The Odyssey, insanlığın yüz binlerce yıldır var olduğu bu yerkürede amansız dalgalara karşı kürek çekenlerin hikayesi. Bugünün doğasını geçmişten taşıranların, filikaya taşan dalgaların köpüklerini kıyıya vardıktan sonra fark edenlerin ve sirenlerin tizliğine doğrudan kulak kabartabilenlerin öyküsü. Christopher Nolan, 2800 yıllık bir metni reformist bir bakışla son model görünümüne kavuşturuyor. Acının tüketilmemesine dair beyaz perdede tüten epik bir yangın çıkarıyor. Bu alev topu üzerimize doğru süzülürken yağmalananların, katledilenlerin arasında adımlayanlar binlerce yıldır sönmeyen bu zamansız yangının sıcaklığını hissederek tükeniyor. Bugünün izi, bu dünyada geçmişin acılarından geleceğe uzanan kadim bir hattın arasındadır. Kral Odysseus’un Ithaca’ya dönüş yolculuğu ise bu hattın doğrudan çeperindedir. Onu bekleyen eşi Penelope ile oğlu Telemachus’un aidiyet ve inancı insanlığın asırlardır ufuk çizgisine kazıdığı eski bir suretidir.
Christopher Nolan, Akademi Ödülü’nün sahibi olduğu Oppenheimer’ın ardından The Odyssey ile karşımıza çıkıyor. Antik Yunan edebiyatının en ünlü kalemlerinden Homeros’un aynı adlı Grekçe destanından uyarlanan film, yönetmenin filmografisindeki en epik ve fantastik sayılabilecek işi. Ülkemizde 17 Temmuz itibarıyla vizyona girecek olan The Odyssey’in oyuncu kadrosunda Matt Damon, Tom Holland, Anne Hathaway, Robert Pattinson, Jon Bernthal, Zendaya ve Charlize Theron gibi önemli isimler yer alıyor. Filmin müziklerini ise Tenet ve Oppenheimer’ın ardından yine Ludwig Göransson besteliyor.
The Odyssey; insanlık tarihi boyunca süregelen çatışmaların, içsel yolculukların ve tüm acıların fantastik ögeler ve gösterişli sekanslarla resmedildiği, kurgusunun ise yepyeni kapıları araladığı bir epik şölen. Mitolojik yaratıkların, feda edilen canların yanında ona doğru kürek çekilen bir diğer husus ise geride bırakılanlar. Ulaşılmayan ve yetişilmeyenler de akıntının başladığı yerin bitiminde duran büyülü arzular. Anlatının bir hikayeyle açılıyor oluşu gibi, bu sözlü destanın bugünlere gelmesindeki temel unsur aslında öyküye nasıl kapılıyor olduğumuz. Christopher Nolan da bunun bir hayli farkında. The Odyssey; geçmişin, bugünün ve var olmayanların yüzleşme devinimine yönelik bir potpuri. Bir eve sahip olmak ve ona dönebilmek ise her bir faninin hâlâ ilk isteği. Bu dünyada Zeus’un Yasası herkes için var. Onu kimin anlattığı, nasıl duymak istediğimiz veya ne anladığımız değişse de, duyduklarımız asırlardır bir o kadar müşterek ve bize ait.
Bu yazı, The Odyssey hakkında spoiler içerebilir.

Kazanırken Kaybetmek
İçinde bulunduğumuz bu alanda denizler, adalar ve her defasında sığındığımız rüzgarlar bile belirsiz. Bu, Truva Savaşı’nda bir atın içerisinde günlerce tıkalı kalırken de böyle, savaşı kazanıp eve doğru yola çıkarken de. Bir kazancın kazandırdığından çok kaybettirdiği denklemin payında mürettebat varken paydada ise daima engeller var. Akıl yürütme konusunda pek başarılı olamayan Cyclops adında tek gözlü bir devin laneti üzerine gelişen bu hikâyede, önce Truvalılar ve sonrasında Poseidon bu lanetin görünür karar vericisi olarak karşımıza çıkıyor. Denizcileri şarkılarıyla cezbeden yarı kuş yarı kadın olarak ifade edilen sirenler ya da tüm mürettebatı domuza çevirebilen büyücü Circe gibi fantastik ögeler ise eve ulaşma yoluna gizlenmiş çeşitli mayınlar.
Bu tuzaklardan kurtulabilmeyi ordunun zorlu yolculukta kolektif olarak ne kadar bütünleşebildiği belirliyor. Bu 108 savaşçıdan oluşan ordunun bireysel ve kimliksel dezenformasyonu, yolculuğun aşamaları vesilesiyle resmediliyor. Örneğin Circe, cüsselerini bir silah olarak gören bu açgözlü erkeklerin bedenini alaşağı ediyor. Keza Cyclops da daha baskın bir taraftan mürettebatın kendisini bir karınca gibi hissetmesine neden oluyor. Nolan; bu gizlenmiş tuzaklar üzerinden macerayı, eğlenceyi ve karanlığı iyi bir denge içerisinde sunuyor. Sirenlerin sesi, yalnızca deliliğe ve arzu duymaya yönelik kontrolsüz bir duyguyu değil, Odysseus’un tüm gerçekliğe karşı meydan okumasının temsili oluyor. Peki ya izlediğimiz evrende gerçeklik olarak sunulanlar, karakterin geçmişinin ve kararlarının ağırlığıysa?
Odysseus, eve dönmek adına kendini on yıllık peyderpey bir sınanmanın ortasına bulur. Tanrıların onun için planladığı çeşitli oyunlar vardır. Öfkelenen taraf bu kez onlardır. Eşi onu beklerken talipler tüm sarayı ele geçirmek üzeredir. Ithaca’nın kontrolünü elde etmek isteyen Antinous, Kraliçe Penelope ile evlenmenin peşindedir. Odysseus ise ölüm ve gerçeğin arafında sıkışırken kanlı maceralarda var olmaya çabalamaktadır. Tanrıların kudreti sahneye çıktıkça eve dönüş daha da zorlaşacaktır. Athena’nın rehberliği ise Odysseus için öfkenin ve hatırlamanın bir sembolüdür. Daha sonra karşılaştığı Calypso, lotus çiçekleriyle önce onun bedenini iyileştirir, sonra da geçmişini unutturur; yani zihnini köreltir. Zira Odysseus, geçmişini uyuşturarak ve onları kısa bir süreliğine unutarak kaybettiği insanların üstesinden gelmek ister. Poseidon ise lanetini denizlerin hırçın dalgalarıyla tüm diyarlara doğru savurur.
Odysseus, savaşın ve yolculuğun özünde yer alan emellerin yanlış olduğunu zamanla fark eder. Agamemnon’un ordusu bir zafer kazanmıştır ancak burada bir kazancın ardından daima kaybedilenler gelir. Her şey, uyumakta olan devasa Cyclops’a atılan bir okun kibriyle başlar. Yitirilenlerin arkasından da ölüm ile yaşam bir karşılaşma yaşar. Ufuk çizgisinde batan güneşi denizde kovalarken olduğu gibi. Bu karşılaşma, Truva Savaşı’nda yaşanılan yıkımın neden olduğu diğer tüm yıkımların yakalanmayan sesidir.

Metin ile Yönetmenin Kesişimi Üzerine
Christopher Nolan, Oppenheimer sayesinde yıllardır beklenen Akademi Ödülü’nü kazanmasının ardından, The Odyssey ile sinemasına yakın fakat bir o kadar farklı bir yapımla karşımıza çıkar. Temposunu zamanın hızından değil, anlattığı hikâyenin sekanslar üzerindeki gücünden devşirir. Anlatı, farklı zaman dilimlerinde ayrı perspektifler içerisinde kesişim yaşar. Şimdiki zamanın hikâye arkı, geçmişin izlerini bugüne taşırken oldukça pürüzsüz bir biçimde sunulur. Metnin fantastik yönü ise Nolan’ın gösterişli sinemasıyla birlikte bu açıdan farklı bir ritim yakalar.
Yüzyıllardır yedinci sanata farklı şekillerde uyarlanan ana metnin sahiciliği, kuşkusuz yönetmene seyircinin tanışıklık hissetmesi adına birçok fırsat yaratır. Ancak bu yakınlık ilişkisi, The Odyssey’de konfor alanından katmanlanan bir basamak olarak kullanılır. Christopher Nolan, orijinal metinde asırlardır tekrarlanan klişe olan unsurları kendi perspektifinde büyüttüğü kavramlarla elekten geçirir. Ölüm, feda etme, yabancılaşma, adalet, hafıza ve aidiyete yönelik soyut olan taraflar ile somut tüm unsurlar, yönetmenin sinematik gücü ve metnin zamansız efektifliği ile birleşir. Buradaki en etkileyici husus, Nolan’ın alametifarikası olan “sekans başına güçlü ve etkileyici anlar yaratma” yeteneğiyle The Odyssey’in epik ve mistik anlatısının arasındaki uyum.
The Odyssey; sesin, kurgunun, sanat yönetiminin, müziklerin ve yönetmenliğin kudretiyle daha önceden ezberlediğimiz bir metni neredeyse unutturabiliyor. Sinemanın yapıtaşlarından olan bir eseri farklılaştırabiliyor. Nolan, beşinci iş birliklerinde görüntü yönetmenliğinde yine Hoyte van Hoytema ile çalışıyor. Yönetmen, kurguladığının bir uyarlama olduğunun farkında olarak, kıyıda köşede kalmış tozları usulca silkeliyor. Zeus’un Yasası üzerinden günümüzün ve geçmişin yapıbozumlarına değiniyor. Onu metnin ana sorgulama aşaması olarak temeline yerleştiriyor.
Yönetmen, farklı perspektifler üzerinden hikayeyi birçok kola ayırarak, Homeros’un destanının kapsayıcılığını kullanıyor. Bu esnada kamerasını mürettebatın omzuna indirerek denizin savurucu kudretini yüzümüze çarpıyor. Çekilen küreklerin arasında mürettebatın yanında nefes kesici bir deneyime şahit oluyoruz. Burada izleyiciyle karakterlerin arasındaki mesafeyi en aza indirmeye çalışan bir yönetmenlik var. Zira, karakterlerin evrendeki yalnızlığı geniş planlar üzerinden sıklıkla vurgulanıyor. Senaryoda yer alan nesnelerin, eklentilerin çoğu yolculuk boyunca büyüyor. Çözüme ulaştığımızda ise bu unsurların her biri kendi özgün gücüne sahip oluyor.

Külleri Yeniden Yakmanın Bedeli
Truva Savaşı’nı başlatan kralların bir diğer nedeni, insanlığın yüzyıllardır savaşa bahane arıyor olmasıdır. Nolan; yakıp yıkmaya, yağmalamaya ve yok etmeye yönelik arzunun neye tekabül ettiğine dair bir anlatı sunar. Başlayan bu savaş, bir başkasının doğumu içindir. Odysseus, hayatı boyunca kralların isteği üzerine “yok edici” görevini üstlenmiştir. Ömrünü fethetmeye ve iktidar kurmaya adamıştır. Ordusu sürecin sonunda Truvalılar’ı katleder fakat kendisi tüm mürettebatın arasındayken oracıkta kaybolur. Çarpmakta olan kalbinin hızı, etrafa düşen yıkıntılar ve duyduğu çığlıklarla izdüşüm içerisindedir. Zira, bu kayboluş acıya yol açan tarafla acıya sığınmanın zorluğu arasındadır. O, artık kendi yolunu bulmak zorunda olduğunun farkındadır. Bastığı topraklara bıraktığı iz; onun değil, ona benzeyen birisinin izleridir. O andan itibaren yaşanan her yolculuk, bir başkasının kayboluşu anlamına gelir. Bu kayboluşu perçinleyen canavarlar, Zeus’un Yasası’nın yok sayıldığı bir atmosferde tüm gezegene yayılan şiddetin görünür silüetleri haline gelir. Onlar, her bir insanın suya yansıyan suretinden farksızdırlar.
Nolan, insanlığı birleştiren unsurların, toplumsal sözleşmelerin nedensizce hangi emeller uğruna ve nasıl yalanlarla yitirildiği üzerinden günümüze yönelik bir söz söyler. Kamerasının odağını yanmakta olan Truva Atı’na doğru yerleştirir. Ev sahibiyle misafirin arasındaki kutsal bağ çiğnenmiş, aşılmıştır. Bir kaleyi dıştan ya da içten fethetmek değildir asıl mesele. Daha çok iyi niyetin kötü emeller karşısında nasıl alev aldığıdır. Çünkü bir ateşi tutuşturmak fazlasıyla kolaydır. İnsanın en ilkel yardımcılarından, silahlarından birisidir ateş. Toplumların bir külü andıran ilişkileri de bu zihinsel silahlanmanın bir sonucudur. Yitirilen her bir canla birlikte kül birikintileri topraktan taşar. O sahneden itibaren Odysseus’un ceplerinde birikir. Süre ilerledikçe ağırlaşır, taşınamaz hale gelir. Üstelik bunlar, herhangi bir kıyafetin cepleri değildir. Kişinin benliğinden düşen, gölgesinin sırtladığı bir ihtiyacın sığınma alanlarıdır.
Odysseus’a rehber olan Athena’nın heykelin önünde katledilen bir Truvalı olması, bu vicdani çöküşün doğrudan bir tasviridir. Athena, her defasında Odysseus’a öfkeli ve hesap sorar bir şekilde bakar. Odysseus geçmişi ne kadar unutmak isterse istesin, Athena’nın varlığı kendisine geçmişi hatırlatmak için oradadır. Zira, sahiden gerçekleri görebilen biri tüm külleri kendi gölgesinde sakladığını hatırlayabilir. Görebilmek için ise önce fark etmek, sonra da hatırlamak gerekir. Kral Odysseus yoluna ağır ağır devam eder. Zamanla önce önüne bakar, sonrasında ise toprakta nasıl bir iz bıraktığına. Gölgesini fark ettiğinde, onun yansımasından bir haber olanların yaşayacağı öteki bir hesaplaşma vardır.
The Oddyssey’in vicdani ve ahlaki ağırlıkları, ölüm teması çerçevesinde ayrıca bir sahnede daha netleşir. Bu da Ölüler Diyarı (Hades) sekansıdır. Nolan; mekanı karanlık, puslu ve kıyameti andıran bir ada olarak tasarlar. Gökyüzünün pembeliğiyle ufkun sisli maviliği, toprağın matlığı üzerinden bir restleşme yaşar. Derin ses bandı ve yoğunluklu müzik kullanımı ise bilinmezliği artırırken adanın karanlığını aktarma konusunda yardımcı olur. Ruhlar, adak adanarak kan ritüelleri eşliğinde çağrılır. Odysseus, ordusuyla bu adaya Tiresias’ı bulmak için gelir ancak Truva Atı’nın önünde kendisini feda eden genç asker Sinon ile karşılaşır. Öfke, çaresizlik ve pişmanlık bu sahnede genç askerin yüzünden okunur. Sinon, yalanlar üzerine kandırılarak ölüme terk edildiğini ona haykırır. Agamemnon’un hayaleti ise eşi Clytemnestra’nın ihanetine uğramıştır. Eve dönmenin tek doğru yol olmadığını Odysseus’a söyler. Sahne, Odysseus’un bazı kehanetleri ve gerçekleri öğrenmesine yardımcı olurken, karakterin yolculuğundaki ilk derin yüzleşmesi olur. Mürettebatının eve nasıl döneceği hakkında bir bilgisi olmayan Odysseus, hayatını kaybeden binlerce kişi tarafından gemisine doğru kovalanır.

Asırları Buluşturan Kitle İmha Silahları
Christopher Nolan’ın son iki filmi özelinde toplulukları ayıran görkemli kitle silahlarının peşine düştüğünü söylemek pek yanlış olmaz. Bu doğrultuda Truva Atı üzerinden evi ve misafiri küle dönüştüren silah tasvirinin Oppenheimer’daki atom bombasıyla benzerliği dikkat çekici bir husustur. Odysseus’un taşımakta zorlandığı ahlaki yükün Robert Oppenheimer’ın yarattığı kıyamet bombasıyla yaşadığı ahlaki çıkmazın karşılıklı bir benzerliği var. Bu iki farklı zaman diliminin ortak noktası, hediye olarak sunulan görkemli bir atın tüm halkın katledilmesine uzanan bir silaha dönüşmesi ve bunun – farklı bir formda – yüzyıllar sonra bilimsel bir felaket olarak tekrar yaşanmasıdır. Odysseus’un bir halkı yok etmesiyle Robert Oppenheimer’ın onu icat etmesinin arkasında yine aynı masum insanların cansız bedenleri yer alıyor.
Yönetmen, her iki filmde vahşeti doğuracak olanı objeleştirip kadrajın içerisine sıkıştırmayı deniyor. Bu kullanım, anlatıda kapladığı yer açısından Stanley Kubrick‘in unutulmaz eseri 2001: A Space Odyssey‘deki (1968) monolit sahnesini hatırlatıyor. Truva Atı’nın heybetli durduğu sekanslardaki sesin yükselimi, sanki insanın aklı üzerinden yarattığı zamansız trajedileri haykırmaya çalışıyor. Aynı 2001: A Space Odyssey‘de monolitin düştüğü sırada çığlık tizliğine yaklaşan müziğin yükselmesi gibi. Ek olarak, Calypso’nun lotus çiçekleriyle yarattığı kısa süreli hafıza kaybının da zaman manipülasyonu açısından yönetmenin bir diğer filmi Memento’yu (2000) hatırlattığını söyleyebiliriz.
Christopher Nolan’ın The Odyssey ile yaptıkları; kendi sineması içerisinde mistik, fantastik ve grotesk yönleriyle farklılaşıyor. Bu atmosferin bazı yönetmenlerden çeşitli benzerlikler çağrıştırdığını söylemek mümkün. Yönetmen, zaman zaman korkutucu olmaktan kaçınmadan, dönemin gergin ve bilinmez dokusunu yansıtmak istiyor. Bu çerçevede Robert Eggers’ın düşlü gerçekçiliğini andıran tekinsiz sekanslar yaratabiliyor. Kabus benzeri aktarımlar, mistik canavarlara olan yabancılığımız üzerinden bir doku elde ediyor. Buna rağmen Nolan, canavarları tek boyutlu olarak ele almıyor. Başta Cyclops olmak üzere, onlara Guillermo del Toro’nun içten ve derinlikli yaklaşımında olduğu gibi bir perspektif ekliyor. Cyclops’un tasarımı ise ünlü İspanyol ressam Goya’nın Çocuklarını Yiyen Satürn tablosunu andırıyor. Öte yandan, Truva Atı’nın Truvalılar tarafından kolektif bir biçimde taşınma sekansı ise – kalabalık sahne kullanımı açısından – Andrei Tarkovsky’nin Andrei Rublev (1966) filmini anımsatıyor. Dönemin tüm çamurunun, kirinin ekrana kazınması açısından yine filmle benzer bir hissi yakalıyor. Martin Scorsese’nin vizyona girdiği dönemde tartışmalara gebe olan The Last Temptation of Christ (1988) filminde olduğu gibi, The Odyssey ikonik bir figür üzerinden ahlaki olarak kusurlu insan bakış açısını içeriyor. Body-horror perspektifinden bakacak olursak, mürettebatın Circe’nin evinde domuza dönüştüğü sahne ise türün öncüllerinden olan David Cronenberg’in bedensel dönüşüm içeren oyuncaklı yaklaşımını akıllara getiriyor.
Kısacası, The Odyssey’in ödül sezonuna damga vuracağı şimdiden kesin gibi. Teknik kısımlardaki başarısını epik ve mitolojik bir hikâyenin gereklilikleriyle büyüten Nolan; ses tasarımı, müzikler, kurgu ve görüntü yönetmenliğiyle izleyiciye farklı bir seyir deneyimi yaşatıyor. Nolan sinemasında daha önce sıkça karşılaştığımız oyunculardan olan Matt Damon ise zorlu rolünün kederini, acısını ve tüm duygularını yakın planlar üzerinden aktarmayı başarıyor. Bedensel oyunculuğunu epik sinemanın beklentileri doğrultusunda büyütmeyi beceriyor. Anne Hathaway, John Leguizamo ve Elliot Page’in performansı ise diğer dikkat çekici unsurlardan bazıları.
Christopher Nolan, The Odyssey aracılığıyla insanlığın benzer acılarının ortak denklemlerde yeniden yankılanmasını sağlıyor. Bu yolculukta eve dönüş; bir çatıya sığınmakla değil, vicdanın taşınmaz ağırlığının altında kalmamayı başarmakla ilgili. The Odyssey, geçmişten bize haykırılan tanıdık bir ses; bugünün acılarının devamlı yazılmakta olduğu mürekkebin ise ne yazık ki hiç tükenmediğinin bir hatırlatıcısı.
Ahmet Duvan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.



















Yorumlar