45. İstanbul Film Festivali’nin 8. günü, anlatı cesareti ile biçimsel arayışın belirgin şekilde öne çıktığı, yönetmenlerin sinema dilini zorladığı bir seçki sunuyor. Masalsı alegorilerden dijital yalnızlık hikâyelerine, absürd suç anlatılarından dağınık romantik hesaplaşmalara uzanan bu çeşitlilik, festivalin yalnızca içerik değil, aynı zamanda ton ve ritim üzerinden de seyirciyi sürekli yeniden konumlandırdığını gösteriyor. Bu günün filmleri, klasik hikâye anlatımından çok atmosfer, duygu ve varoluşsal sorgulamalar üzerinden ilerleyerek izleyicide kalıcı bir etki bırakmayı başarıyor.
The Wolf, The Fox and the Leopard

The Wolf, The Fox and the Leopard, David Verbeek sinemasının uzun süredir peşinde olduğu ruhsal sürgün temasını bu kez masalsı bir alegoriye dönüştürerek anlatıyor. Doğadan koparılan insanın yeniden biçimlendirilmesi, film boyunca bir medeniyet eleştirisinden ziyade varoluşsal bir evcilleştirme ritüeli gibi hissediliyor. Yönetmen, vahşeti şok edici bir unsur olarak değil, doğanın tarafsız yasası olarak konumlandırarak seyircinin rahatsız edici bir katarsis yaşamasını sağlıyor.
Görüntü dili, pastoral ve tekinsiz bir doku arasında gidip gelirken, anlatı bilinçli biçimde parçalı kalmayı tercih ediyor. Başroldeki Jessica Reynolds, neredeyse diyalogsuz anlarda kurduğu bedensel oyunculukla filmi omuzlarında taşıyan asli kuvvete dönüşüyor. Karakterin dönüşümü ise bir dramatik gelişmeden ziyade içsel bir çözülme olarak okunabilir. Festival sinemasının tanıdık yüzlerinden yönetmen Naomi Kawase’nin yan karakterde belirmesi ise anlatıya metinsel bir katman ekleyen bilinçli bir jest gibi duruyor.
Sonuçta Verbeek, insanın doğadan kopuşunu anlatırken aslında uygarlığın kurduğu şefkatli şiddeti görünür kılan hipnotik bir modern masal yaratıyor. Filme dair yapabileceğim en büyük eleştiri ise, üç bölüme ayrılan filmin ikinci bölümünün fazla uzamasından kaynaklı temponun yer yer baltalanması. The Wolf, The Fox and the Leopard, festivalin gizli hazinelerinden biri.
Couture

Couture, yıldız gücünü merkezine alan fakat anlatı cesaretini aynı ölçüde büyütemeyen bir “moda haftası panoraması” kuruyor. Angelina Jolie’nin varlığı, filmi görünür kılan ana unsur olsa da, senaryo oyuncu karizmasını dramatik derinliğe dönüştürmekte zorlanıyor. Paris Moda Haftası’nın büyüleyici kaosu, dört farklı meslek grubunun gözünden aktarılırken, karakterler hikâyenin öznesi olmaktan çok dekoratif anlatı araçlarına dönüşüyor.
Couture, perde arkasını açığa çıkarma iddiasıyla ilerlerken, çatışma üretmek yerine yüzeysel gözlemlerle yetinmeyi tercih ediyor. Her karaktere yazılan steril mutlu sonlar, moda dünyasının acımasız gerçekliğiyle çelişerek inandırıcılığı zedeliyor. Özellikle Vincent Lindon gibi güçlü bir oyuncunun neredeyse figüran işleviyle sınırlanması, filmin dramatik potansiyelini boşa harcadığını düşündürüyor. Estetik açıdan parlak, tematik açıdan çekingen duran yapı, moda endüstrisini eleştirmek yerine ona güvenli bir vitrin sunuyor. Sonuç olarak Couture, moda evrenine içeriden bakma vaadi taşıyan fakat risk almaktan kaçındığı için yalnızca meraklısına hitap eden bir seyir deneyimi olarak akıllarda kalıyor.
Bir Arada Yalnız

Bir Arada Yalnız, ülke sinemasında dönemsel olarak yeniden üretilen hastalık anlatılarını günümüzün dijital varoluş krizine eklemleyerek farklı bir dramaturjik alan açıyor. Ali Vatansever, bedensel çöküş fikrini yalnızca biyolojik bir kader olarak değil, gerçeklik algısının parçalanması üzerinden okunan çağdaş bir yalnızlık biçimi olarak ele alıyor. VR penceresi, filmde acıyla baş etmenin ontolojik bir sığınağına dönüşüyor. Ailenin hasta çocukları karşısındaki çaresizliği, klasik melodram reflekslerine yaslanmak yerine, zamana direnen bir bekleyiş estetiği kuruyor.
Yönetmen, duyguyu askıda tutmayı tercih ederek seyir deneyimini içsel bir yüzleşmeye dönüştürüyor. Anlatı ilerledikçe gerçek ile simülasyon arasındaki sınırlar silikleşiyor ve film, hayatta olmanın ağırlığını karakterlerin normal dışı hareketleri üzerinden seyirciye yansıtıyor. Anne karakterinin sosyal medya üzerinden oğlunu influencer malzemesi olarak kullanması, babanın daha geleneksel çabası ve ölümü bekleyen uyuşturucu bağımlısı bir gencin hayatta kaçırdıklarına dair ağıtı, ajitasyona kaçmadan mizansenleştiriliyor.
Final sekansı ise dramatik çözümden ziyade varoluşsal bir kabulleniş hissi yaratarak beklenmedik ölçüde güçlü bir etki bırakıyor. Esra Kızıldoğan; filmin duygusal eksenini taşıyan, gürültülü ve yoğunluğu yüksek bir oyunculuk sergiliyor. Sonuçta Bir Arada Yalnız, Vatansever sinemasının şimdiye kadarki en rafine, düşünsel olarak en bütünlüklü ve belki de en iyi filmi oluyor.
Normal

Ben Wheatley, karlı kasaba atmosferi ve bilinçli biçimde aptallığın sınırında gezinen karakterleriyle absürt suç anlatısını grotesk bir eğlenceye dönüştürüyor. Film boyunca hissedilen ton, Fargo’nun taşra saçmalığını, Quentin Tarantino’nun erken dönem şiddet koreografisiyle çarpıştıran hibrit bir sinema dili kuruyor. Zaman zaman Assault on Precinct 13’ü hatırlatan kuşatma hissi, anlatıya eski usul bir gerilim omurgası kazandırıyor. Ancak Normal’i yalnızca kanlı bir aksiyon olarak okumak eksik kalır; film, aynı anda western mitolojisine göz kırpan, polisiye ve suç sinemasını ironik biçimde yeniden yorumlayan çok katmanlı bir oyun alanı yaratıyor.
Kara mizahın sert ve neredeyse nihilist tonu, karakterlerin ahlaki boşluğunu eğlenceli bir seyir deneyimine dönüştürüyor. Wheatley, şiddeti stilize bir gösteri olarak değil, insan aptallığının kaçınılmaz sonucu gibi sunarak filmi absürt bir kader anlatısına yaklaştırıyor. Tempo neredeyse hiç düşmezken, anlatı bilinçli bir kaos hissiyle ilerliyor ve seyirciyi sürekli tetikte tutuyor. Sonuç olarak Normal, yönetmenin uzun süredir beklenen yaratıcı patlaması gibi hissettiren, filmografisinin en diri ve özgür işlerinden biri olarak öne çıkıyor. Normal, kesinlikle “normal” bir film değil!
Connemara

Connemara, kariyeri ve evliliği çözülme noktasına gelmiş bir kadının geçmişle kurduğu romantik hesaplaşmayı merkezine alsa da, güçlü fikrini dağınık anlatı tercihleri içinde kaybeden bir film. Eski gençlik aşkıyla karşılaşma fikri ve yaşanamamış ihtimaller üzerine kurulmuş etkileyici dramatik yapı, oyuncu kimyasıyla parlayabilecekken, bu duyguyu derinleştirmek yerine kurgu tercihleriyle kendi ritmini sabote ediyor. Kopuk sahneler arasında bütünlük arayışı belirginleşirken, anlatı karakterin iç dünyasını açmak yerine parçalı bir duygu kolajına dönüşüyor. Özellikle final bölümünün neredeyse skandal derecesinde video klip estetiğine kayan yapısı, filmin kurmaya çalıştığı dramatik ağırlığı zayıflatıyor.
Ana karakterin seçimler ile kadercilik arasında sıkışan ikili yaşamı, ilk etapta merak uyandırmasına rağmen, hikâye ilerledikçe dramatik tekrarlar anlatıyı sakız gibi uzatan bir yapıya sürüklüyor. Bu haliyle film, sinema diliyle anlatılmak yerine rahatlıkla uzun soluklu bir pembe diziye dönüşebilecek malzemeyi içinde barındırıyor. Mélanie Thierry’nin mahzun bakışları, karaktere derinlik kazandırmaya çalışsa da, anlatımın kararsız tonu oyunculuğun etkisini tam olarak karşılayamıyor. Film, zaman zaman anlamlı duygusal eşiklere yaklaşırken, yanlış anlatı tercihleri bu potansiyeli sürekli erteliyor. Sonuçta Connemara, güçlü bir aşk hikâyesi ihtimalini barındırmasına rağmen, biçimsel savrulmalar yüzünden kendi dramatik imkânlarını harcayan bir film olarak, “unutulma ihtimali güçlü filmler mezarlığındaki” yerini alıyor.
Haktan Kaan İçel’in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.




















Yorumlar