Tarihler 5 Eylül 2000’i gösterdiğinde 57. Venedik Film Festivali’nde tarihe geçecek bir adım atılacaktı. Ana akımın yeni prensinin beyaz perdeye doğru yaklaştığına dair kimsenin fikri yoktu. Christopher Nolan, ilk filmi Following’in (1998) ardından Memento ile yedinci sanatın sorgulamalarla pekiştirilen bulmacalı dünyasına güçlü bir ışıkla doğdu. Ana karakter Leonard Shelby’nin yaşadığı anterograd amnezi (kısa süreli hafıza kaybı); yalnızca onun kontrolünü değil, kendisini izleyen herkesin yönünü kaybetmesine yol açtı. Memento’nun öncesinde var olmayan ancak aradan geçen 26 yılın ardından sabit kalan şey, artık yönetmenin ismiyle sinemaya heyecan duyan milyonlarca kişilik izleyici kitlesi olacaktı.
İnsanlar, paradokslarına uyum sağlayarak nefeslenirler. Çelişki içeren akıl yürütmelerin ardından sakin zaman aralıkları isterler. Her şeyi bir anlığına karartmayı, sonlandırmayı düşleyebilirler. Yüzlerine esen yeli durdurarak bu zifiri karanlıktan gökyüzüne ulaşacaklarını umarlar. Bizler, derin nefesleri alıp verirken dışarıya veririz tüm rüzgârımızı. İçimizdeki hırçın kasırgayı ancak dışarıya üfleyerek durdurabiliriz çünkü. Bu fırtına dinmezse nefesimiz daha da hızlanır.
Rüzgârın getirdiği kara bulutlar, önümüzde sayısız sayıda kara delikler oluşturur. Onun bir kasırgaya dönüşmesinin önündeki en büyük engel derinlerde saklananlardır. Cevapsız bir paradoksun içerisinden çıkabilmek, ancak derin bir kara deliğin tepesini tutmakla çözülebilir. Eğer suda birden çok girdap varsa, daldığımız yer yükselen dalgalarla değil de azalmış birikintilerle oluşuyorsa, bulunduğumuz yer derin bir çukur değil midir artık?
Derin bir çukurun içerisinde mahsur kaldığınızı düşünün. Üstelik bu çukurun kazılı olduğunu ne siz bileceksiniz ne de çukuru kazan kişi. Size ulaşabilecek kimseler de yok burada. Düşmeden önce yanınızda olan kişi bile nerede olduğunuzu bilmiyor veyahut sizi ararken o da bir düşün içerisinde kayboluyor. Bahsi geçen eğer sakin bir düşüş ise, kafanızı kaldırdığınızda gördüğünüz ilk şey gökyüzünün bir avuca sıkıştığı topraklar olacaktır. Yani aydınlığı olduğu gibi sizinle sıkıştıracak olan kısımlar. Peki ya ayakta durduğunuz çukurun altında yeni bir çukur daha varsa? Bir adım dahi attığınızda fark etmediğiniz, hemen altınızda duran yeni bir boşluk daha varsa; oradan yeryüzüne nasıl ulaşabilir ki bir insan? Düştüğü çukurların ardına uzanan bu kara deliklere tutunarak mı? Yoksa bir girdabın kasırgaya dönüşmesini bekleyerek mi?
Leonard Shelby, yaşadığı hafıza kaybının ardından bir süredir bu çukurların en dibindeydi. Toprakların sıkıştırdığı gökyüzünü anımsadığı kadarıyla görmeye çalışıyordu. Onun zihnindeki her bir boşluk, derin bir çukurun dibine kazınmış zifiri bir karanlığı andırıyordu. Bedenindeki dövmeler, hafızasında kalan mürekkeplerle çizilmişti. Bunlar onun kurtuluş damgalarıydı. Fakat çıkışı fark ettiği zamanlarda düşebileceği başka bir çukur daha vardı. Zira bu çukurların bir yenisini hiç durmadan kazan kişi kendisiydi.

Beni Hatırlayacak Mısın?
Christopher Nolan’ın Memento ile yapmaya çalıştığı, karmaşık bir kurgunun nasıl anlatılacağına yönelik bir anlatımdır. Kardeşi Jonathan Nolan’ın kaleme aldığı Memento Mori adlı kısa bir hikâyeden uyarlanan filmde yönetmen izleyiciye aktif bir rol verir. Ana karakterin yaşadığı zihinsel bulanıklıkları seyircinin farkındalığıyla eşler. Film, hikayesini farklı arklar içerisinde geriye doğru saydığı için izleyicinin bir noktada kontrolü ele alması gerekir. Zaman algısı, neden-sonuçlar ve bağlamlar ters dönerken algıladığımız şeylerin başında çoğunlukla karakterin yaşadığı çıkmazlar yer alır. Bizler ise bu kayıtsız döngünün içerisine zamanla hapsoluruz.
Ana karakterimiz Leonard; bedenine kazıdığı, gitgide hafızasına dönüşen dövmeleri ve not aldığı fotoğraflarla bir çıkış yolu arar. Kaza sonucu kısa süreli hafızasını kaybeden karakter yalnızca geçmişi hatırlar. Eşini cinsel bir saldırının sonucunda öldüren faili bulmaya çalışır. Uyandığı her güne ve geçen her saate yeniden başlayan Leonard’ın zihni un ufak edilmiş, bir cam gibi parçalanmıştır. Bu parçalar, anlatı içerisinde doğrusal ilerlemeyen olay örgüsüyle de parçalanmıştır.
Birinci çizelgede siyah-beyaz sekanslar yer alırken, bu kısımlar kronolojik bir düzlemde ilerler. Karakterin defalarca çaldığını duyduğumuz telefonla olan diyalogları, seyirciyle karakterin aynı bütünlük içerisinde buluşmasını sağlar. Teddy ile geliştiğini öğrendiğimiz bu konuşmalar filmde bir paradoks yaratır. Zira, karakterin anlayamadığı etkenleri biz de çalan telefon sesleriyle duymaya çalışırız. Nolan, bu sekanslarda kurguyu hikâyenin diğer arklarıyla karıştırarak, telefonun sesini yeri geldiğinde arkların arasındaki geçiş yardımcısı olarak kurar.
Renkli olan sekanslarda ise tersine doğru ilerleyen bir kronoloji yer alır. Zaman, süre ilerledikçe giderek bükülür. Başlangıçla sonun arasında yaşanan bu oyun, karakterin çaresizliğine ve çözüm arayışına yönelik bir tezatlık oluşturur. Renkli sahnelerin genelinde başlayan sekansa nereden ulaştığımızı ve neden yeniden aynı yere döndüğümüzü sorgularız. Bu sorgulamanın devamlı olarak karakterin sorguladığı sekanslarla birlikte ilerlemesi yönetmenin alametifarikası. Karakterin yaşadığı ve baş etmekte zorlandığı travma, temelinde nörobiyolojik olduğu kadar psikolojik bir alt metni de barındırır.
Leonard’ın yaşadığı; gündelik hayata sinen, kişinin benliğinin bir parçası olan, çözümlenemeyen ve hafızayı ters düz eden bir travmadır. Onun elde ettiği bilgiler sürekli manipüle edilmek için vardır. Çünkü bilinçsiz bir kesinliğin olduğu yerde emin olmak da haliyle imkansızdır. Burada izleyici ana karakterden saklı tutulanları öğrenemez. Öğrendikleri, kurgunun efektif gücüyle devamlı manipüle edilir. İzleyici, olanları öğrenmek istedikçe de Leonard’ın parçalı zihniyle içselleştirme yaşamaya başlar. Bir önceki sahnenin daha anlam kazandığı bu düzlemde, tıpkı Leonard’ın yapamadığı gibi ileriye gitmek neredeyse imkansızdır. Yaşanılanlar üzerimize boca edilir ancak bu farkında olmadığımız “sonuçların” nedenleri bir önceki adımlara gizlenmiştir.

Telefona Asla Cevap Verme
Memento’nun anlatı özelindeki etkisi, kendini teknik anlamda da yoğun bir biçimde gösterir. Metinde parçalanmışlık ne kadar büyük bir faktörse görsel olarak Leonard’ın bedeni bir o kadar sahicidir. Kamera sıkışmışlığı olabildiğince yansıtmak ister. Planlar karaktere yakın tutulur. Kamera onunla ve onun üzerinde hareket eder. Vücuduna temas edercesine yakınlaşır. Nolan, izleyiciyi Leonard’ın zihniyle bütünleştirmek istediğini oluşturduğu planlarla dillendirir. Karakterin ipuçlarını oluşturan dövmeleri, onun hafızasında canlı kalmayı başaran parçalardır. Kamera da bu bedenin ne kadar canlı kalabildiğiyle ilgilenir. Ekranın odağında kendisi vardır. Bu duruma karakterin dış sesi de eklenir.
Leonard’ın tüm olanları anlamaya yönelik sarf ettiği çaba, karakterin dile getirdikleri üzerinden izleyiciye yansıtılır. Buradaki en işe yarayan çıkmaz ise karakterin kurduğu düşüncelerin perde arkasında devamlı bir kayboluş yaşamasıdır. Leonard notlar alır, dövmelerini fark eder, fotoğrafların üzerini çizer. Bunu yaparken bizimle konuşur, fikirlerini aktarır. Durumun çözülüyor olmasına yönelik bir beklentiye sahip olmamızı ister. Zira, kara filmlerde dedektifler bu şekilde olayları çözmeye çalışır. Fakat Memento‘da bulunan her şey, büyük oranda yeniden kaybolmak için vardır. Polaroid bir fotoğrafın sallandığında ortaya çıkması gerekirken siliniyor olması gibi, dış ses de dahil olmak üzere her şey manipülatif bir yanılsamadan ibarettir.
Memento’ya kara film perspektifinde baktığımızda, ilk önce Natalie karakterinin hikâye içerisinde dost ya da sevgili mi olduğu sorusu belirginleşir. Anlam muğlaklığının önemli unsurlardan biri olduğu kara filmlerin tipik özelliklerinden birisidir femme fatale karakterler. Ancak buradaki belirsizlikler yalnızca Natalie özelinde değil, tüm karakterlere yönelik derin bir bilinmezlikle birliktedir. Leonard’ın suçlu mu suçsuz mu, yoksa bir katil mi olduğuna yönelik soru işaretleri bile anlatı üzerinde uzun süre bilinmeyen merak unsurlarıdır. Keza, Leonard’ın baş harfleri “J.G” olan bir katili arayarak uğruna bu iki baş harfe sahip olan başka insanlara zarar verme potansiyeli vardır. Klişe kara filmlerdeki dedektiflerin ipuçları üzerinden aldığı notlar bu hikayede başka bir araca dönüşür. Memento’daki süreç, daha çok karakterin ipuçlarıyla kendi belleğini ve gerçeğini öğrenmesidir.
Gerçeğin yaşattığı travmatik acı, karakterin gerçeklere ulaşamadan her defasında yeniden kaybetmesine neden olmaktadır. Bu doğrultuda ışık seçimleri de türe yönelik bazı unsurlar içerir. Mavi ağırlıklı renk paleti soğuk planları, Leonard’ın çaresizliği ve yalnızlığını ele alır. Siyah beyaz yüksek kontrastlı görseller ise karakterin içinde bulunduğu yabancılaşmayı ve aslında tek düzlemde ilerleyen arkın farklılığını yansıtır. Bu enfes kurgunun başında Dody Dorn yer alırken, sıçramaları kurgular ise bu her teknik ögeye sinen parçalanmışlığın bir yansımasıdır. Ek olarak açı-karşı açı kesmeleri olabildiğince kullanılır. Hikayeleri tahmin edeceğimiz bir düzlemin içerisinde buluruz kendimizi. Bir unsuru bir diğerinden önce veya sonraya yerleştirmekte zorlanırız. Bizi varsayımlara iten şey ise kurgunun incelikli dizilimidir. Tekinsiz ve gergin anlara eşlikçi olan cızıltısı yüksek kaygı hissi yaratan ses kullanımları ise rejinin neyi hedeflediğinin bir diğer gösterimidir.

Sammy Jenkins’i Hatırla
Memento’dan derinlemesine bahsederken filmin psikolojik altyapısından bahsetmekte fayda var. Sigmund Freud’un yapısal kişilik kuramı çerçevesinde id, süperego ve ego insanın doğasını oluşturan unsurlardandır. Kısaca ve üstünkörü açıklamak gerekirse; ego, id’den beslenerek gerçeklik arzusunu, id doğuştan gelerek dürtüsel ve ilkel arzuları, süperego ise toplumsal kuralların içerisinde karar verme mekanizmasını oluşturur.
Leonard, yaşadığı travmanın ve anterograd amnezinin ardından bir intikam arzusuyla id’in normların dışında kalan yapısıyla yola çıkar. Ardından eşini kaybetmesine neden olan kişi olduğunu öğrenmesiyle büyük bir acı yaşar. Egosunu tamamen kaybetmekle baş başa kaldığı için bu durumu bastırarak çözümlemeyi tercih eder. Bu gerçeği tamamen unutarak, yaşadığı rahatsızlıklarla birlikte zedelenen egosunu yoğun bir çatışmanın içerisinden kurtarır. Aynı şekilde hayata devam edemeyeceği için bu yolu seçer.
Bastırmakla kalmadığı gibi, buradaki suçu sigortacı olan Sammy Jankins’e yıkar. Kabullenmeyi kaldıramayacağı için suçluluğunu başka bir tarafa yıkarak, öteleyerek çözmek ister. Ancak ikisi de aslında kendisidir. Filmin her yanına sinen parçalanmış yapısında olduğu gibi, bu karakter de aslında bastırdığı travmadan kalan parçasıdır. Kendisiyle ilgili gerçekleri öğrenmek için tuttuğu notlar, kaleme aldığı fotoğraflar da bu sahte gerçekliğin somutlaşması yolundaki tutumlarıdır. Leonard’ın değişen, yeniden oluşturulan bilincinin içerisinde farklı deneyime yol açan karakterler bulunmaktadır. Nolan’ın bize karşı yaptığı manipülasyonlara benzer şekilde Leonard da burada kendince bir manipülasyonun peşindedir.
Bu arzunun karşılanması ve gerçeğin bastırılması için daima “J.G”lerin olması lazımdır. Teddy, eşinin intikamını aldığını Leonard’a daha önceden defalarca söyler. Ancak bu açıklamalar, intikam yolunun üzerindeki bir engele dönüşmez. Leonard bir sahnede dile getirdiği gibi “sadece intikam için” yaşıyordur. Teddy’nin cinayete kurban gitmesinin nedeni de yine bu paranoyayla karışık bastırma içgüdüsüdür. Leonard’ın Natalie için “Ona güvenme.” yazıp sonra karalaması da kendi yalanına inanma durumunun bir tezahürüdür. Leonard’ın aynı iki kelimeyi daha sonra Teddy’nin fotoğrafı için yazıp bu kez karalamaması, bastırılmayan travmaların neden olduğu yitirilen gerçeklerin bir yansımasıdır. Çünkü gerçeğe giden yol eğer tekinsizse hakikatlerin üzeri kolaylıkla silinir.
Leonard’ın hayata karşı anlamsızlığı ve kavramaya karşı defedici çabası, burada amansız bir mücadeleye dönüşür. Karakterin çözümü elde etmek için bedeninde ve etrafta aradığı ipuçları, çözümün aslında kendinde olduğunun bir göstergesidir. Yaşanılan trajedilerin başka trajedilere yol açması, yüzyıllardan beri süregelen bir tartışmadır. Leonard’ın yaşadığı trajedinin, acının ve çaresizliğin çıkış yolu kendi bilincinde hafızasına saklananlarla ilgilidir. Ancak buradaki kişi kendi sahte anılarının esiriyse, yaptıkları yüzünden saklanması gereken kişi zamanla kendisi olacaktır.

Seni Unutmayı Hatırlayamıyorum
Aristoteles, Poetika’nın 11. kısmında karmaşık öyküleri “tersine dönme” ve “tanıma” özellikleri eklenmiş yalın öyküler olarak tanımlar. Warren Buckland ise Bulmaca Filmler adlı kitabında bu yaklaşımı detaylandırır. Aristoteles‘e göre, bir öykü hem tanımanın hem de tersine dönmenin ikisini aynı anda barındırıyorsa daha kuvvetli hale gelir. Karakterlerin neden olduğu olayların dışında onlara eşlik eden bir nedensellik çizgisi vardır. Ona göre, tersine dönmeyi ve tanımayı sunan ikinci bir nedensellik çizgisi öykünün karmaşıklaşmasını sağlayan şeydir.
Karmaşık kelimesini birbirine karıştırılan peplegmenos kavramıyla adlandırır. İlk öykü kahramanın yazgısını değiştirip birinciyi bozarken, ikinci olay örgüsü ise tanımanın tersine dönmesiyle klasik olay örgüsünün nedeni olarak birinciyle birleştirilir. Memento’da ise bu kurulumun bir ötesine geçilir. Karmakarışık bulmacayı andıran bir olay örgüsü izlenir. Anlatıya yönelik her yeni söylem ve yorum beraberinde birçok yeni soruyu türetir. Çoklu öyküler, sebepsiz nedenler ve soru işaretleri izleyicinin düşünü harekete geçirir. Zira, burada karşılaştığımız lineer bir öykü yoktur. İnsan psikolojisi için ilgi çekici bir durumla karşı karşıya kalırız. Merak edilen her soru işaretinin ardında bir çözüm arzusu yatar.
Memento; bellek, hatırlama, unutma ve onu doğuran birçok etkenle ilgili bir anlatıdır. Her şey aslında geçmişle ilgilidir. Belleğin kapsadığı alan, geçmişin günümüzden doğduğu sekanslarla sınırlıdır. Kaybolan bellekle hafızanın kavramsal hakimiyeti eş değer bir konumdadır. Memento’nun öyküsel perspektifine odaklandığımızda karşılaşacağımız şey ise daha çok belleğin yokluğudur. Çünkü belleğin eksik olduğu bir alanda zaman da yoktur, doğrusal bir düzlemde ilerleyen herhangi bir unsur da. Belleği harekete geçiren imgeler ve ipuçları vardır yalnızca. Hareketler ve eylemler ya da biçimlerin anlamlı olup olmaması da bu imgelerin nasıl yorumlandığına göre şekillenir. Ana karakterin yorumları üzerinden bizim düşüncelerimiz de bu çerçevede bir iz düşümü yaşar. Sinemanın özgün formları içerisinde şekillenen bu yapıya seyircinin bir reaksiyon vermesi istenirken, dönütümüzü sınırlayan şey ise Leonard’ın çaresizliğidir.
Aristoteles’in yaklaşımına yeniden döndüğümüzde, karakterin bu çaresizliği ve bireysel manipülasyonu onun “tanıma” kavramıyla eşleşir. Bu bilinçli olarak gerçekleşen reddetme tasarrufu, aslında Leonard’ın hikâyenin tersine dönme kısmını kurgulayan kişi olduğunun bir resmidir. O; kendi yalanlarına inanan, çaresizliğini bir silah olarak kullanan, gerçeklikten durmaksızın kaçan bir tehdittir. Memento, belleğin hafızayla iç içe geçerek yitirildiği bir kovalamaca hikayesidir. Kovalanan şey, gerçek olmayan bir hakikatle örülen intikam yalanıyken onu kovalayanlar ise bu hakikati her saniye yeniden yok etmeye devam eden bastırılmış gerçekliklerdir.
Ahmet Duvan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.



















Yorumlar