75
YAZARIN PUANI

“Dikkatli bakıyor musunuz?” The Prestige, sinema tarihinin en kışkırtıcı girişlerinden birini bu cümleyle aralıyor. Bir Christopher Nolan klasiği olan The Prestige, tıpkı bu sorunun devamı gibi, bütün seyir boyunca bizi durmaksızın tetikte bekleten anlatısını aslında Christopher Priest’ın 1995 tarihli, gerçeküstü ile gerçekliği harmanlayan aynı adlı romanından alıyor. Şaşırmamalı ki, postmodern kurmacanın edebiyat dünyasında bir hayli söz sahibi olduğu yıllarda kaleme alınan romanın filme olan derin tesiri yadsınamaz.

75
YAZARIN PUANI

Dengeleri altüst eden asıl şaşkınlığımız ise Nolan’ın, olay örgüsünü baştan inşa eden sıra dışı anlatımını halkın her bir zümresine inebilecek kadar yalın bir biçimde kullanabilmesidir. Şüphesiz, Batman Begins ile ününe ün katan Christian Bale‘a eşlik eden Hugh Jackman, Michael Caine, David Bowie, Scarlett Johansson ve Rebecca Hall gibi oyuncuların performansları da The Prestige’in hâlâ konuşuluyor olmasına büyük bir katkı sağlıyor. Bu da bizi, yapılan her eylemin mutlaka bir sonucu olduğu kanısına rahatlıkla götürüyor. Gerek filmde gerek sihirbazlıkta gerekse hayatın her alanında karşımıza çıkan bütün bu eylemler ise tek bir şeyle başlıyor: bir vaat.

Vaat

Sihirbazın bize sıradan bir şey göstermesiyle başlar her şey. Numarasız ve yalansız… Görünürde katışıksız, herhangi bir şey. Christopher Nolan da aynı şekilde, bize ilahi fakat taraflı bir bakışla hikâyesini anlatmaya başlıyor. Sahneler durmadan bir ileri, bir geri gidiyor. Bir bakıyoruz ovanın ortasında başıboş şapkalar var, bir bakıyoruz mahkeme salonunda savunma yapılıyor. Olay örgüsünü doğrusal bir çizgide ilerletmeyen The Prestige, sahneleri birbirini tamamlayacak şekilde örerek bizi yarattığı hareketin içine dâhil ediyor.

Her bir anlatı katmanını başlangıcından sonuna kadar ahenk içinde kuran The Prestige, Hugh Jackman‘ın canlandırdığı Robert Angier ile Christian Bale‘in hayat verdiği Alfred Borden adlı iki sihirbazın bir gösterileri sırasında Alfred’in yaptığı bilinçli taksirle Robert’ın eşinin hayatını kaybetmesiyle başlar. Robert’ın “Hangi düğümü attın?” sorusuyla başlayan öfkesi, zamanla kine dönüşerek Robert’ın bir takıntısı haline geliyor. Bu takıntı, birbirlerinin şovlarını sabote etmeye kadar gittiğinde ise saplantı boyutuna ulaşıyor. Kısacası The Prestige, bir rekabet hikâyesidir. Yeteri kadar kısa, açık ve net.

Film, Robert’ın saplantısının hangi yöne evrileceğine dair ilk ipucunu ise karakterlerin Avrupa’daki gösterilerinden ani bir jump cut ile bizi Colorado’ya götürerek veriyor. Nolan, daha filmin başında Robert’ın neleri göze alabileceğini parmakla gösteriyor. Bu netlik filmin her bir noktasına defaatle serpiştirilmiş olsa da, Nolan elbette şunun farkında: Bir şeyi saklamanın en iyi yolu, onu herkesin görebileceği bir yere koymaktır. Bu, gözümüzün önünde olan bir sırdır; açığa çıkarsa hiç kimseyi etkilemez. Kullanılan hile ise her şeydir.

Dönüştürme

Sihirbaz, olağan bir nesneyi alır ve onu olağanüstü bir şeye dönüştürür. Bunu yaparken de bize yalnızca göstermek istediğini gösterir; ne eksik ne de fazlasını. Christopher Nolan’ı sihirbaz, The Prestige’i ise onun sihri olarak düşünebiliriz. Elindeki bütün veriyi bize sunmaz fakat gözümüzün önünde duran sırrı en sonda ortaya çıkarır. Plot twist için kullandığı hile ise son derece basittir: Tam 147 jump cut ile bizi kimi zaman geçmişe kimi zaman ise geleceğe savurur. Yani bu yolculukta tamamen Nolan’ın ellerindeyiz. Filmin neredeyse her dakikasına yerleştirdiği jump cut’larla yalnızca ritmi yükseltmekle kalmaz, hilesini çözmeyi de zorlaştırır.

Öte yandan, temponun bu denli yüksek olmasında – ki bunda filmin %90’ının el kamerasıyla çekilmesinin de payı var – izleyiciyi sürekli dikkat kesilmeye zorlar. “Televizyonum, tabletim, telefonum bir yandan açık kalsın; filmi sesinden de anlarım.” diyenlere katiyen imkân tanımayan The Prestige, gözümüzün önünde duran gerçeklikle alay eder. Gerçekten de dikkatli bakıyor muyuz? Film boyunca karşımıza çıkan sayısız foreshadowing bizi sonuca ulaştırmaya yeter mi?

Nolan burada son derece zekice davranır; yaptığı foreshadowing‘lerin üzerini bizzat yarattığı karakterlerle örter ve bizi yanıltır. Robert’ın dediği gibi: “Gerçekten bu kadar basit miydi?” diye düşündürtür. Bizi karakterine koşulsuz şartsız inandırabildiği için Nolan’a bir kez daha şapka çıkarmak istiyorum. Bunlarla da yetinmeyen The Prestige, içeriğinin belki de en önemsiz görünen ayrıntılarında bile kullandığı çeşitli anagramlarla sır perdesini filmin sonuna kadar koruyor.

Prestij

The Prestige’in vizyona girişinin üzerinden tam 19 yıl geçti. Aslında romanın yazarı Christopher Priest’ın yönetmen koltuğu için ilk tercihi Sam Mendes’miş. Bu ihtimal gerçekleşseydi ortaya nasıl bir eser çıkardı bilemiyorum fakat aradan geçen onca zamana rağmen filmi hâlâ konuşabiliyorsak, Christopher Nolan’ın görevini layıkıyla yerine getirdiğini söyleyebilirim.

Ayrıca The Prestige, Nolan’ın besteci David Julyan ile yaptığı son çalışma olması bakımından da ayrı bir önem taşıyor. Bu iş birliği, yönetmenin sonraki filmlerinde yerini hepimizin yakından tanıdığı Hans Zimmer’a bırakacaktı. Bunların dışında Nolan’ın David Bowie’ye Tesla rolünü kabul etmesi için yalvarması, Robert karakterinin sahne isminin “The Great Danton” oluşunun Georges Jacques Danton ile bağdaştırılması ve Michael Caine’in karakterinin filmin sonlarına doğru değişen motivasyonu hâlâ kafamda yer eden düşüncelerden yalnızca bazıları.

Jump cut’ların yoğun kullanımı ve olay örgüsünün çok katmanlı yapısı ise Nolan kardeşlerin beş yıl süren senaryo yazım sürecine borçlu. Üstelik bu uzun hazırlık döneminin ardından da ara vermediler. Senaryo tamamlandıktan yalnızca üç gün sonra prodüksiyona başladılar. Böylesine büyük bir özverinin sonucunda ortaya çıkan The Prestige, tartışmasız hem Christopher Nolan’ın filmografisinde hem de modern sinema tarihinde çok özel bir yere sahip.


Ömer Faruk Edremit‘in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

Batman Begins: Korkunun Yarattıkları Üzerine

Insomnia: Gün Işığında Vicdan Muhasebesi

ÖMER FARUK EDREMİT
Hukuk fakültesi mezunu fakat Raskolnikov değil. Harvey Specter hiç değil.

Insomnia: Gün Işığında Vicdan Muhasebesi

önceki yazı

Call of Duty: Black Ops 7 ve Warzone 5. Sezon 23 Temmuz’da Başlıyor

sonraki yazı

Yorumlar

Leave a reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bunlar da ilginizi çekebilir