Sinemanın görsel bir anlatım aracı olduğunu unuttuğumuz günlerdeyiz. Zamanında en basit imgeler insanların rüyalarına girerken, artık oturduğumuz yerden ekrana bile bakmayarak hikâyeleri takip eder hale geldik. Yeni nesil sinema anlayışı bizi en güvende hissettiğimiz türlerle sarmalamaktan vazgeçmese de, “kutunun dışında” filmler ve karakterlerle içimize su serpmeyi ihmal etmedi. Yine de, kutunun dışında bile kendimize yeni konfor alanları yaratarak “beklenmedik” olana karşı gardımızı almayı bırakmadık.
Günümüzde yaşadığımız bu tuhaf ikilemi özetlemek için Nicolas Winding Refn gibi alışılmadık yönetmenleri göstermemek imkansız. Refn, kariyeri boyunca maskülen, sert, yavaş ve rahatsız edici filmleriyle seyirciyi hep ikiye bölen bir sanatçı oldu. Ancak 2011 yılında Walter Hill‘in kült filmi The Driver‘dan (1978) uyarladığı Drive ile gerçek bir fenomen yarattı. Depresif, kasvetli fakat daima şık sineması ile bizi “kendi kabuğuna sıkışmış” bir sürücünün zihnine hapsetti. Kimilerimiz bunu yönetmenin uzun süredir pratiğini yaptığı dağınık temaların mükemmel bir sentezi olarak gördü kimilerimiz ise hiçbir bağ kurulası yanı olmayan ve belki de sırf bu yüzden istediğimiz gibi yorumlayabildiğimiz bir karakteri kendiyle özdeşleştirdi. Şimdilerde herhangi bir sosyal medya paylaşımında bile kolaylıkla denk geldiğimiz Sürücü karakteri, yaşadığı onca trajediye rağmen direksiyon başında attığı karizmatik bakışlarla yalnızlığın vazgeçilmez simgesi haline geldi.
Sinemanın her köşesinden ilham bulabilen bir yönetmen olan Refn, elbette bu formüle sığınmadı ve 70’ler suç filmi yaklaşımından neredeyse tamamen kopup son derece depresif bir Uzak Doğu intikam filmi olan Only God Forgives (2013) ile seyircinin sadakatini yitirdi. Bu kez Ryan Gosling‘in hislerini anlamak için ceketine ve kusursuz bakışlarına odaklanmak yetmiyordu, Bangkok sokaklarına sızmış sembolik anlatı her açıdan seyirciyi kuşatıyordu. Refn‘in yabancılaştırıcı sineması, biraz da egosuna kurban olarak, seyirciyi asla karakterle aynı koltuğa koymuyordu. Biz her zaman geriden geliyor, karmakarışık bir kabusun içinde cımbızla anlam arıyorduk. Bu ketum anlatıcılık, kendini 2016 yılında Lynch esintili bir moda endüstrisi taşlaması olan The Neon Demon‘da da gösterdi. Bu kez daha feminen ama aynı oranda yırtıcı bir dünyada korkutucu ve tavizsiz bir ihtişamın ortasına düşüyorduk. Güzel olan her şeyin altından dehşet verici bir gerçek çıkıyor, modeller arasındaki rekabet beklenmedik bir absürtlüğe ulaşıyordu.
Reklam filmleri ve müzik kliplerini saymazsak yaklaşık on yıldır yeni bir film çekmeyen Refn, bu yıl Cannes’da prömiyer yapan Her Private Hell ile nihayet sinemaya geri döndü. Ne yazık ki, son dönemin dikkat çeken genç isimlerinden oluşan kadrosuna ve etrafındaki büyük heyecan dalgasına rağmen film, ödülsüz bir festival sürecinin yanında berbat tepkilerle karşılandı. Belli ki Refn‘in yabancılaştırıcı sineması, bu kez fütüristik ve masalsı bir kabus sunarken tekrar en iyi bildiği sulara geri dönüyor, attığı adımları asla tekrarlamıyordu. Tüm o festival telaşının içinde kaybolan filmin tarihe nasıl kazınacağı, vizyona girdiğinde alacağı geri dönüşlerle şekillenecekti.

Taze Olanın İzini Sürmek
Aslında Her Private Hell oldukça yakından tanıdığımız bir Refn dünyası sunuyor: suskun karakterler, atmosferik mekanlar, sözlerin yerini alan silahlar, güzel giysiler ve içlerindeki berbat insanlar… The Neon Demon‘ın şatafatlı kirini ve Only God Forgives‘in hastalıklı aile temasını ödünç alan film, aynı anda hem tanıdık hem de yabancı hissettiriyor. Zira, Refn her zaman olduğu gibi dünyasını asla kelimelere sıkıştırmıyor; daima puslu manzaraların ve daha da görünmez arzuların peşine düşüyor.
Yönetmenin hipnotik kadrajlarında yavaşça kaybolurken ilham kaynaklarını fark ediyorsunuz. Öncelikle synthesizer ağırlıklı elektronik müzik yerine masalsı bir piyano/keman müziği ile karşılaşıyoruz. Filmdeki giallo estetiği, bu müzikler ile müthiş bir dirsek teması kuruyor. Bu açıdan bakınca, karakterlerin ayakları altında kalan bulutlar ve diğer binalardan başka hiçbir şey göremedikleri bu şatafatlı otelde, kurtarılmayı bekleyen prensesler olarak resmedilmeleri elbette bir tesadüf değil. Ancak sinema ve moda dünyasının sahte parıltılarının ardında, yani bulutların öteki tarafında sisli ve ıssız sokaklar onları bekliyor. Üstelik buradaki tehdit sıradan bir varlık değil, genç kadınları hedef alan mitleşmiş bir seri katil. Söz konusu Leatherman, deri ceketi ve pembe gözleriyle kimsenin tanımadığı ama sis bastırdığı an kaçacak yer aranan ilginç bir efsane. Ayrıca tüm bu ihtişamın arkasında yatan çirkin arzuların ve düşmek üzere olan maskelerin bir hatırlatıcısı.
İşin tuhaf yanı, bu referans kalabalığının ortasında Refn‘in kendini ve korkularını belki de ilk kez beyaz perdeye yansıtması. Nitekim Her Private Hell, endüstriyel bir taşlama veya estetik bir kabustan ibaret değil. Aslında yönetmenin bir kız babası olarak yaşadığı endişelerin ve pişmanlıkların bir tezahürü. Johnny Thunders karakterinin gizemli ve çekici otoritesiyle ilgilenen film, onun açtığı görünmez yaralar ve saplantılı ilişkilere odaklanıyor. Çok geçmeden görüyoruz ki, kızına yakınlaşmak için onun yaşındaki kadınlarla beraber olan Thunders’ın korumacı baba rolü tamamen bir yalan. Elle ve çevresindeki genç kadınların onun gözündeki tek değeri, gözlerinin içine bakan kalabalık ve pürüzsüz bedenler görmek; onlar aracılığıyla “taze” olanın izini sürmek. Bir süredir benzer bir sinematik arayışta olan Refn‘in kabusu belki de budur: şatafatlı olanın arkasındaki çamuru görene kadar onun güzelliği karşısında büyülenmek ve bu sırada zamanın akışını kaçırmak.

Bir Hatırlatıcı Olarak Ölüm
Bir sahnede “Film çekmek, savaşa girmek gibidir.” diyor Thunders. Esinlendiği onca ilham kaynağı arasında bir denge noktası arayan ve bu ahengi yakalayabilmek için – onu tekrar kaybedeceğini bile bile – yıllarını veren Refn‘in sinemaya yaklaşımı tam olarak bu: Savaşta galip geldiğini anlamak bile bazen mümkün olmasa da, bu yolda neyin var neyin yoksa ortaya koymalısın. Bu esnada çocuklarının büyüdüğünü görememek, onlara ancak sinema yoluyla temas etmek de sürecin bir parçası. Elle için okyanusları aşacağını söyleyen Thunders’ın yine de çekip gitmesi gibi, Refn de yıllardır genç bedenleri kuşatan arzuları incelerken çocuklarını bekleyen korkunç dünyanın içinde yüzer oldu.
Bu ikircikli senaryonun alametifarikası, girdiği dikenli bölgeleri asla temiz bir düzlüğe çıkarmaması. Bu durum, kimileri için Drive‘dan beri süregelen dağınık ve fazla sembolik Refn anlatıcılığının bir devamı olabilir. Ancak bana kalırsa yönetmenin kurduğu paralel anlatılar, aralarında bir denge gözetmeksizin birbirlerini çarpık şekillerde beslemeyi başarıyor. Örneğin, kaybolan kızını arayan bir baba olan Er K (Charles Melton), Only God Forgives‘ten fırlamış yorgun dövüş sahneleriyle belki de filmin tek samimi duygusunu oluşturuyor. Metropolün içinde öylece süzülen Elle ve ona kanat germektense önüne duvar çekmiş olan Thunders’ın aksine, Er K’in arayışı çok daha gerçek ve kusurlu bir aile bağını temsil ediyor. Karakterin Leatherman’e olan takıntısı ise gerçekten okyanusları aşmayı göze almış bir babanın melankolik intikam öyküsüne zemin hazırlıyor.
Bulutların üstünde de durum pek farklı değil. Sisten korkan karakterlerin gökyüzüne sığındığı bu ruhsuz alan, tüm görkemine karşın son derece sessiz bir uğultu içinde. Refn‘in gelişim göstermeyen, sanki zamanda asılı kalmış karakter ilişkilerinin boşluğu bu odaların içinde yankılanıyor. Elle ve üvey annesi Dominique (Havana Rose Liu) arasındaki rekabet dolu sevgi-nefret ilişkisi veya Thunders’tan nefret eden Nico (Diego Calva) adlı iş adamının kirli güç oyunları, Pino Donaggio‘nun müthiş müzikleri eşliğinde katmansız ancak heyecan verici dinamikler yaratıyor. Ancak en güzel anlar, Donaggio‘nun De Palma filmlerine de ruh üfleyen orkestral bestelerinin çaldığı giallo esintili sahneler oluyor. Bu anlarda Leatherman’in gizemli dehşeti, metropolün en saklı arzularından bile daha bilinmez ama bir o kadar görkemli hissettiriyor.
Refn‘in monokrom renkler ve yanıp sönen ışıklar içinde yalnızlıkla baş başa bıraktığı karakterler için Leatherman sadece bir mit değil. Bir gün başlarına gelecek, ne zaman ya da nasıl karşılaşacaklarını bilmedikleri bir varlık; yani ölümün ta kendisi. Thunders’ın büyük bir nefretle betimlediği bu katil, hiçbir silueti olmamasına karşın ondan çok daha güçlü ve göz alıcı bir saygınlığa sahip. Nitekim, 2023 yılında geçirdiği ameliyat sırasında kalbi yirmi beş dakikalığına duran Refn‘in ölüme karşı ilginç bir hayranlık duymasını tesadüfi bulmuyorum. Nasıl olsa, ona bir şeyleri kaçırdığını hatırlatan da üretmeye devam etmesini söyleyen de ölüme doğru yavaşça akan zamandan başkası değil. Dolayısıyla, kendisini hiçbir zaman babası olmadan düşünememiş, ne onunla ne de onsuz yaşayabilmiş Elle’in karşısına Leatherman’i koyması oldukça manidar. Her Private Hell, ucu açık finaliyle Elle’in gerçek kaderine karar vermese de, yönetmenin bir baba ve sanatçı olarak kendi verdiği mücadeleyi çocuklarına devretmesini betimliyor. Filmin kalabalık referanslarının, dengesiz hikâyelerinin ortasında belki de istikrarla ilerleyen tek şey, bu bayrak yarışının acı verici samimiyeti.
Tunahan İbiş’in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

















Yorumlar