Sam Raimi’nin yarattığı ve tarihin en başarılı korku serilerinden biri olmaya devam eden Evil Dead evreni, yeni bir bölüm ile hayranlarının karşısına çıkıyor. Evil Dead Burn, serinin köklerindeki mizah anlayışına döndüğü kadar, sınırlarını da daha önce hiç olmadığı kadar ileri taşımayı başarıyor. Yönetmen Sébastien Vaniček ve senarist Florent Bernard; Infested filminde bizlere sundukları rahatsız edici, gerilimi damarlarımıza kadar zerk eden üslubu bir kez daha kullanırken, bunu yapmakta ne kadar iyi olduklarını da bir kez daha gösteriyor.
Bu kez karşımızda en Avrupai Evil Dead filmi var. Çünkü New French Extremity (Yeni Fransız Aşırılığı) akımının o soğuk, nihilist ve bedensel parçalanmaya odaklanan estetiği, Evil Dead Burn ile serinin içine enjekte ediliyor. Bir yandan Deadite’ların yarattığı dehşetin o kaotik ve kanlı tarafı bu akım ile harmanlanırken, diğer yandan aile içi şiddet, toksik yas süreçleri ve travmanın kuşakları arası aktarımı gibi ağır temalar, yine aynı akım içerisinde seride hiç olmadığı kadar derinleştiriliyor. İnsanın kendi içindeki “yıkım arzusunu” dışavurumcu biçimde aktaran filmde, fazlasıyla kanlı ama bir o kadar da travmatik bir yolculuk için kemerlerinizi bağlayın.

Aile, Travma ve “Deadite” İstilası
Evil Dead Burn’ün merkezinde parçalanmış bir ailenin çöküşü yatıyor. William’ın ölümü sonrası bir araya gelen aile üyeleri, aslında birbirlerini duygusal olarak çoktan “gömmüş” karakterlerden oluşuyor. Bu noktada Deadite istilası, bu duygusal gömülüşü fiziksel bir kıyım haline getiriyor. Ailenin bir araya geldiği ev ise, bastırılmış çatışmaların dışa vurulması için inşa edilmiş kapalı bir laboratuvar görevinde. Edgar ve Susan’ın Alice’e yönelik düşmanca tutumları, aslında kendi başarısızlıklarının ve William’ın gerçek kişiliğini kabul etmemenin bir karşılığı gibi işleniyor. Deadtite’ler ise böylece ailenin içindeki o çürümüşlüğü, saklı kalmış sadizmi ve bastırılmış öfkeyi temsil eden birer araç haline geliyorlar.
Bu noktada Necronomicon’un serbest bıraktığı antik güç, ailenin hali hazırda baş gösteren çarpık dinamiklerini katalize etme vazifesi görüyor. Aile kendi geçmişiyle yüzleşemediğinden, kaçınılmaz bir bedensel söküme sürükleniyorlar. Alice’in kayınpederi ve validesi tarafından ötekileştirilmesi ve William’ın istiasmarcı geçmişinin görmezden gelinmesi anlatı içerisinde çok önemli. Çünkü Deadite’lere yüklenen anlam tam da bu aşamada farklı bir tarafa taşınıyor ve evdekilerin bir arada tutmaya çalıştığı “kusursuz aile” maskesi yüzlerinden söküp atılıyor.
Dahası, bunama hastası olan büyük anne Polly’nin varlığı, aile ile alakalı her şeyi anlamak için yeterli aslında. Polly’nin akli melekelerinin yitimi, her ne kadar onun hakkında bir fikir sahibi olmayı zorlaştırsa da, bazı anlardaki davranışları ve kurduğu cümleler, sanki geçmişindeki asıl karakterini gün yüzüne çıkarıyor. Böylece ailenin kendi içindeki bu “kurgulanmış gerçeklik”, istila ile birlikte yerinin saf, kanlı ve çıplak bir hakikate bırakıyor. Deadite’lar eve girmeden önce de bu aile zaten ölüydü; iblisler ise bu ölümün ne kadar kanlı olabileceği göstermek, meşrulaştırmak ve kanıtlamak için oradalar.
Film, aynı zamanda Fransız korku klasiklerinden aldığı ilhamla, bedenin hem fiziksel hem de ruhen parçalanmasının zorluğunu sunarken bunları irite edici biçime aktarmakta inanılmaz iyi. Yeni Fransız Aşırılığı’ndan özellikle High Tension (Haute Tension), Martyrs, The Horde (La Horde), Calvaire, In My Skin (Dans ma peau), Frontier(s) (Frontière(s)), Inside (À l’intérieur) ve Them (Ils) filmlerinin o yoğunluğunu, iç karartıcı estetiğini ve depresif aktarımını Evil Dead Burn içerisinde hissetmemek imkansız.

Psikolojik Gerilim Ekseninde Karakter Dinamikleri
Vaniček ve Bernard’ın senaryosu, korku türünün klişelerine sığınmadan, bir ailenin kendi içerisinde barındırdığı “mikro-agresyonları” ve bastırıla bastırıla artık sıkışıp kalmış duyguları gözler önüne seriyor. Filmde aile içerisindeki hiçbir karakter “kukla” misali yer kaplamıyor, aksine her biri kendi yas süreçlerini yaşıyor ve her biri apayrı bir suçluluk duygusuyla savaşıyor. Senaryo, ailenin içindeki asıl günah tohumlarını serpiştirmeden önce, trajedi içerisindeki ipuçlarını akıllıca kullanmakta da başarılı.
Senaryodaki bir diğer önemli başarı ise “mekan ve “karakter” arasındaki kopmaz bağı kurabilmesi. Evin kendisi, ailedeki yaşanmışlıklar, çürümüşlük ve geçmişteki o “Kandarian Hançeri” araştırmaları, birlikte yaşayan birer organizma misali karşımıza çıkıyor. Buradaki her şey; kokuşan, eskimeye yüz tutmuş bir evin dehlizlerine hapsolmuş durumda. Alice ise bu fiziksel ve psikolojik savaştan sağ çıkmak zorunda.
Filmdeki Evil Dead mitolojisinin kullanımı da son derece iyi. Çünkü mitoloji, heyecan verici bir “fan-service” olmak yerine, ailenin içsel çatışmalarının merkezini ve çıkış noktasını besleyen bir “katalizör” görevinde. Tam da bu noktada Joseph’in büyükbabasının gizemli araştırmalarına olan tutkusu ile ailesinin ona karşı duyduğu hayal kırıklığı elbette tesadüf değil. Böylece şiddet geçmiş günahlar üzerinden aralanırken, senaryo ise her karakterin bu felaketi kendi travmaları üzerinden deneyimlemesine izin veriyor. Her karakter, kendi kişisel cehennemini yaşar hale geliyor. Bir ailenin duygusal ve etik bağlarının nasıl koptuğunu otopsi masasına yatıran Evil Dead Burn, türün ve serinin en başarılı örneklerinden biri.

Görsel Dil, Filmin Neredeyse Her Şeyi
Vaniček’in yönetmenliğinde, serideki önceki filmlerin aksine, aksiyon sinemasını andıran klostrofobik ve akışkan bir kamera kullanımı var. Kamera duvarlardan tavanlara ve hatta oradan Alice’in korku dolu gözlerine sıçrarken, evdeki çatışma sahnelerinde ise bazen “titrek” hissi dahi veriyor; ki bu da o anki heyecanı ikiye katlıyor. Philip Lozano’nun üstlendiği görüntü yönetmenliğinde, evin içindeki o gri, solgun, hatta “umutsuzluğu” izleyicinin kalbine sokan renk paleti, kan kırmızı ile öyle bir kontrast kuruyor ki, ortaya adeta bir tablo çıkıyor.
Aile üyeleri ele geçirildikçe, sanki kamera da kontrolünü kaybediyor hissi yaşıyoruz. Neredeyse bir Deadite’in gözünden bir şeyleri görüp deneyimlemeye başlıyorsunuz hissi sizi yakalamaya başlıyor. Evin içindeki her bir köşe ise tam anlamıyla bir infaz noktası. Yemek masasında başlayan, en tepeye tırmanan ve oradan sonra da asla geriye düşmeyen gerilimle birlikte, evdeki her bir eşya kullanılacak silahlar haline geliyor. Zaten Evil Dead’in kendisi de tam olarak bu; etrafınızdaki her şey iblislere karşı kullanılması gereken bir alet.
Filmin estetik tercihleri de sanki şiddetin o “kaotik doğasını” vurgulamak için tasarlanmış gibi. Vaniček, şiddete ilk girdiği andan son ana kadar asla yumuşama göstermiyor; aksine anbean dozun arttığını hissediyorsunuz. Bu noktada görsel dil, bir “hikaye anlatıcısı” görevine geliyor. Çünkü kamera şiddet anlarında her devreye girdiğinde, karakterlerin birbirlerine söyleyemedikleri “ağır” sözcükleri kesici ve delici aletlerle aktarmalarına şahit oluyoruz.

Komedi ve Korku Arasındaki İnce Çizgi
Evil Dead Burn’ün belki de en şaşırtıcı tarafı, serinin özellikle ikinci filmden itibaren takındığı mizah anlayışını benimsemesi ve modernize etmesi. Bruce Campbell’in yokluğunda, serinin mizahının artık tamamen yok olduğu düşünülse de, Evil Dead Burn bu noktada meseleye el atıyor. Vaniček, mizah kullanımını tamamen “durumsal” ve “absürt” anlarda ortaya çıkarmayı tercih ediyor. Özellikle büyükannenin hem Deadite olmadan önce hem de sonrasındaki diyalogları, serinin komedi yönüne bayılanları kesinlikle tatmin edecektir.
Örneğin merdiven asansörü etrafında dönen bazı çarpışma anları, filmin ne kadar cüretkar ve absürt olabileceğinin en büyük kanıtı. Vaniček, izleyiciyi şiddetle ve kanla doyurduğu sahnelerde, bir yandan işin komedi tarafından da ödün vermeyerek herkese arada nefes aldırıyor. Bu mizah neredeyse “içgüdüsel” bir anlayış ile sunulurken, asla filmin tonuna negatif bir etkisi olmuyor. Hatta bu kahkaha attıran diyaloglar ve durumlara tam bir “tamamlayıcı” demek mümkün.
Evil Dead (2013) ve Evil Dead Rise daha ciddi bir tonda ilerleyen filmlerdi, özellikle böyle bir tona sahip olmaları nedeniyle orijinal üçlemenin hayranları tarafından fazla benimsenmemişlerdi. Fakat serinin modern dünyada yarattığı etki de buradan geldi, çünkü her iki filmin de kendine has bir kitlesi oluştu. Bu kitlelerin ortak özelliği ise şu an yeniden büyümeye başlayan Evil Dead evrenine hayranlık duymaları. Evil Dead Burn, işte bu kesişim noktasında serinin her türden takipçisine hitap edebilecek güçte.

Serinin Bir Sonraki Halkası
Evil Dead Burn’ün küllerinden yükselen ateşle birlikte, serinin bir sonraki adımına da iyice yaklaşmış olduk. The Last Stop in Yuma County ile ses getiren bir çıkış yakalayan Francis Galluppi‘nin yönetmen koltuğunda olacağı Evil Dead Wrath, bizi orjinal filmin tam 9 yıl öncesine, yani 1972’ye götürecek. Ash Williams’ın Naturom Demonto’yu keşfinden çok öncesine, mitolojinin henüz el değmemiş, tamamen ham ve keşfedilmemiş olduğu bir döneme dönüş yapacağız. Yani Evil Dead Wrath, serinin şimdiye dek hiçbir filminin yapmadığı bir şeyi yapacak ve bizi bu efsanenin sıfır noktasına götürecek.
Filmin görsel kimliği de bu zaman yolculuğunun bir parçası olacak. Galluppi, 70’lerin dokusunu bire bir yakalamak için özel bir çaba içerisine girerken, hedefinde vintage Ektachrome 100 film stokunun o sıcak, güneşten yanmış estetiğini yakalamak var. Peki bu ne anlama geliyor? Nedir bu Ektachrome 100? Şöyle ki, basitçe Texas Chainsaw Massacre, The Hills Have Eyes ve I Spit on Your Grave gibi filmlerde yakalanan ton diyebiliriz. Yani kirli, sıcak, tehlikeli ve günahkar bir atmosfer yaratılacak. Bu da Evil Dead evreninde hiç rastlamadığımız bir estetik anlamına geliyor. Daha stilize, ham ve dönemsel bir yaklaşım izleyeceğiz.
Sam Raimi ile uzun yıllardır çalışan yapımcı Rob Tapert’in açıklamaları, filmin aynı Evil Dead Burn gibi sınırları ne kadar zorlayacağını gösterir nitelikte. Tapert’e göre Evil Dead Wrath, serinin gittikçe artan vahşet dozunu çok daha başka boyutlara götürecek. Evil Dead Burn özelinde bakıldığında, bazı şiddet içerikli sahneler sahip olduğu yoğunluk nedeniyle değiştirilmişti; ki buna rağmen film, vizyona giren kurgusunda hâlâ çok yoğun şiddet anları sunabiliyor. Evil Dead Wrath için ise bu sınırlandırılma nasıl olacak, olmazsa neler göreceğiz bilmek zor. Ancak filmin 70’lerin sömürü sinemasına yakınlaşacak olması, cinsel temaları da içine katacak olması derken, Evil Dead’in şimdiye dek izlediğimiz en farklı anlatısı olacağı kesin.
Galluppi‘nin yönetmenlik tarzının ise Vaniček‘inkinden çok daha farklı olacağı kesin. Evil Dead Burn‘ü tanımlayan o kaotik, adrenalin yüklü, neredeyse aksiyon sinemasını andıran tarzın yerine, bu kez yavaş yavaş inşa edilen, şok etkisi yaratmak için altı iyice doldurulan bir anlatı bizleri bekliyor gibi. 2013’den bu yana her yönetmenin kendi tarzını ve imzasını taşıyan seride en farklı tonu sunacağı kesin olan Evil Dead Wrath, 7 Nisan 2028’de vizyona girecek. Hem geçmişe hem de geleceğe aynı anda uzanacak olan film, giderek zenginleşen Evil Dead mitolojisinde cevaplanmayı bekleyen sorulara cevap verecek; sonrasında da yeni gizemler yaratacak yepyeni bir bakış açısı getirecek.
Ferit Doğan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.



















Yorumlar