45. İstanbul Film Festivali’nin 11. günü, gençlik sinemasından politik alegorilere uzanan geniş bir yelpazede, stil arayışı ile anlatı dengesi arasındaki gerilimi görünür kılan filmleri bir araya getiriyor. Fantasy’nin görsel cesareti, Trial of Hein’in toplumsal paranoyası, Günyüzü’nün kırılgan dramatik yapısı ve Earth Song’un çok katmanlı ama dağınık anlatısı; bugünün seçkisinde sinemanın hâlâ biçim, kimlik ve hafıza üzerine yeni yollar aradığını gösteriyor.
Fantasy

Fantasy, kukla imzasıyla doğaüstü imgeleri karakterlerin iç dünyasına açılan bir kapı olarak kullanan stilize bir büyüme hikâyesi kuruyor. Kuzey Makedonya–Slovenya ortak yapımı olan film, video klip estetiğini anlatının merkezine yerleştirerek gençlik sinemasına enerjik ama kırılgan bir ton kazandırıyor. Üç arkadaşın trans birey Fantasy ile tanışması sonrası yaşadıkları dönüşüm, kimlik arayışını yalnızca bireysel değil, kolektif bir deneyim hâline getiriyor. Film, özellikle erken dönem Gregg Araki sinemasını hatırlatan anarşik ruhuyla, klasik coming-of-age kalıplarını görsel cesaret üzerinden yeniden yorumluyor.
Neon ışıkların yoğun kullanımı, yerel club müzikleri ve dövüş sporlarıyla şekillenen sert gençlik atmosferi, karakterlerin travmalarından kurtulma çabasını fiziksel bir enerjiye dönüştürüyor. Yönetmenin katmanlı mizansen tercihleri, üç ana karakterin hikâyesini paralel bir duygusal akış içinde zenginleştiriyor. Bununla birlikte film, trans bir karakterin varlığını yine seks işçiliği ya da striptiz kulübü klişesine yaslaması nedeniyle, temsil meselesini tartışmaya açık bırakıyor.
Yüksek tempoyla açılan anlatının orta bölümde belirgin şekilde yavaşlaması dramatik ivmeyi zayıflatırken, finalin beklenen patlamadan kaçınarak daha naif bir kapanışa yönelmesi filmin potansiyelini sınırlıyor. Fantasy, tüm aksaklıklarına rağmen gençlik sinemasında stil arayışının hâlâ mümkün olduğunu hatırlatan, görsel cesaretiyle akılda kalan ama anlatısal açıdan tam olgunlaşmamış bir deneme olarak öne çıkıyor.
Trial of Hein

Trial of Hein, klasik anlatı geleneğinin aşina olduğumuz “yabancının gelişi” motifini merkezine alarak, geçmişin hayaletleriyle hesaplaşma fikrini kapalı bir topluluk üzerinden yeniden kuruyor. Film, bu tanıdık şablonu bir kasaba yerine izole bir ada mekânına taşıyarak, fiziksel yalnızlığı toplumsal baskının görünür hâle geldiği bir laboratuvara dönüştürüyor. Ada halkının kendi kurallarına sıkı sıkıya bağlı yapısı, bireysel gerçeğin kolektif yargı mekanizması içinde nasıl ezildiğini uzun yargılama sekanslarıyla açığa çıkarıyor.
Yönetmen, dramatik gerilimi aksiyondan ziyade bekleyiş ve şüphe duygusu üzerinden inşa etmeyi tercih ediyor. Film boyunca yayılan kuşku atmosferi, ön yargıların gerçeğin yerini aldığı bir toplumsal paranoya hâline evriliyor. Finalde saklanan sırrın son ana kadar korunması ise, anlatısal bir merak yaratmayı hedeflese de, türün takipçileri için sürprizin kolayca öngörülebilir olması nedeniyle filmin etkisini sınırlıyor. Buna rağmen yapım, gerçeğin çoğunluk tarafından belirlenmesi fikrine yönelttiği eleştiriyle düşünsel bir zemin kurmayı başarıyor.
Görsel olarak sade ama baskıcı bir atmosfer yaratan ada mekânı, karakterin içsel yargılanma süreciyle paralel ilerliyor. Trial of Hein, yeni bir anlatı önermek yerine tanıdık bir formu toplumsal korkular üzerinden yeniden yorumlayan, ağır tempolu ama fikir düzeyinde tartışmaya açık bir psikolojik alegori olarak akılda kalıyor.
Günyüzü

Günyüzü, Banu Sıvacı’nın ilk filminde yakaladığı dikkat çekici çıkışın ardından daha karanlık bir anlatı evrenine yöneldiği, fakat bu kez biçim ile duygu arasındaki dengeyi kurmakta zorlandığı bir çalışma. Berlin Film Festivali seçkisinde yer alan yapım, köye gelen yabancı aracılığıyla geçmişin bastırılmış sırlarını açığa çıkarma geleneğine yaslanarak Avrupa kırsal gerilim sinemasını hatırlatan bir zemin kuruyor. Ancak filmin merkezindeki karakterin inandırıcılık problemi, anlatının dramatik omurgasını baştan zayıflatıyor.
Basit bir örnek vermek gerekirse, kedisine bağımlı bir kadın portresiyle açılan hikâyenin, kedinin kayboluşuna rağmen duygusal karşılık üretmeyen tepkilerle ilerlemesi, karakter kurulumundaki kırılmayı erken safhada hissettiriyor. Oyuncunun olaylara karşı mesafeli tavrı, seyirciyle empatik bağ kurulmasını engellerken, gerilim duygusu daha oluşmadan sönümleniyor. Geçmişe dair serpiştirilen belirsiz detaylar ise, hikâyeye gizem katma niyeti taşısa da, çözüm üretmeyen anlatı tercihleri filmi havada asılı kalan bir hesaplaşmaya dönüştürüyor. Boşaltılmayı bekleyen köy ise atmosferini büyük ölçüde coğrafyanın doğal avantajına borçlu. Tüm bunlara karşın Asena Hotamış’ın rolü, filmdeki en orijinal yazılan karakter olarak öne çıkıyor.
Filmin merkezinde yer alan abla-kardeş ilişkisi, yüzeyde bir sevgi-nefret gerilimi gibi kurulsa da, anlatının asıl omurgasını geçmişin kopmuş bağlarını yeniden örme arzusu oluşturuyor. Günyüzü, büyük bir yüzleşme vaadiyle açılan hikâyesini aslında geri dönmenin imkânsızlığı üzerine kuruyor; köyden kaçıp gidenin yönünü kaybetmesi ile geride kalanların küçük ekonomik umutlara tutunarak aynı döngüden kurtulmaya çalışması arasında sıkışmış bir toplumsal portre çiziyor.
Bu noktada film, bireysel suçtan ziyade kolektif bir suskunluğun hikâyesine dönüşüyor ve geçmiş günahların hiçbir zaman gerçek anlamda ödenmeyeceği hissini sürekli diri tutuyor. Ancak anlatı, intikam sinemasının vadettiği dramatik patlamaya yaklaşırken ani bir yön değiştirerek aile trajedisi formuna sığınıyor; bu tercih de seyircinin kurduğu beklentiyle film arasına mesafe koyuyor. Günyüzü, gerilim kurmaya son derece elverişli bir evren yaratmasına rağmen bu potansiyeli dramatik bir enerjiye dönüştüremeyen, yönetmenin ikinci filminde arayışın sürdüğünü ama sinemasal ivmenin şimdilik yatay bir hatta ilerlediğini hissettiren bir ara durak gibi görünüyor.
Earth Song

Earth Song, Erol Mintaş’ın önceki filminden aşina olduğumuz politik duyarlılığını bu kez daha içsel bir anlatı formuna taşıma arzusuyla şekilleniyor. Finlandiya – Almanya yapımı olan film; Fince, İngilizce, Türkçe ve Kürtçe olmak üzere dört dil kullanıyor. Film, bireysel hafıza ile kolektif travma arasında gidip gelen yapısıyla doğa, aidiyet ve kimlik meselelerini yüzeysel bir “kıyamete bir adım kala” atmosferiyle kurmaya çalışıyor. Mintaş’ın kamerası, karakterlerine yaklaşırken gözlemci kalmayı tercih ediyor; bu mesafe, filmin duygusal etkisini artıracağı yerde, bir İskandinav filmindeymişçesine soğuk bir aile portresi karşımıza çıkıyor. Filmin teknik anlamda ise özellikle dikkat çekici olduğunu söyleyebiliriz; zira, melankolik Finlandiya hali filme farklı bir renk katmış.
Oyuncuların performansları yabancılar tarafından izlendiğinde daha kabul edilebilir olsa da, özellikle Türkçe kısımları göze batıyor. Özellikle çocuk oyuncunun kötü performansı filmin zayıflamasına neden oluyor. Bu durum, bir anlamda anlatısal yoğunluğu yer yer zayıflatıyor. Doğa imgeleri ve ses tasarımı, hikâyenin dramatik omurgasından ziyade ruh hâlini taşıyan bir yapı kuruyor. Ancak film, kurduğu atmosferin büyüsüne fazla kapıldığı anlarda dramatik ilerlemeyi askıya alarak tekrar hissi yaratabiliyor. Karakterlerin içsel yolculuğu güçlü tematik karşılıklar üretse de, bazı sahnelerde düşünce ile duygu arasındaki denge tam kurulamayabiliyor.
Film, temel olarak anlatmak istediği hikayeyi ilk karesinde ve son bölümünde gösteriyor. Fakat araya bir sürü tema sıkıştırarak hikayenin iyice çorba kıvamına gelmesine neden oluyor. Gereksiz pek çok ayrıntı, filmi zenginleştirmek yerine fazlalık hissi yaratıyor. Televizyon filmlerinin duygusal ağdalı kıvamına benzeyen hikayeyi uzatma çabaları, esas meselenin önünü kapatıyor. Earth Song, kusurlarını saklamayan ama arayışını açık eden bir film olarak, Mintaş’ın filmografisinde geçiş niteliği taşıyan bir durak hissi veriyor. Sonuçta film, tamamlanmış bir zirveden ziyade, yönetmenin sinemasal dilini yeniden tanımlamaya çalıştığı kırılgan bir yapım oluyor. Öte yandan, film pekala ana yarışmada da değerlendirilebilirdi; böylece daha çok konuşmak mümkün olurdu.
Sultana

Şehir hayatının kirli gerçekliğini neon ışıklar altında kurulmuş cafcaflı bir gece masalına dönüştürme iddiasıyla yola çıkan, fakat kurduğu dünyanın sosyolojik karşılığını bulmakta zorlanan bir film olarak karşımıza çıkıyor. Senaryo tarafında umut vadeden Erdi Işık imzası ilk bakışta güçlü bir zemin hissi yaratsa da, anlatının Taksim merkezli striptiz kulübü evreni gerçeklikten çok arabesk bir fanteziye yaslanıyor. Güncel gece hayatı kültüründen beslenmek yerine pavyon estetiğine yaklaşan bu tercih, filmin atmosferini sahici olmaktan uzaklaştırarak yapay bir temsil alanına sıkıştırıyor. Oyunculuklar ise yerli dijital platform alışkanlıklarını hatırlatan karikatürize performanslara dönüşüyor; karakterler insan olmaktan ziyade klişe kataloglarını andıran figürler gibi var oluyor.
Erkek antagonistler eril düzenin ezberlenmiş prototipleri olarak yazılırken, kadın karakterlerin dramatik kırılmaları beklenen ağırlığı kuramadan istemsiz bir grotesk etkiye savruluyor. Özellikle pole dance sahneleri filmin vitrini olması gerekirken, koreografi ve mizansen açısından amatör bir gösteri hissi yaratıyor ve iddia edilen görkem duygusunun altı boş kalıyor. Hollywood referanslarını taklit eden coşkulu seyirci tasviri de, gerçek kulüp atmosferinin soğuk mesafesini tamamen göz ardı ederek filmi sahne dekoruna hapsediyor. Ali Kemal Güven’in yönetmenliğinde oyuncu kontrolünün neredeyse yokluğu hissedilirken, film giderek kendi kendini alkışlayan bir gösteriye dönüşüyor. Son kertede Sultana, male gaze’i yeniden üretip finalde yüzeysel bir feminist poz almaya çalışan, başarısızlığıyla ironik bir “suçlu zevk” seviyesine ulaşan ve festival seçkisinin en zayıf halkalarından biri olarak akılda kalan bir deneyim sunuyor.
Haktan Kaan İçel’in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.






















Yorumlar