Komedi filmlerinin en temel kodlarından biri, birbirine zıt iki karakterin hayatlarının kesişmesidir. Düzenli, kurallara bağlı ve hayatını kontrol altında tutmaya çalışan bir karakterin karşısına tüm bu düzeni altüst edecek kaotik bir figür yerleştirmek, çoğu zaman ortalamanın üzerinde bir komedi filmi çıkarmaya yeten bir formüldür. Bu anlatıyı temsil eden son örneklerden biri ise yönetmenliğini Matt Spicer’ın üstlendiği Little Brother.
Spicer’ın ilk filmi olan Ingrid Goes West, sosyal medya bağımlılığı üzerine iyi bir hicivdi. Little Brother ise daha geniş kitlelere hitap edebilecek bir konuya sahip olan bir “aile komedisi”. Filmin genel seyirciye ulaşmasını mümkün kılan bir diğer özelliği, geçtiğimiz günlerde Netflix’te gösterime girmiş olması. Bunun yanında, Amerikan ana akım filmlerinin öne çıkan oyuncularından biri olan John Cena’nın başrolde olması elbette dikkat çekiyor.

Her Şeyi Kontrol Edemezsin
Little Brother, ilk sahnesinden itibaren Rudd Landy’nin (John Cena) kusursuz görünen hayatını anlatmaya başlıyor. Başarılı bir emlakçı olan Rudd; dışarıdan bakıldığında örnek bir eş, düzgün bir insan, iyi bir baba ve iş hayatında zirveye ulaşmış bir profesyonel gibi görünüyor. Özellikle giyim kuşamı ve konuşma tarzı, yani başkalarına gösterdiği personası her şeyi planlı yapan bir insan izlenimi veriyor. Ancak filmin daha ilk bölümünde bunların tamamının planlanmış bir şekilde ilerlediği anlaşılıyor. Rudd, çevresindeki herkes tarafından sevilmek isteyen, yaptığı her iyiliğin karşılığında takdir görmeyi bekleyen ve hayatını kontrol altında tutabilmek için sürekli rol yapan bir karakter olarak çiziliyor. Tam da bu noktada yıllardır görüşmediği Marcus’un (Eric André) yeniden hayatına girmesi, filmin temel çatışmasını oluşturuyor.
Yıllar önce bir çeşit mentorluk programında tanışan Rudd ve Marcus, görüşmedikleri yıllar içerisinde doğal olarak değişmiş iki karakter olarak resmediliyor. Ancak Marcus’un aniden ortaya çıkışı her şeyi değiştiriyor. Onun bu geri dönüşü, Rudd için bazı kötü sonuçlar doğuruyor. Çünkü Marcus, Rudd’un planlı hareketlerinin aksine toplumsal kurallara uyum sağlamakta zorlanan, aklına geleni filtresiz biçimde söyleyen ve bulunduğu her ortamın dengesini değiştiren biri. Bu zıtlık, aslında Rudd’un hep gizlemeye çalıştığı karakterinin bir dışavurumu gibi çalışıyor. “Planlı hayat–gelişigüzel hayat” karşıtlığı ise ortaya çıkan mizahın ana unsuru oluyor. Özellikle Marcus’un çoğu zaman istemeden yarattığı krizler; Rudd’un iş hayatında, evliliğinde ve sosyal çevresinde inşa ettiği kusursuz imajın ne kadar kırılgan olduğunu ortaya çıkarıyor. Birçok sahne, fiziksel komediden ziyade karakterlerin birbirlerinin zayıf noktalarını açığa çıkarması üzerine kuruluyor.
Film ilerledikçe aslında durumun bundan ibaret olmadığı anlaşılıyor. Zaman geçtikçe Rudd’un neden bu kadar kontrollü yaşamak zorunda hissettiğine odaklanılıyor. Bu nedenle hikâye, geleneksel dost komedilerindeki gibi yalnızca iki karakterin başını belaya soktuğu olaylar dizisine dönüşmüyor. Rudd’un iş görüşmeleri, aile toplantıları ve sosyal çevresiyle etkileşimleri sırasında Marcus’un yaptığı beklenmedik çıkışlar, bana kalırsa modern hayatın başarı ve kusursuzluk beklentisini eleştiriyor.

Abartılı ve Gösterişsiz Mizah Karşı Karşıya
Filmin mizah anlayışı üzerine söylemem gereken birkaç nokta var. Genel yapıya baktığımda, Eric André ve John Cena’nın oyunculuk performansları üzerinden bir komedi inşa edildiğini düşünüyorum. Bir tarafta André’nin absürt ve öngörülemez komedisi, diğer tarafta Cena’nın mimiklerle yarattığı bedensel komedi performansı bulunuyor. Özellikle Rudd’un kontrolü kaybettiği sahnelerde Cena’nın mimiklerinin ve beden dilinin önemli bir etkisi bulunuyor. Buna karşılık Marcus’un sosyal normları hiçe sayan davranışları, birçok sahnenin beklenmedik yönlere sapmasını sağlıyor.
Ne yazık ki film, ilerleyen bölümlerde bu formülü birkaç kez tekrar ettiği için aynı mizahi etkiyi sürekli koruyamıyor. İlk başta bu mizahi karşıtlık bana oldukça iyi bir formül gibi gelmişti ama sonradan senaryonun bu dinamiği uzun süre boyunca koruyamadığını fark ettim. Abartılı hareketlerle üretilen ve mimiklere indirgenmiş mizahın sürdürülebilir olmayacağı düşünülmüş olmalı ki, bir süre sonra film yine alışılmış komedi kodlarına dönüyor. Yani iki farklı karakterin çatışmasını doğrudan anlatan o formüle…
Little Brother’a tematik açıdan baktığımızda ise, mentorluk çerçevesinde kurulmuş bir abi-kardeş ilişkisi olsa bile, aile bağları üzerine sıcak bir komedi olduğunu da söylemem gerek. Film boyunca peşine düştüğümüz konunun, insanların başkaları tarafından nasıl görülmek istedikleri ile gerçekte kim oldukları arasındaki mesafe olduğunu da unutmamak gerek.
Sonuç olarak Little Brother, anlatı yapısı bakımından büyük sürprizler sunmasa da, karakterleri arasındaki eğlenceli dinamik sayesinde ayakta duran bir komedi filmi. Ana akım komediseverlerin muhakkak fark edeceğini ve izlerken keyif alacaklarını düşünüyorum.
Can Ahmet Çelik‘ın diğer yazılarına bakmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.



















Yorumlar