Inception, ünlü yönetmen Christopher Nolan‘ın 2010 yılında tamamladığı, filmografisinde yedinci sırada yer alan bilim kurgu filmidir. Vizyona girdiği tarihten itibaren hem izleyicilerin övgüsünü kazanan hem de aldığı Akademi Ödülleri ile başarısını somutlaştıran Inception, üzerinden 16 yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ adından söz ettiriyor. Bunun en büyük sebebi, belki de geleneksel Hollywood gişe kurallarını çiğneyerek, yine bir Hollywood filmi kadar geniş bir kitleye hitap eden bir yapım olmasıdır. Sahip olduğu çok katmanlı yapı ve karmaşık olay örgüsü, filme entelektüel bir derinlik kazandırırken, bir yandan da elde ettiği hasılatla genel izleyici üzerindeki etkisini göstermektedir. Ünlü film eleştirmeni Mark Kermode‘a göre Inception, büyük bütçeli Hollywood yapımlarının ticari başarı kazanabilmesi için mutlaka basitleştirilmiş olmak zorunda olmadığını kanıtlamaktadır.
Filmin geleneksel formları çiğneyerek büyük başarılar kazanmasının yanında, öne çıkan bir diğer özelliği de sahip olduğu zengin oyuncu kadrosudur. Başrolde Leonardo DiCaprio, Dom Cobb karakteriyle karşımıza çıkar. Onu Tom Hardy, Joseph Gordon-Levitt, Elliot Page, Cillian Murphy ve Michael Caine gibi iddialı isimler takip etmektedir. Inception, aynı zamanda tıpkı diğer Nolan filmleri gibi aksiyon sahnelerinde CGI ve yeşil perde kullanımından büyük ölçüde kaçınır. Yapım sürecini bu yönüyle değerlendirdiğimizde, filmin ne kadar gerçeğe yakın bir biçimde kurgulandığını görürüz. Ancak unutmamak gerekir ki, derin sulara indikçe gerçekliğin sınırları belirsizleşir ve rüyalar devreye girer.
Inception, özellikle 2000’li yıllarda kök salmaya başlayan; meta-gerçeklik, simülasyon, algı ve rüya gibi temalar etrafında şekillenen modern bilim kurgu filmlerinin başarılı örneklerinden biridir. Bu temalardan “rüya” ve “gerçeklik”i merkezine alan film, izleyiciyi yalnızca heyecanlı bir yolculuğa çıkarmakla kalmaz; aynı zamanda onu felsefi ve psikolojik sorgulamalara da iter. Algının güvenilirliği, rüya ile gerçek arasındaki sınır ve bilinçaltının gizli katmanları üzerine düşünmeye başlayan izleyici, film sona erdikten sonra bile bu soruların peşini bırakmakta zorlanır.

Rüya ve Gerçeğin Çarpışması
Inception, çoğumuz için özellikle ilk izleyişte kafa karışıklığına yol açan bir film olmuştur. Devamlı ve aktif olarak anlamlandırma süreci gerektiren film, bu özelliğini çok katmanlı yapısından alır. Geleneksel anlatı prensiplerinin tam karşısında duran katmanlı anlatımda birden fazla zaman, mekân ve gerçeklik düzlemi iç içe sunulur ve lineer olmayan bir akış hâkimdir. Inception ise bu tekniğin kusursuz şekilde işlendiği bir yapım olarak karşımıza çıkar. Filmin sahip olduğu “rüya içinde rüya” yapısı farklı düzlemler oluştururken bir yandan izleyicinin zaman ve mekân algısıyla oynar. Her bir rüya sekansında kaçıncı katmanda, kimin rüyasında olduğunu anlamaya çalışan seyirci, film karşısında zihinsel olarak aktif bir konum alır. Film seyirciyi şekillendirmez; ancak seyirci, filmin muğlak yapısına kendi anlamını yükleyerek onu şekillendirir. Modern sinemada karşımıza çıkan, seyircinin bilinçli bir özne olarak konumlandırılması, geleneksel sinemadaki pasif gözlem durumunu ortadan kaldırmıştır. Bu şekilde izleyici, eğlenmek için gittiği sinemadan çıkışta kendini daha önce aklına bile gelmeyen konuları sorgularken bulabilir. Ve Inception‘ın yaptığı tam da budur.
Inception‘da rüya ve gerçekliğin sınırları gitgide bulanıklaşırken seyirci de tıpkı filmdeki karakterler gibi kendini kaybolmuş hisseder. Inception‘ı baştan sona bir rüya olarak varsaydığımızda, filmin yarattığı karmaşıklık hissi daha anlamlı hâle gelir. Bir rüya gördüğünüzü düşünün: Son ana kadar her şey inandırıcıdır ve hatta uyandıktan bir süre sonra bile yaşadıklarınızın gerçek olduğuna inanabilirsiniz. Ancak filmde de söylendiği gibi, rüyalar ancak uyandıktan sonra anlamsız görünmeye başlar. Rüya gören kişi ise rüya sırasında yaşadıklarını sorgusuz sualsiz gerçek kabul eder. Inception‘da da durum böyledir. Bazı sahnelerin rüya olduğu açıktır, çünkü bilinçaltının gizli yönleri doğrudan görünür hâle gelir. Buna karşın, özellikle final sahnesi filmin en belirsiz anıdır. Herkesin aklında tek bir soru kalır; o da Cobb’un evine dönüşünün bir rüya mı, yoksa gerçek mi olduğudur.
Final sahnesinde kamera toteme odaklanır. Burada seyirci, topacın düşüp düşmeyeceğinin gerginliğini yaşar. Ancak Cobb, totemi çevirdikten sonra ona geri dönüp bakmaktansa çocuklarının yanına gider. Ve toteme ne olduğunu göremeden film sona erer. Bu sahnenin izleyicide yarattığı sorgulama durumu aslında başından beri Nolan‘ın yapmaya çalıştığı şeydir. Rüya hırsızları nasıl Robert Fischer’ın (Cillian Murphy) aklına bir düşünce yerleştirmeye çalıştıysa, Nolan da seyircilerin kendi gerçekliklerini sorgulama fikrini akıllarına eker. Yani aslında seyirci de farkına varmadan bir tür “inception” yaşar. Bizi cevapsız bırakan bu final sahnesi, aslında gerçekliğin nesnel bir durumdan ziyade algısal bir deneyim olduğunu vurgular. Cobb ardına bile bakmazken, Nolan seyirciyi bu sorgulamayla baş başa bırakır.

Bilinçaltı ve Pişmanlık
Inception, her ne kadar keyifli bir aksiyon ve bilim kurgu hikâyesi olsa da, filmin merkezindeki asıl odak Dom Cobb’un duygusal yolculuğudur. Joseph Campbell‘ın Hero’s Journey hikâye modeline uygun olarak Cobb da çıktığı maceradan eve dönene kadar bir dizi olay yaşar, zorluklarla karşılaşır ve arkadaşlar edinir. Karşısına bir rehber çıkar (Ariadne) ve yolculuğuna onun yardımını alarak devam eder. En büyük korkusunu yenen ana karakter, hikâyenin sonunda eski kimliğinden tamamen sıyrılıp daha olgun ve bilge bir insan olarak yeniden doğar.
Cobb özelinde değerlendirdiğimizde, onun karşılaştığı zorluk ya da diğer anlamda en büyük korkusu, ölen eşi Mal’dır. Karakter, devamlı olarak Cobb’un bilinçaltını meşgul eder; rüya durumundayken işlerini sabote eder. Bu duruma izin veren Cobb için Mal, aslında kendi suçluluğunun bir yansımasıdır. Yaptıklarından dolayı ona karşı pişmanlık hisseder ve bir savunma mekanizması olarak suçluluğunu bilinç düzeyine getirmez. Böylece kendini ve durumu güvence altına aldığını düşünür. Ama bu, ilerleyen zamanlarda daha büyük tehlikelere yol açacaktır.
Cobb’un yaşadığı bu durum, doğrudan Sigmund Freud‘un “repression” (bastırma) kavramı ile ilişkilidir. Freud’a göre insanlar, acı veren düşünceleri ve kabullenilmesi zor durumları istemsizce bilinç dışına iter; yani onları bastırır. Bu, bir nevi savunma mekanizmasıdır. Çünkü yoğun utanç, suçluluk ve korku yaratacak durumlar, bilinçli zihne zarar verebilir. Beyin, bu düşünceleri bilincin en derin katmanlarına kilitler; tıpkı Cobb’un bilinçaltındaki asansör gibi. Ancak bastırılan anı ve duyguların bilinç seviyesine gelmemesi, onların yok olduğu anlamına gelmez. Freud, bunların anksiyete durumlarında, dil sürçmelerinde ve tekrarlayan rüyalarda ortaya çıkabileceğini söyler. Filmde de gördüğümüz gibi, Cobb’un bilinçaltı Mal’ın anılarıyla doludur ve bu anılar rüyalarda yıkıcı bir hâl alır.
Film boyunca Mal’ın bilinçaltındaki yansımasıyla boğuşan ana karakterimiz, bu konuda en büyük desteği rüya mimarı Ariadne’den alır. Christopher Nolan, bu ismi seçerken büyük olasılıkla Yunan mitolojisinde Theseus’u labirentten kurtaran prenses Ariadne’ye atıfta bulunur. Ve tıpkı hikâyedeki gibi, Cobb’u içinde bulunduğu durumdan kurtaran da Ariadne olacaktır. İki karakter arasındaki bu ilişki, aynı zamanda bir psikanalist ile hastası arasındaki ilişkiye benzer. Ariadne, Cobb’u görmeyi reddettiği gerçeklerle yüzleştirerek onları anlamlandırmasına yardımcı olur. Aldığı rehberlikle hikâyenin sonlarına doğru Mal ile yüzleşen karakterimiz, onu, yani suçluluk duygusunu geride bırakmaya karar verir. Çünkü bu, eşine yapacağı bir ihanet değildir; Mal çoktan ölmüştür ve gördüğü şey aslında suçluluğunun bir yansımasıdır. Mal’ı geride bırakan Cobb, artık bu duyguyu atlatmış bir şekilde çocuklarına dönmeyi bekler. O vakit geldiğinde ise topacın durup durmaması hiçbir önem taşımaz; çünkü hakikat en çıplak hâliyle ortadadır.
Rüya ve Sinema İlişkisi
Sinema, izleyen ve izlenen ilişkisi bakımından ele alındığında psikolojik olarak değerlendirilmeye fazlasıyla açık bir alandır. Bu psikolojik değerlendirme Jacques Lacan‘ın teorisiyle harmanlandığında ortaya şu sonuç çıkar: Sinema, izleyenin kendi benliğini yeniden kurduğu bir yanılsamadır. Lacan‘ın Ayna Evresi konseptinde bebek, aynadaki görüntüsünü kendi bedeniyle özdeşleştirir; ancak bu, sahip olmadığı bütünlüğün bir yanılsamasıdır. Film izlerken seyirci de benzer şekilde perdedeki karakterleri kendi benliğini yansıtan bir ayna olarak görür. Karakterlere kendi arzu, korku ve eksikliklerini yansıtır. Inception özelinde ise seyirci, Cobb karakteriyle özdeşleşir. Gerçek ile rüya arasındaki sınır bulanıklaştıkça izleyici de Cobb gibi kendi algısını sorgular. Ana karakterin gözünden dünyayı gören bizlerin gerçeklik algısı yeniden şekillenmeye başlar.
Inception, izleyiciyi düşündüren ve kendini sorgulatan yapısıyla Lacan‘ın “gaze”, yani bakış kuramına göre oldukça başarılı bir filmdir. Bu kurama uygun filmler, seyirciye izlemekten ziyade izlenildiği hissini verir. “Rüya içinde rüya” sistemi seyircinin kafasını kurcalarken, aslında film izleyici üzerinde derin bir iz bırakma fırsatı yakalar. Seyirci, devamlı olarak “Acaba şu an gerçeklikte miyiz?” sorusuyla baş başa kalır ve filmin sonu, kesin bir cevap beklentisini yıkar. Bu durumda seyirci, kendi gerçeklik algısı üzerine düşünmeye başlar ve filmde karşılaştığı belirsizliği gerçek hayata taşır. Bu eyleme geçme durumu, Inception‘ın yönlendirici bir film olmaktan ziyade serbest bırakan bir yapıya sahip olmasından kaynaklanır. İzleyiciyi kendi gerçeklik algısını sorgulamaya iten bu deneyimin temelinde ise filmin merkezine yerleştirdiği rüya kavramı bulunur.
Sinema, özneyi gerçekliğin yanılsamasıyla baş başa bırakırken aslında bir anlamda rüyaları taklit eder. Rüya gören bir kişi o esnada gerçekliği nasıl kabulleniyorsa, film izlerken de aynısını yapar. Geçici olarak perdenin yarattığı illüzyona kapılan seyirci, adeta bilinçli olarak rüya görmeyi seçer. Bu bilinçli rüya, seyirciyi belirli görüntü ve ses dizilerine maruz bırakır. Bir yandan da bilinçaltımızı etkileyerek nasıl davranacağımızı belirleyebilir. Bu duruma, Robert Fischer’ın rüyasında sahip olduğu düşünceyi gerçek hayata geçirmesi örnek verilebilir. Kişi, rüyaları ve filmleri deneyimlerken duygusal hareket eder ve mantığı çoğu zaman devre dışı bırakır. Filmlerdeki fantastik ögelerin varlığı es geçilir, aynı zamanda rüyaların saçmalığı da görmezden gelinir. Yine bu duruma örnek olarak, Cobb’un Fischer’a kendisini Mr. Charles olarak tanıtması ve onun bu durumu sorgulamaması gösterilebilir.
Sonuç itibarıyla Inception, rüya ve sinema arasında bir köprü kurarak izleyicilere özgün bir anlatı sunar. Ancak bu anlatı, klasik anlatının aksine izleyiciyi nesne olarak görmez. Sürekli olarak düşünen, eksik parçaları tamamlayan seyirci, filmle canlı bir etkileşim halindedir. Bana göre Christopher Nolan filmlerinin en değerli niteliği de budur. O, yarattığı büyüleyici atmosferde, insana özgü temaları bilim kurguyla harmanlamayı başarır. Hikayenin sonunda kesin bir cevabı dikte etmek yerine, izleyiciyi hayata dair sorularla baş başa bırakır. Böylece, sinemanın gerçek amacına benzersiz bir ışık tutar.
Hazal Ocak‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.





















Yorumlar