Yakın bir gelecekte geçen hikâyede, mimar Otone ile inşaat şirketi işleten eşi Kensuke, iki yıl önce kaybettikleri yedi yaşındaki oğulları Kakeru’nun yasıyla bir türlü başa çıkamamaktadır. Bir gün kapılarına bir yapay zekâ ve robotik şirketinin daveti düşer. Şirket, deneme programı kapsamında oğullarının bire bir kopyası olan bir androidi ücretsiz olarak evlerine getirmeyi teklif eder. Çift bu teklifi kabul eder ve Kakeru’nun tıpatıp benzeri olan humanoid eve girer. Ancak aradan çok kısa bir süre geçtikten sonra anne ile baba, bu androidin çocuklarının yerine asla geçemeyeceğini anlamaya başlar. Buradan sonrası ise hem ailenin hem de humanoidin kendi varoluşunu sorguladığı bir sürece dönüşür.
Sheep in the Box, Japon sinemasının en önemli isimlerinden Hirokazu Koreeda‘nın yazdığı, yönettiği ve kurgusunu bizzat üstlendiği 2026 yapımı bir bilim kurgu dramı olarak karşımıza çıkıyor. Görüntü yönetmenliğini Ryûto Kondô‘nun üstlendiği film, 35 mm peliküle çekilmiş. Bu, Kondô‘nun Koreeda ile Shoplifters ve Monster‘ın ardından üçüncü iş birliği. Dünya prömiyerini 16 Mayıs 2026’da Cannes Film Festivali’nin ana yarışmasında gerçekleştiren film, Altın Palmiye için yarıştı. Sheep in the Box, Koreeda‘nın Cannes’da prömiyer yapan sekizinci filmi olma özelliğini taşıyor.

Küçük Prens’in Kutusu ve İçindeki Boşluk
Filmin adı doğrudan Antoine de Saint-Exupéry‘nin Küçük Prens‘inden geliyor. Kitapta pilot, prensin isteği üzerine defalarca koyun çizmeyi dener ve her seferinde beğendiremez. Sonunda bir kutu çizer ve koyunun içeride olduğunu söyler. Koreeda, bu göndermeyi hayattaki en değerli şeylerin çoğu zaman görünmez olduğu ve görünmeyen bağlarla ayakta durduğu fikri üzerinden kuruyor. Filmde de Otone bu bölümü Kakeru’ya bizzat okuyor.
Bu, bir çıkış fikri olarak güzel ve filmin bu bölümü işlerken en azından bir şeye dokunduğu söylenebilir. Çünkü asıl mesele şu: Kakeru, aslında Otone’nin kutudaki koyunu oluyor. Yani, içine yansıtılan şeyin dışında herhangi bir iç dünyası olmayan bir figür. Anne, karşısındaki şeyin bir kopya olduğunu bilerek içine oğlunu yerleştiriyor ve kutuyu hiç açmamayı seçiyor. Buradan çok güçlü bir film çıkabilecekken Koreeda bu fikri ortaya attıktan sonra üzerine hiçbir şey inşa etmiyor. Humanoidin bir ruhu olup olmadığı sorusunu soruyor ama cevaplamaya hiçbir zaman yanaşmıyor.

Neverland’e Kaçan Kayıp Çocuklar
Filmin ikinci yarısında Kakeru’nun mahalledeki diğer humanoid çocuklarla bağ kurduğunu öğreniyoruz. Bu çocuklar, ormanda kendilerine bir sığınak kurmayı planlıyor ve aralarına terk edilmiş insan çocuklarını da alıyorlar. Grubun başında ise yaşça daha büyük bir çocuk bulunuyor. Çoğu, sahiplerinden gördükleri kötü muameleyi bu kaçışın gerekçesi olarak gösteriyor. Bu yapı, doğrudan Peter Pan’ın Kayıp Çocuklar’ını akıllara getiriyor. Çünkü Neverland’in mesele haline getirdiği yegane şey büyümemek. Koreeda, filmin en can alıcı sorusunu tam olarak buradan çıkarıyor: Hiç büyümeyecek bir çocuğun ebeveyni olmak ister miydiniz? Humanoid Kakeru her ne kadar bir çocuğa benzese de, canlı bir varlık gibi büyüyemiyor ve bu durum ailenin onunla kurduğu bağı en baştan zedeliyor. Ebedi çocukluk, filmde bir mucize değil, bir çıkmaz olarak karşımıza çıkıyor.
Ne var ki, Sheep in the Box bu güçlü fikri de yarım bırakıyor. Orman topluluğunun hikayesi fazlasıyla yüzeysel kalıyor ve neredeyse hiç geliştirilmiyor. Bu çocukların asıl amacı, neye dönüşmek istedikleri, aralarındaki ilişkinin nasıl işlediği gibi konular asla netleşmiyor. Ayrıca, filmin araya sıkıştırdığı “ağaçların da bilinci olduğu” fikri hiçbir zemine oturmuyor ve bir anda ortaya çıkıp kayboluyor. Kakeru finalde ailesini bırakıp bu topluluğa katılıyor ve Kensuke bütün çocukların bir gün ailelerini terk ettiğini söylüyor. Bu ifade kulağa hoş gelse de, tonu bir anda değiştirerek fazlasıyla duygu sömürüsüne yaklaşan bir yere varıyor.

Yönetmenin Filmografisindeki En Zayıf Halka
Bütün bunlar birlikte düşünüldüğünde ortaya pek de iyi bir tablo çıkmıyor. Sheep in the Box, Koreeda‘nın filmografisinin en zayıf halkası olabilir. Film, Black Mirror başta olmak üzere pek çok filmde ve dizide gördüğümüz bir konuyu hiçbir özgünlük katmadan işliyor. Ölen çocuğun yerine bir kopya koyma fikri sinemada defalarca denendi. Spielberg‘ün Kubrick‘ten devraldığı A.I.‘dan Kogonada‘nın After Yang‘ine, oradan sayısız bilim kurgu dizisine kadar… Koreeda, bu klişe konuya hiçbir yeni yorum getiremiyor. Üstelik, meselenin tam ortasında durduğumuz 2026 yılında yapay zekâ üzerine bir film çekip bu teknolojinin etik ve toplumsal sonuçlarına dair hiçbir cephe almaması da başlı başına bir sorun oluşturuyor. Film, her şeye dokunuyor gibi gözüküp özünde hiçbir şeye dokunmuyor.
İki saati aşan süresi boyunca fazlasıyla durağan bir akışta ilerleyen film, daha ilk yarım saatte albenisini ve akıcılığını kaybederek hayal kırıklığına uğratıyor. Koreeda‘nın kurguyu kendisinin yaptığı düşünüldüğünde, bu durağanlık iyice şaşırtıcı bir hale geliyor. Zira, Shoplifters ve Monster gibi akıcı filmlerin ardından burada dağınık ve gevşek bir yapıyla karşılaşıyoruz.
Filmdeki oyuncu performansları gayet iyi olsa da, konu ve senaryo itibarıyla bu performanslar filmi kurtarmaya yetmiyor. Haruka Ayase, yasını bir türlü atlatamayan ve karşısındaki kopyaya sarılmayı seçen anneyi inandırıcı bir biçimde canlandırıyor. Daigo Yamamoto‘nun başta mesafeli duran, sonra yumuşayan baba karakteri de işlevini yerine getiriyor. Rimu Kuwaki ise humanoid Kakeru rolünde gerçekten zor bir işin altından kalkıyor. Buna karşın, ortada elle tutulur bir senaryo olmayınca bu performanslar havada kalıyor. Film, adeta sıradan bir Kore televizyon draması veyahut vasat bir dijital platform filmi izlenimi yaratıyor.
Sheep in the Box, elindeki iki güçlü edebi zemine ve son derece güncel bir meseleye rağmen bunların hiçbirini gerçek bir filme dönüştüremeyen bir yapım olarak karşımıza çıkıyor. Küçük Prens ve Peter Pan’ın Kayıp Çocuklar’ı, başlı başına bir filmi taşıyabilecek göndermelerken, Koreeda her ikisini de yalnızca ortaya atıp bırakıyor. Durağan akışı, ilk yarım saatten sonra tamamen kaybolan sürükleyiciliği, hiçbir özgünlük taşımayan konusu, yapay zekâ meselesinde cephe almaktan kaçınan tutumu ve duygu sömürüsüne yaklaşan finali, filmi ne yazık ki aşağı çekiyor.
Buğra Mert Alkayalar‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.


















Yorumlar