Bazen her hafta yeni bölümü yayınlanacak bir dizi ilginizi çeker. Oysa o dizinin arkasında yetmiş yıl geriye uzanan bir hikâye yatar. Amy Adams ile Javier Bardem’in başrollerini paylaştığı Cape Fear, John D. MacDonald‘ın 1957’de yayımlanan The Executioners isimli romanına ve daha sonra bu eserden yapılan iki uyarlamaya dayanır. Sam Bowden, 1943’te savaşta görevliyken Max Cady isimli bir askerin 14 yaşında bir kıza tecavüz ettiğine şahit olur ve mahkemede tanıklık eder. Aradan 14 yıl geçer ve Max Cady hapisten çıkarak Sam Bowden ve ailesine musallat olur. Romanın özünü bu suç ve intikam arzusu şekillendirir. 1962 yılında J. Lee Thompson’ın çektiği ilk uyarlama, bu anlamda romana en sadık yapım olarak öne çıkar.
1990 yılına gelindiğinde ise belki de sinema tarihinin büyük proje değiş tokuşlarından biri yaşanır. Steven Spielberg, yönetmen koltuğunda oturmaya hazırlandığı Cape Fear’ın artan şiddet seviyesine dayanamaz ve projeyi Martin Scorsese’ye götürür. O sırada Schindler’s List isimli bir başka roman uyarlaması üzerine çalışan Scorsese, Max Cady’ye hayat vermeye hazırlanan Robert De Niro’nun da ısrarlarıyla projeyi kabul eder. Tabii Schindler’s List’i de Spielberg’e devreder. Böylece iki usta yönetmenin kariyerleri ivme kazanır. Spielberg, Schindler’s List ile En İyi Yönetmen de dahil 7 Oscar ödülü kazanırken Scorsese de Cape Fear ile yüksek gişe rakamlarına ulaşır.
Romandaki intikam meselesini bir adım ileriye götüren 1991 yapımı Cape Fear, kimin masum kimin suçlu olduğunu tartışma konusu haline getirir. Sam Bowden, örtbas ettiği gerçeklerin ve verdiği kararın sonuçlarıyla yüzleşir; tehdit altındayken yapabileceklerinin sınırlarını keşfeder. Diğer yandan Max Cady’nin tecavüz ve cinsel şiddet suçu ortadan kalkmasa da, haksızlığa uğramış olabileceği fikri ortaya çıkar. Böylece 1962 yapımı uyarlamadaki tekdüzelik bozulur. Apple TV yapımı Cape Fear ise hem karakterlerle hem de olay örgüsüyle oynar. Ne var ki, orijinal hikâyeyi bilen izleyici için ortaya tekinsizliği ehlileşmiş bir dizi çıkar.

Çürümenin Yansıması Olarak Evlilik
Nick Antosca’nın showrunnerlığını üstlendiği Cape Fear, Spielberg ile Scorsese’nin yürütücü yapımcılığında hayat buluyor. Söylenene göre Scorsese, senaryoyu okuyup çekilen sahneler hakkındaki görüşlerini paylaşıyor; projenin danışmanlığını yapıyor. Orijinal film senaryolarını diziye uyarlayan Wesley Strick, günümüz koşullarını göz önünde bulunduruyor. Böylece sosyal medya ve dijital dünyanın güvenlik açmazları, adalet sisteminin yavanlığı ve bağımlılık biçimleri yapıya dâhil oluyor. Ayrıca anlatıyı derinleştirmek için hikâyeye yan karakterler ve olaylar ekliyor. Yine de bu seçimlerin eseri derinleştirdiğini söylemek zor.
En belirgin ve en çok eleştirilen seçim ise Sam Bowden’ın cinsiyetinin değiştirilmesi. Çünkü bu defa Max Cady’nin (Javier Bardem) savunmasını üstlenen kişi, Amy Adams’ın canlandırdığı Anna Bowden oluyor. Oysa onu tek başına Sam Bowden’ın karşılığı olarak yorumlamak yanıltıcı. Anna, son ana kadar eşini ve çocuğunu öldürdüğü iddialarına karşı savunduğu Cady hakkındaki düşüncesini bir anda değiştiriyor. Cady hapsi boyladıktan kısa süre sonra da davanın savcısı olan Tom Bowden (Patrick Wilson) ile evleniyor.
Müdafaa eden avukat ile karar merci olan savcının evliliği, bağımsız olması gereken konumları evlilik yoluyla bir araya getiriyor. Böylece adalet sistemindeki çürümüşlük Bowden ailesinin temellerine işliyor. Bu açıdan Max Cady, Anna’nın yanı sıra Tom’dan da intikam almak istiyor. Zira, Max ailesini yitirirken Tom istediği gibi bir aileye sahip oluyor. Yani dizide intikam iki karaktere birden, farklı sebeplerle yöneliyor.
Bowden ailesinin diğer fertleri de önceki uyarlamalardan ayrışıyor. Anna’nın Tom ile evlenmeden önce nişanlı olduğu Paul’dan Natalie (Lily Collias) adında bir kızı var. Ayrıca Tom ile Zach (Joe Anders) isminde bir oğulları oluyor. Aile, büyük ve güvenlikli bir evde yaşıyor; mutlu denebilecek bir hayat sürüyor. Anna, günah çıkartma eylemi olarak haksız yere hapis yatan insanların masumiyetini ispat etmeye odaklanıyor. Cady, hapisten çıktıktan sonra Bowdenların yaşadığı Savannah’a gelerek Anna’nın mahremiyetini sarsıyor. Zira, varlığı Anna’ya ne kadar ikiyüzlü olduğunu hatırlatmaya yetiyor. Tam da bu nedenle düşmanından daha çevik olmak, hamlelerini erkenden sezmek zorunda kalıyor.

Ebeveynlerinin Kopyası Ergenler
Dizilerin en avantajlı yanı, zaman bolluğunu kullanarak karakterlerini ve olayları derinleştirebilme potansiyelleri. Ancak Cape Fear gibi bazı yapımlar, bu alanı son derece tanıdık ve kolay yollar seçerek değerlendiriyor. Alkol sorunu olduğu için hayatının bir dönemini hatırlamayan Anna, on yedi yıldır temiz. Ama alkolizmi genetik bir aktarım olarak gören senaryo, Natalie’nin de ihmal edildiğinde içkiye sarılıp aynı biçimde etkileneceğini öngörüyor. Anne-kız arasındaki bu doğrusallık, karakterleri birbirlerinin kopyası haline getiriyor.
Diğer yandan düzen sevdalısı Tom, stresini yönetebilmek için herkesten gizli asit kullanıyor. Bir süre sonra Zach’in bir ilaca alıştırıldığını öğrenmek, Tom’un oğlu olduğunun ispatı gibi sunuluyor. Yine de Zach, yapılan açıklamaya rağmen seyircide gerçek bir tekinsizlik uyandırıyor. Konuşmuyor, anlatmıyor, sadece takıntısının peşinden gidiyor. Öyle ki, Anna oğlundan korkmaya başlıyor.
Diğer yanda ise Max’in geçmişi var. İstismar edilen bir oğul ve kardeş olarak, tek çaresi buymuş gibi istismar edene dönüşüyor. Dizi, Max’in çıkarları uğruna insanları ayartan, manipüle eden ve zarar veren biri haline gelmesini gerekçelendiriyor. Eşinin ve çocuğunun katili aramak yerine, Bowdenların etrafında dolaşıyor. Onlara olan hıncını ve öfkesini birkaç bölüm boyunca ustalıkla gizliyor. Teknolojinin etkisiyle, güvenli olduğu izlenimi yaratan evlerine sızmayı, her anlarını bilmeyi başarıyor.
Cady, aileye başka tehditlerle de ulaşıyor. Nitekim, Max’in babası olduğuna inanan Nevaeh (Malia Pyles) onun en önemli silahı. Çünkü hem Zach hem de Natalie ile ilişki kuran genç kadın oldukça korkusuz biri. Bowdenların evlerine gizlice girip çıkıyor, hatta tadilattan yararlanarak evin duvarlarının içinde yaşıyor. Anna’nın tehditlerine rağmen durmayan Nevaeh, babasının karakterinden izler taşıyor. Max’in onu kızı olarak kabul etmesi ve sevmesi, onun en büyük isteği ve bunun için her şeyi yapabilir. Öte yandan Nevaeh’in varlığı, dizideki ergen karakter sayısını artırarak odağı dağıtıyor. Natalie’nin eşcinselliğini keşfi, Zach’in dengesiz psikolojisi ve Nevaeh’in sınır bilmezliği yetişkinlerin hayatını geri plana itiyor. Oysa çözülmesi gereken düğüm ve açmazlar tam da onların arasında duruyor.

Katmanların Altındaki Boşluk
Max Cady, Bask kökenli bir anne ile Amerikalı bir babanın çocuğu olarak doğuyor ve annesi intihar ettikten sonra Amerika’ya geliyor. Sonrası karanlık bir ergenlik ve yetişkinliğe uzanıyor. Javier Bardem, Max Cady’e eklediği bu yenilik ile dizide ana dili İspanyolcanın duyulmasını sağlıyor. Bu defa Cape Fear, Bowdenların teknesinin olduğu bölge değil, Cady’nin çocukluğunun geçtiği yer. Böylece 1991 yapımı uyarlamadaki Güney gotiğinin tekinsiz atmosferi, dizinin dünyasına da giriyor.
Diğer yandan Max Cady, hapishanede yaşadığı bir kavgadan sonra beyninden hasar alıyor. Ardından bir dine mensup oluyor. İnancı, onu ayakta tutmasının yanı sıra, Nevaeh ve Zach üzerindeki gücünün de kaynağı olarak tanımlanıyor. Dine ait ayin ve ritüeller, işlemekle suçlandığı cinayetle ilişkili yeni kapılar açabilecekken – bir çocuğun bir oyuncakla bir süre oynayıp sonra sıkılması gibi – hızlıca bir kenara bırakılıyor. Geriye Kuzey Carolina’ya yaptıkları yolculuğun sonunda, Natalie’yi Cape Fear sularında vaftiz etmesi gibi sembolik sahneler kalıyor. Ayrıca Max, geçirdiği beyin travmasından sonra daha sık ve şiddetli halüsinasyonlar görüyor. Ölen ailesi, ondan intikamlarını almasını istiyor. Dininin ona kattığına inandığı ilahi güçler, yapabileceklerinin sınırını belirliyor.
Nick Antosca’nın umduğunun aksine, Max Cady’e eklenen her katman onu derinlikli bir karakter olmaktan uzaklaştırıyor. Javier Bardem’in başarılı performansına karşın, karakterin davranışları için sunulan nedenler ve sonuçlar seyir deneyimini baltalıyor. Üstelik Bardem‘in Cady’si, De Niro‘nun Güneyli başıboş serserisinin aksine, hapse girmeden önce hali vakti yerinde bir işletme sahibi olarak resmediliyor. Sınıfsal olarak belli bir mertebeye ulaşmış bir erkeğin sosyopatlığı, geçmişi ne olursa olsun inandırıcılıktan uzaklaşıyor.

Mekânlara Sadakat
Diğer yandan Cape Fear, yetmiş yıldır süren geleneğe saygı duyan kararlara sahip. 1991’de Martin Scorsese, J. Lee Thompson’ın Cape Fear’ında Max Cady’e hayat veren Robert Mitchum ile Sam Bowden’a hayat veren Gregory Peck’e kendi uyarlamasında küçük roller vermişti. Bir benzeri dizi uyarlamasında da yaşanıyor. Scorsese’nin Cape Fear’ında Sam Bowden’ın kızı Danielle Bowden’a hayat veren Juliette Lewis, dizide Max Cady’nin kız kardeşini canlandırıyor.
Cady’i bir gölge gibi izleyen Crystal (Juliette Lewis), dizinin en çarpıcı karakteri olmayı başarıyor. Zach’ten sonra tekinsizliği, bilinmezliği ve belirsizliği en çok taşıyan kişi olarak karşımıza çıkıyor. Cady’i geçmişinin anahtarı olarak elinde tutuyor. Akıl hastalığı olduğu söylenerek tecrit edilen Crystal, ayrıca Cape Fear nehrindeki teknesiyle hikâyenin coğrafi köprüsünü kuruyor. 1991 yapımı Cape Fear‘daki teknede boğuşma sahnesi, Cadyler arasında bir yüzleşme ve çatışma sahnesiyle canlanıyor. Cady ile Bowdenlar arasındaki çatışma ise romandaki anlatıya sadık kalarak Bowdenların evinde gerçekleşiyor. Bu anlamıyla Antosca, hem Scorsese‘nin uyarlamasını hem de romanı temel alıyor.

Tadında Bırakalım
Genişledikçe genişleyen bu hikâye, bir geleneği daha sürdürüyor. Bernard Hermann‘ın 1962’den beri tüm uyarlamalarda kullanılan müzikleri, dizide de yer alıyor. Müzikler o kadar başarılı ki, dizide fazla açıklanarak öldürülen tekinsizliği diriltip ayağa kaldırmayı başarıyor. Tabii Antosca’nın bu kararı vermesinde Scorsese’nin etkili olduğu biliniyor.
Ne var ki, usta yönetmenin varlığı bile bu sündükçe sünen, bir türlü uygun kabı bulup şeklini alamayan yapımı kurtaramıyor. On bölüme yayılan dizi pekâlâ altı bölümde de aktarılır, böylece akıllarda çok daha net kalabilirdi. Zira sorun, elindeki güçlü oyuncu kadrosundan kaynaklanmıyor. Asıl problem, suçlunun üstüne uydurmak için binbir takla atılan geçmişin yavan ve inandırıcılıktan uzak yapaylığı.
Aralarında dikkat çeken bir kimya olan Amy Adams ve Javier Bardem ise umulanı vermiyor. İzleyiciye bir bölüm daha izletmekten başka amacı olmayan bir tuzak olarak karşımıza çıkıyorlar. Ayrıca özel hapishane işletmeleriyle masada yapılan pazarlıklar, hapishanede ulaşılan akıllı telefonlar, dronelar ve etkisiz hale getirilen güvenlik sistemleri tekinsiz değil; yalnızca tutarsız.
Tekinsizlik bilinmeyenden yükselirken her şeyin bu kadar kontrollü ve hesaplı olması türe karşı saygısızlık. Max Cady gibi belalı bir karakteri öldürmek yerine hapse göndermek ise çıkarcı bir karar. Zira, dizinin olası sonraki sezonuna açık kapı bırakmaktan başka bir sebebi yok. Bu haliyle bile olması gerekenden uzunken başka bir sezonu kim izler ki?
Burcu Demirer‘in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.
House of the Dragon 3. Sezon 7. Bölüm İncelemesi: Son Hamleler



















Yorumlar