50
YAZARIN PUANI

Teenage Sex and Death at Camp Miasma, Jane Schoenbrun‘un yazıp yönettiği 2026 yapımı bir korku-komedi olarak karşımıza çıkıyor. Film, daha önce We’re All Going to the World’s Fair ve özellikle 2024’te büyük ses getiren I Saw the TV Glow ile tanınan yönetmenin üçüncü uzun metrajı. Başrollerde ise Kris rolüyle Hannah Einbinder ve Billy Presley rolüyle Gillian Anderson yer alıyor. 8 milyon dolarlık bütçesi ve 112 dakikalık süresi bulunan yapım, dünya prömiyerini Mayıs 2026’da Cannes Film Festivali’nde Un Certain Regard bölümünün açılış filmi olarak gerçekleştirdi ve festivalden Queer Palm ödülüyle döndü.

50
YAZARIN PUANI

Genç ve ödüllü bağımsız yönetmen Kris Williams, seksenlerde başlayıp on dört filme ulaşmış efsanevi slasher serisi Camp Miasma’nın yeniden çevrimini yapmakla görevlendirilir. Seri artık kimsenin dokunmak istemediği bir “zombi IP” durumundadır ve hak sahipleri bu ölü markayı yeniden kârlı hale getirmek için sabırsızlanmaktadır. Kris, filmin ruhunu yakalayabilmek adına ilk filmin final girl‘ü olan Billy Presley’i bulmaya karar verir. Yıllardır gözlerden uzak yaşayan Billy, serinin çekildiği kampa yerleşmiş ve orayı adeta bir korku sineması müzesine çevirmiştir. Bir kar fırtınasında bu kampa varan Kris ile Billy’nin karşılaşması; iki kadını arzunun, korkunun ve giderek bulanıklaşan bir gerçekliğin içine sürükler.

Teenage Sex and Death at Camp Miasma Film İncelemesi Arakat Mag 2026 Sarajevo Film Festival MUBI Fest Jane Schoenbrun Gillian Anderson Hannah Einbinder Jack Haven

Slasher Geleneğine Cilalı Bir Saygı Duruşu

Filmin hem kurgusal hem de görsel açıdan fazlasıyla estetik, deneysel ve ilgi çekici olduğunu en baştan söylemek gerekiyor. Sahne geçişlerinden film dokusuna, set tasarımından sinematografiye kadar adeta cilalı bir sanat şovu izliyoruz. Eric K. Yue‘nun görüntü yönetimi, kadraja işlenen sigara yanıkları ve film hasarı efektleriyle eski VHS ve grindhouse dokusunu bire bir yakalıyor. Her şey, film için yaratılan kurmaca slasher serisinin getirdiği dönem dokusuyla uyum içinde ilerliyor.

Özellikle ilk yarım saatte korku sinemasına saygı duruşu niteliğindeki göndermeler, türün hayranlarının yüzünü bolca güldürüyor. R.E.M.‘in Nightswimming‘inin hüzünlü bir cover‘ı eşliğinde Camp Miasma serisinin 1980’den bugüne süren yaşam döngüsünü izliyoruz. Kötü eleştiriler, gişe başarısı, birbiri ardına gelen devam filmleri, sinemada şiddet üzerine yazılmış kaygılı denemeler, oyuncaklar, VHS kasetler, berbat video oyunları ve nihayetinde yıllar sonra yeni kuşak eleştirmenlerin kaleme aldığı yeniden değerlendirme yazıları… Bu montaj, korku sinemasının bir alt türünün kültürel yolculuğunu birkaç dakikada anlatmayı başarıyor.

Film için yaratılan kurmaca seri Camp Miasma ise Sleepaway Camp, Friday the 13th ve daha nice efsaneden referans alıp klişelerle besleniyor. Mızrak kullanan katil Little Death, doğrudan Jason Voorhees kalıbından çıkmış bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Hatta, katili Manhattan’a taşıdığı için çuvallamış bir Camp Miasma devam filminden bile bahsediliyor ki, bu fikir Friday the 13th hayranlarının anında yakalayacağı türden bir şaka haline geliyor. Ancak film, bunu yaparken sarkastik ve abartılı bir dil kullanarak bu kültleşmiş slasher furyasını bir noktada eleştiriyor. Yani Schoenbrun, türü hem sevgiyle selamlıyor hem de onunla dalga geçiyor. Bu ikili tavır, filmin en zekice yanlarından birini oluşturuyor.

Teenage Sex and Death at Camp Miasma Film İncelemesi Arakat Mag 2026 Sarajevo Film Festival MUBI Fest Jane Schoenbrun Gillian Anderson Hannah Einbinder Jack Haven

Korku Bir Amaç Değil, Bir Zemin

Filmin geneline baktığımızda ise korkunun yalnızca bir temel olarak kullanıldığı, sürreal bir bakışın ve sarkastik bir dilin ön plana çıktığı görülüyor. İşte asıl sıkıntı tam da burada başlıyor. Filmin künyesinden ve tanıtımından beklenen o fikir, yani ünlü bir korku serisine yeniden çevrim yapmak isteyen bir yönetmen ile serinin yıldızının filmin çekildiği kampta baş başa kalması fikri, tahmin edilen atmosferde işlenmiyor. Aslında bu kurulum başlı başına muazzam bir gerilim vadediyor ancak film bu vaadin peşinden gitmiyor.

Bunun yerine Camp Miasma serisi, filmin ilerleyen bölümlerinde giderek metaforik bir araca dönüşüyor. Slasher yapısı, karakterin kendi bedeni ve arzusuyla kurduğu ilişkinin bir mecazına evriliyor. Kris’in katille, kurbanlarla ve filmin kendisiyle kurduğu bağ, tür sinemasının kurallarından çok kişisel bir uyanışın diliyle anlatılıyor. Teenage Sex and Death at Camp Miasma, bir korku filmini temel alması ve o filmden abartılı sahneler içermesi haricinde kesinlikle bir korku filmi kumaşı taşımıyor. Sürreal yolculuğunda tamamen başka bir hikâye anlatıyor.

Filmin asıl meselesi de tam burada yatıyor. Schoenbrun, trans bir yönetmen olarak, katili bir zamanlar cinsiyet geçişkeni bir karikatür olarak çizilmiş ve yıllar içinde transfobik bulunarak eleştirilmiş bir seriyi devralıyor. Kris’e verilen görev ise bu keskin köşeleri törpülemek, seriyi modern izleyici kitlesine yutturulabilir hale getirmek. Ancak film ilerledikçe onun yaptığı şeyin düzeltmek değil, sahiplenmek olduğu ortaya çıkıyor. Korku sinemasının onlarca yıl boyunca kuir olanı katil koltuğuna oturtmuş olması, burada bir suçlama malzemesi yerine bir aidiyet meselesine dönüşüyor. Kris o katilden tiksinmiyor, aksine ona hayranlık duyuyor ve tüm mesele tam olarak bu rahatsız edici çelişkiden doğuyor. Stüdyonun istediği o steril, pürüzsüz yeniden çevrim fikri de böylece filmin dalga geçtiği şeylerden biri haline geliyor.

Filmin cinsellikle kurduğu ilişki de bu zemine oturuyor. Kris’in yolculuğu, bedeniyle nihayet barışmış ama o bedenle ne yapacağını henüz bilmeyen birinin arzuyla ilk kez doğrudan temas etmesi üzerine kuruluyor. Bu yüzden seks, filmde yaşanan bir şeyden çok üzerine düşünülen bir kavram olarak beliriyor. Billy ise onun tam karşısına içgüdüsel, deneyimli ve hiçbir şeyi açıklama ihtiyacı duymayan bir figür olarak çıkıyor. Carol Clover‘ın 80’lerde ortaya attığı ve slasher izleyicisinin final girl ile kurduğu özdeşleşmeyi anlatan meşhur teorisini Schoenbrun burada tamamen kişisel bir yere çekiyor. Kurbanla özdeşleşmek, hatta öldürülme fikrinden tahrik olmak, filmin merkezindeki o tuhaf arzuyu doğuruyor.

Burada belirtmek gerekiyor ki, bu tercih başlı başına bir kusur değil. Schoenbrun‘un ne yaptığı ve neyi hedeflediği son derece net gözüküyor. Sorun, filmin kendi kurduğu tür beklentisini karşılamak gibi bir derdi olmaması ve gerilimi, tempoyu, tür dinamiklerini bilinçli biçimde bir kenara bırakması. Slasher formunu bu kadar detaylı biçimde inşa edip sonra o formun sunduğu hiçbir aracı kullanmamak, izleyicinin bir kısmını kaçınılmaz olarak boşlukta bırakıyor. Filmin son perdesi ise meta bir alana savruluyor ve gerçeklikle kurgu arasındaki sınır tamamen ortadan kalkıyor. Katilin gerçek olup olmadığı sorusu bile bir noktadan sonra anlamını yitiriyor.

Teenage Sex and Death at Camp Miasma Film İncelemesi Arakat Mag 2026 Sarajevo Film Festival MUBI Fest Jane Schoenbrun Gillian Anderson Hannah Einbinder Jack Haven

Fazla Akademik

Filmin en ilginç yanı, bu eleştiriyi kendi içinde barındırıyor olması. Kris, Billy’ye projesini anlattığı sahnede uzun uzun kavramlardan, alt metinlerden ve türün tarihsel sorunlarından bahsediyor. Billy ise onu dinledikten sonra tek bir cümle kuruyor ve projeyi “fazla akademik” buluyor. Ona her şeyi kafasında kurmayı bırakmasını söylüyor, sinemada korkuya ve arzuya içgüdüsel tepki verildiğini hatırlatıyor.

Bu replik, filmin kendisi için de fazlasıyla geçerli hale geliyor. Çünkü Teenage Sex and Death at Camp Miasma, tür sinemasını bu kadar iyi tanıyan, referanslarını bu kadar zekice kuran bir film olmasına rağmen o içgüdüsel damara bir türlü inemiyor. Her şeyi kavramsallaştırıyor, her sahneyi bir düşünceye bağlıyor ve bunu yaparken izleyiciyi koltuğa çivileyecek o ham enerjiyi kaybediyor. Bir noktadan sonra film, bir korku filminden çok korku sineması üzerine yazılmış görsel bir deneme metnine dönüşüyor. Bu da yer yer tempo düşüşlerine yol açıyor ve filmin süresini olduğundan uzun hissettiriyor. Final ise dağınık ve gereğinden fazla duygusal bir yere savrularak filmin o sarkastik dilini tüketiyor.

Oyuncu performanslarına ise söylenecek söz yok. İki başrol de gerçekten döktürüyor. Hannah Einbinder; her şeyi kafasında kuran, kendi tepkilerini kavramlarla bastırmaya çalışan Kris karakterini son derece inandırıcı bir biçimde taşıyor. Karakterin kırılganlığını ve savunma mekanizmalarını aynı anda ekrana yansıtabiliyor.

Gillian Anderson ise kariyerinde cesur adımlar atmaya devam ederek mutlu ediyor. Norma Desmond’vari bir yalnızlığın içinde, kendi filmini kendi özel sinemasında izleyen, geçmişe sıkışmış bir yıldızı canlandırıyor. Anderson‘ın o güneyli aksanı, mesafeli duruşu ve ani hareketleri filmin en güçlü anlarını oluşturuyor. The X-Files‘tan bu yana sürekli beklenmedik yerlere giden ve hiçbir zaman güvenli bir alana yerleşmeyen bir oyuncu olarak burada da kendini yeniden icat ediyor.

Teenage Sex and Death at Camp Miasma, teknik maharetleri ve referansları açısından kuşkusuz takdir edilesi bir film. Açılış montajından set tasarımına, film dokusundan deneysel müziklerine kadar her detayı özenle düşünülmüş bir yapım ve slasher geleneğine gerçekten sevgiyle yaklaşıyor. Einbinder ile Anderson‘ın performansları da tek başına filmi izlenir kılacak seviyede.

Öte yandan, hikayesi belli bir sinema anlayışına ve spesifik bir izleyici kitlesine hitap edecek derecede niş kalıyor. Schoenbrun; sevenin çok seveceği, sevmeyenin ise hiç ısınamayacağı bir yapı kuruyor. Slasher formunu bu kadar titizlikle kurup ardından türün sunduğu gerilimden tamamen vazgeçmesi, korku seyircisinin önemli bir kısmını dışarıda bırakıyor. Billy’nin dile getirdiği o “fazla akademik” eleştirisi, ne yazık ki filmin kendisine de fazlasıyla uyuyor. Teenage Sex and Death at Camp Miasma, teknik ustalığıyla ve cesaretiyle saygıyı hak eden ancak hikayesi uzun süre tartışılacak bir film olarak sinema tarihindeki yerini alıyor.


Buğra Mert Alkayalar‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

Sheep in the Box: Yasla Mücadele Androidi

Fjord: Buzun Altında Donan Vicdan

Buğra Mert Alkayalar
Alkayalar, 1998 yılında Yozgat’ta doğdu. 2020’de Anadolu Üniversitesi Sinema ve Televizyon bölümünden lisans, 2024’te ise aynı alanda yüksek lisans derecesini aldı. Halen Marmara Üniversitesi’nde Sinema doktorası yapmaktadır. Yönetmenliğini ve senaristliğini üstlendiği kısa filmleriyle Altın Koza Film Festivali, FABİSAD GİO Ödülleri, H.P. Lovecraft Film Festival ve Morbido Fest gibi ulusal ve uluslararası film festivallerinde yer aldı. 2023 yılında ilk öykü derlemesi Birtakım Rivayetler, Porsuk Kültür Yayınları’ndan yayımlandı. İstanbul Kültür Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümünde araştırma görevlisi olarak görev yapan Alkayalar, sinema çalışmalarını hem akademik hem de sanatsal üretim alanlarında sürdürmektedir. Aynı zamanda dijital mecrada sinema yazarlığı yapmaktadır.

    Insidious: Out of the Further: Cehennem Evimizde

    önceki yazı

    Grand Theft Auto VI’da Yeni CYBERLEEK Sızıntısı

    sonraki yazı

    Yorumlar

    Leave a reply

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Bunlar da ilginizi çekebilir