Bir Batman hikayesinin iyi olup olmadığını belirleyen şey, bana kalırsa sadece Batman’in kendisi değildir. Gotham’ın aktarılış şekli, en az yazılan Batman kadar önemlidir. Çünkü Bruce Wayne’in mücadelesini diğer süper kahramanlardan ayıran şey, mücadelelerinin kazanılabilir olmamasıdır. Zira, bir kötüyü yakalamak şehri düzeltmez; yozlaşma aynen devam eder. Sevdiğim Batman anlatıları da hep buna dikkat eden yapımlar olmuştur. Nitekim Batman: Caped Crusader, ilk sezonunda bu yaklaşımı büyük çoğunlukla yerine getirdiği için beni tatmin etmişti.
Dizinin ilk sezonunu izlediğimde, elimizde sağlam bir hikaye temeli ve temiz bir Batman işi olduğunu söylemiştim. Ancak karakterlerin iç dünyasına yeterince girilmemesini sezonun en büyük eksiği olarak belirtmiştim. İkinci sezon, geçen sezona ait şikayetlerimden bazılarına doğrudan cevap veriyor ama bazılarını ise görmezden gelmeye devam ediyor. Yine de ortaya çıkan sonuç ilk sezondan daha iddialı. Gelin Bruce Timm imzalı bu dizinin ikinci sezonuna detaylıca göz atalım.
Bu yazı, Batman: Caped Crusader ikinci sezona dair spoiler içermektedir.

Eski Düzenin Sonu
Batman: Caped Crusader‘ın yaptığı en iyi şeylerden biri atmosferiydi. İlk sezon; 1940’ların Gotham’ını, yozlaşmış polis teşkilatını ve bildiğimiz karakterlerin alışılmadık yorumlarını seyirciye tanıtıyordu. İkinci sezon ise bu temeli kullanarak daha karanlık, daha sert ve özellikle Batman’in Golden Age dönemindeki köklerine daha bağlı bir hikaye anlatıyor. Dizinin yarattığı atmosfer, sadece eski arabalar veya kıyafetlerden ibaret hissettirmiyor. Gotham’ın suç dünyası, kullanılan teknolojiler ve karşımıza çıkan karakterler bu dönemin adeta bir parçası haline gelmiş. Dizinin yarattığı noir ton da bu atmosferi çok güzel bir şekilde destekliyor. Geceleri neredeyse şehrin tamamını yutan gölgeler ve soluk renkler, Batman’in dünyasına çok yakışıyor. Günümüz DC yapımlarının neredeyse tamamı Batman’i modernize etmeye çalışırken, Batman: Caped Crusader‘ın kendini bilinçli olarak geriye çekmesi diziyi rakiplerinden ayıran en net unsurlardan birisi.
Sezonun konusu, Batman’in kimi yakaladığından ziyade Gotham’ın suç dünyasının sürekli el değiştirmesi üzerine. Rupert Thorne’un temsil ettiği şey anlaşılabilir bir kötülük. Para, nüfuz, satın alınabilir polisler, pazarlık edilebilir bir düzen… Batman, bu sistemi yıllardır nasıl durduracağını biliyor. Sezon boyunca bu eski dünyanın altı oyulurken, yerine gelen şey ise tamamen başka türden bir tehdit: pazarlık etmeyen, para istemeyen, bedeli olmayan bir kötülük.
On bölümlük yapı, yine her bölümde bir olayın çözülmesi üzerine kurulu. Arkada ise sezonun tamamına yayılan bir Joker hikayesi var. Tamamen yüksek tempoda ve Joker’in her bölümde ana kötü olduğu bir yapı üzerinden ilerlemek oldukça zor olurdu. Bu yüzden Joker anlatısının arka planda yavaş bir şekilde hazırlanıp, sezonun sonunda patlama yapması oldukça iyi bir tercih. Ancak dizi yüksek tempoda gitmediğinden dolayı, 10 bölümlük dizide filler bölümler biraz can sıkıcı olabiliyor. Hikaye tam ivmesini kazanmışken bu bölümler sizi bir anda düşürebiliyor. Bölüm tek başına iyi olsa bile, gerilim oldukça tırmanmışken böyle ara hikayelere yer verilmesi zayıf bir seyir deneyimi yaratıyor.

Gölgelerden Konuşan Bir Joker
Joker, Batman hikayelerinin her zaman en büyük kozu olmuştur. Neredeyse son zamanlarda çıkan bütün Batman işlerinde Joker’i görüyoruz. Bazen bu durumdan şikayet etsem de, yine de ekranda o karakteri görmek çok farklı hissettiriyor. Batman: Caped Crusader, Joker kozunu son ana kadar oynamadan bekletiyor. House of the Dragon‘da Lord Larys olarak bildiğimiz Matthew Needham‘ın Joker’i; sadece bir isim, bir söylenti, karanlıkta duran bir silüet olarak var oluyor. Ortaya çıktığında ise karşımızda ne şaklaban bir palyaço ne de kaos üreten bir manyak buluyoruz. Görmeye alışık olmadığımız türden, son derece sakin, hesaplı ve felsefi konuşan bir Joker görüyoruz.
Joker’in modern yorumlarında kendisini bu şekilde görmediğimiz için bu yaklaşım biraz farklı gelebilir. Fakat Batman’in 1940’lı yıllarda yayınlanan çizgi romanlarında Joker aynen bu soğuklukta resmedilmişti. Sürekli kahkaha atan bir Joker, bu Gotham’da oldukça yabancı dururdu. Sessiz olan hali, gerçekten bu şehrin içerisinden çıkmış gibi duruyor. Needham‘ın performansındaki o kısık ses, karakterin yaratılan o donuk imajına çok iyi oturmuş. Tabii ki animasyonlar açısından Mark Hamill‘ın Joker’i hepimiz için çok ayrı bir yerdedir. Ancak yazılan bu Joker karakteri için Needham oldukça iyi bir tercih olmuş.
Joker’in arka planda yavaş yavaş anlatılmasının birkaç faydası var. Birincisi, finale doğru giderken gerilim dozu yükseliyor ve finalde patlama yapabiliyor. Zaten her bölümün son sahnesinde gerilim dozunu daha da yükseltecek detaylar görüyoruz. İkincisi, Joker gölgelerde kaldığında bölümün asıl hikayesini anlatan kötü karaktere odaklanabiliyoruz. Yıllardır fazlasıyla tüketilmiş bir karakteri bu kadar sabırlı bir şekilde kurmak, bence sezonun en doğru kararı.

Kötü Riddler Anlatısı
Joker’deki bütün övgülerim, Riddler için tam tersine dönüyor. Ronan Raftery‘nin seslendirdiği Eddie Nygma, sezonun benim açımdan en büyük hayal kırıklığı. Karakterin bulmacalara, kelime oyunlarına ve zeka dolu işlerine dayanan doğası neredeyse tamamen yok edilmiş. Yerine kurbanlarını kurşun yağmuruna tutan, bağıran, dengesiz bir psikopat konulmuş. Buradaki sorun, karakterin değiştirilmesi değil. Zira dizi, farklı bir yorum katma konusunda Joker’de bir hayli başarılı. Hakeza, ilk sezonda yapılan karakter değişiklikleri de oldukça iyiydi. Yani dizi, kötülerini yeniden yorumlama konusunda oldukça başarılı. Asıl sorun şu: Riddler bir karakter olarak değil, bir işlev/araç olarak yazılmış. Joker arka planda sessizce büyürken, yukarılarda gürültü yapacak birine ihtiyaç varmış ve bu rol de Riddler’a verilmiş.
Ne yazık ki, karakter sezon boyunca hiçbir yere evrilmiyor; sadece yer kaplıyor. Üstelik Riddler gibi bir karakter bu şekilde yorumlanınca, Batman ile kendisi arasındaki o zihinsel satranç mücadelesi de gitmiş oluyor. Dolayısıyla, geriye pek de ciddi olmayan bir tehdit kalmış oluyor. Benzer kötü tercih Mad Hatter için de yapılmış. Karakterin kaynak materyalle olan bağı oldukça zayıf. Tamamen farklı bir karakter olarak tanıtılsa daha iyi bile olabilirmiş. Mad Hatter çok önemli olmasa da, Riddler konusundaki tercih can sıkıcı olmuş.

Bruce’un Etrafındakiler
İlk sezonda Bruce ile Alfred arasındaki ilişkinin bir işveren-çalışan dinamiğine indirgenmesinden yakınmıştım. İkinci sezon neyse ki bunu düzeltiyor. Jason Watkins‘in Alfred’i artık itiraz eden, sahaya karışan ve gerektiğinde Bruce’un yanlışını yüzüne söyleyebilen bir figür. İlk sezonda her şeyi tek başına halledebileceğine inanan ve her şeye yetişmeye çalışan Batman; bu kez Barbara, Jim Gordon ve Alfred’in yardımlarını kabul etmeyi öğrenmek zorunda kalıyor. Kariyerinin başındaki bir Batman için bu oldukça önemli bir kırılım.
Ancak yine de sezonun psikolojik derinliği Bruce üzerinde değil. Etrafındaki karakterlerin psikolojisini daha rahat görebiliyoruz. Bu konuda Barbara ve Flass başı çekiyor. Flass, normalde çizgi romanlarda tek boyutlu ve sıradan bir yozlaşmış polis. Batman: Caped Crusader, onu merak edilen bir figüre dönüştürüyor. Aslında ilk sezonda Harleen Quinzel sahneleri Bruce’un psikolojisini anlamamız için bize bir olanak sağlıyordu. Fakat o taraf ile dizinin işi bittiği için artık Bruce’un iç dünyasını anlamaya fırsatımız olmuyor. Aslında seslendirmen Hamish Linklater, Batman olarak işini oldukça iyi yapıyor. Milyarder bir çapkın ile karanlık bir kanunsuz arasındaki farkı sesiyle net bir şekilde kuruyor. Fakat ikisinin kesiştiği yerdeki insanı senaryo nedeniyle tam olarak göremiyoruz.
Animasyon, Bruce Timm‘in yarattığı ikonik çizgiyi koruyor ve DC‘nin çoğu animasyon işinin üzerinde bir kalite sunuyor. Işık kullanımı, gölgeler ve kısık renk paleti Gotham’ı hem güzel hem tehditkar gösteriyor. Ancak bazı anlarda (özellikle hareketli araç olan sahnelerde) animasyon sırıtıyor bazı yerlerde ise kirli dokuların karakterler üzerine pek yansımadığı oluyor. Bu eksikler, çok ciddi birer kusur olmasa da gözden kaçmıyor.

Sonuç
Batman: Caped Crusader ikinci sezon, ilk sezonda oluşturulan kavramların üzerine giderek gerçek bir dizi olduğunu hissettiriyor. Gotham’ın el değiştirişini merkeze alması, Joker’i acele etmeden inşa etmesi ve Bruce’un etrafındaki insanları nihayet ciddiye alması, bu sezonu kendi türünde bugün izlenebilecek en iyi Batman işlerinden biri yapıyor. Riddler’ın harcanması ve birkaç bölümün tempoyu düşürmesi ise can sıkıyor. Bunlar haricinde, genel olarak seyretmesi çok keyifli bir sezon olduğunu söylemek mümkün.
Prime Video üçüncü sezonu henüz onaylamadı. Bu, açıkçası biraz endişe verici bir durum. Çünkü bu sezon, her şeyini geleceğe yatırmış durumda. Eski suç düzeni yıkıldı, yerine çok daha tehlikeli bir şey geldi ve Batman ilk kez gerçekten yalnız değil. Şimdi asıl merak ettiğim soru şu: Gotham’ın çürümesini artık satın alınamayan birisi yönetiyorsa, Batman bu şehri nasıl kurtaracak?
Poyraz Akyol‘un diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

















Yorumlar