçekleştirememiş karakterlerin ve yarım kalmış hikayelerin bıraktığı bir hayal kırıklığı kaldı.
Nil Su Çakmak’ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.




















Yorumlar