45. İstanbul Film Festivali’nin 7. günü, seçkideki filmlerin yalnızca hikâyeleriyle değil, kurdukları atmosfer ve tonla da birbirinden keskin biçimde ayrıştığı bir gün olarak öne çıkıyor. Sokakların sert gerçekliğinden doğanın meditatif sessizliğine, politik gerilimden sınıf hicvine uzanan geniş bir yelpazede, sinemanın farklı anlatı biçimleri yan yana geliyor. Bu çeşitlilik, festivalin yalnızca film izleme deneyimi sunmakla kalmayıp, aynı zamanda seyircinin algısını ve duygusal ritmini sürekli yeniden kuran bir alan yarattığını bir kez daha gösteriyor.
Ölü Köpekler Isırmaz
Nuri Cihan Özdoğan’ın sokak alt kültüründen çıkışlı, bir statü atlama çabası filmi; karakterlerinin beladan burnunu kaldıramadığı bir hikayenin peşinden gidiyor. Özdoğan’ın kontrollü yönetmenliği, başarılı oyunculukları ve insana kirlenmiş hissi veren atmosferiyle bu yılın öne çıkan başarılı ilk filmlerinden biri oluyor. Film, sokak estetiğini romantize etmek yerine, karakterlerini sürekli sıkıştıkları bir kader döngüsünün içine yerleştirerek yükselme arzusunun ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.
Filmin seyircide bilinçli bir rahatsızlık hissi bırakması, elini korkak alıştırmayan mizansenleri ve başroldeki Tazı karakterinin film boyunca dönüşümü etkileyici bir tasvire sahip. Atmosferin kirli dokusu yalnızca mekânlardan değil, karakterlerin ahlaki açıdan gri alanlarda gezinmesinden de besleniyor. Film ilerledikçe suçun kendisi önemini yitiriyor; asıl mesele hayatta kalmanın giderek bir kimlik biçimine dönüşmesi oluyor. Özdoğan’ın kamerası, yargılamayan ama asla romantikleşmeyen bir mesafe kurarak, hikâyeyi soğukkanlı bir gerçekçilikle izliyor. Bu yönüyle Ölü Köpekler Isırmaz, ilk film olmasına rağmen estetik tercihleri netleşmiş, sert tonunu kaybetmeden karakterlerinin kırılganlığını görünür kılan güçlü bir çıkış olarak dikkat çekiyor.
Silent Friend

Silent Friend, insan ile doğa arasındaki görünmez bağları düşündürücü ve derinlikli bir yerden yakalayarak, neredeyse fısıltı tonunda ilerleyen bir sinema deneyimi sunuyor. Ildikó Enyedi, bu filmde hikâye anlatmaktan ziyade, zamanın ve varoluşun ritmini dinlemeyi öneren meditatif bir alan açıyor. Nesiller boyunca süren araştırma fikri, yalnızca bilimsel bir meraktan çıkarak insanın dünyadaki yerini anlama çabasına dönüşüyor. Zira, film boyunca sessizlik yalnızca estetik bir tercih değil; karakterlerin söyleyemediklerini taşıyan güçlü bir anlatı aracı.
Enyedi, doğayı romantize etmek yerine onu “sabırlı bir tanık” gibi konumlandırarak insan merkezli bakışı kırmaya çalışıyor. Bu nedenle filmde olaylardan çok bakışlar, bekleyişler ve zamanın ağır akışı hafızada yer ediyor. Seyirciyi yönlendirmek yerine onun algısını yavaşlatan yapı, modern sinemanın hız takıntısına karşı bilinçli bir direnç hissi yaratıyor. Hipnotize edici atmosferi, izleyeni anlatının ruh hâline ortak olmaya davet ediyor.
Silent Friend, doğanın anlamdırılamayan gücünü, insan ilişkileriyle de bağdaştırarak bir trans haline dönüştürüyor. Bakış açılarını sınırlandırmak yerine, hayatın anlam arayışını basitleştirerek aklımıza kazıyor. Sessizliğin gerçekten en gürültülü hâlini hissettiren ve festival seçkisinde uzun süre zihinde yankılanan nadir deneyimlerden biri olarak öne çıkıyor. Meditatif yapısı sayesinde film, izlendikten sonra bitmeyen; aksine seyircinin içinde yaşamaya devam eden bir sinema hâline dönüşüyor. Bu yıl festivalde gördüğüm en iyi film.
Prosecution

Prosecution, Almanya’da Neo Nazi yapılanmalarının hukuk mekanizmasının içine nasıl sızabildiğini soğukkanlı bir anlatıyla inceleyen politik gerilimlerden biri olarak öne çıkıyor. Film, davalar üzerinden ilerleyen yapısıyla klasik mahkeme dramına yaklaşsa da, asıl gücünü sistemin görünmez baskı biçimlerini açığa çıkarmasından alıyor. Göçmen kökenli kadın bir karakterin merkezde konumlandırılması, anlatıyı bireysel bir mücadeleden çıkarıp, Almanya’daki azınlık deneyimine dair daha geniş bir politik zemine taşıyor.
Yönetmen, ırkçılığı sloganlarla değil, gündelik bürokrasi ve hukuki süreçler içindeki şiddet davalarıyla görünür kılmayı tercih ediyor. Filmin en güçlü yanı, baştan sona koruduğu tempoyla seyirciyi sürekli tetikte tutması ve anlatının neredeyse soluksuz bir gerilim hissiyle ilerlemesi. Özellikle güç ilişkilerinin yer değiştirdiği anlar, devletin tarafsızlığına dair rahatsız edici sorular ortaya atıyor. Ancak final bölümünde bu birikimin tam anlamıyla katarsise ulaşamadığı hissi oluşuyor; film, yükselttiği gerilimin karşılığını vermekte biraz çekingen kalıyor.
Korku üretme ve güç dengelerinin tersine dönmesi fikri, teorik olarak etkileyici olsa da, insani ve sevimli bir çizgide kurulan ana karakterle tam olarak örtüşmeyen bir ton yaratıyor. Buna rağmen Prosecution, politik cesaretini kaybetmeden ilerleyen ve çağdaş Avrupa’nın karanlık fay hatlarını görünür kılmayı başaran etkileyici yapısıyla, bu yılın başarılı festival filmlerinden biri oluyor.
The Richest Woman in the World

The Richest Woman in the World, merkezine yerleştirdiği sınıf ve servet meselesine rağmen ironisini derinleştiremeyen, biçimsel olarak parlak ama dramatik olarak şaşırtıcı derecede yüzeysel kalan bir film. Isabelle Huppert’in varlığı, filmi sürüklemesi beklenen temel güç gibi görünse de, etrafını saran karakterlerin karikatürize yapısı oyunculuğun kurduğu gerçekliği sürekli zedeliyor. Film, “dünyanın en zengin kadını” fikrini bir karakter incelemesine dönüştürmek yerine, serveti yalnızca dekoratif bir mizah unsuruna indirgemeyi tercih ediyor. Bu noktada anlatının, yer yer Çarıklı Milyoner ile tuhaf bir akrabalık kurduğu hissediliyor; ancak burada toplumsal hicvin yerini steril bir Fransız uyarlaması havası alıyor.
Netflix’in boşa para harcama isteğinin hissedildiği yapım, süresi uzadıkça ritmini kaybediyor. Yan karakterlerin dramatik işlevden yoksun oluşu, Huppert’in performansını da yalnızlaştırıyor. Asıl problem ise filmin servet, güç ya da sınıf üzerine söyleyecek yeni bir sözü olmaması; aynı hikâye, başarılı bir CEO karakteriyle de neredeyse değişmeden var olabilirmiş hissi doğuyor. Ton giderek toplumsal taşlamadan uzaklaşıp sulu bir fıkraya yaklaşırken, film kendi ciddiyetini de askıya alıyor. Sonuçta The Richest Woman in the World, büyük bir oyuncu ve parlak bir fikirle yola çıkıp, potansiyelini karikatürleşmiş bir anlatının içinde harcayan tuhaf bir festival deneyimi olarak akılda kalıyor.
My Friend Eva
My Friend Eva, modern ilişkilerin yarattığı duygusal yorgunluğu neredeyse bir “olgunluk kabusu” hissi üzerinden anlatan, trajikomik tonunu ustalıkla kuran bir karakter filmi olarak öne çıkıyor. Film, bir kadının menopoz sonrasında heyecan arama serüvenini tüm çıplaklığıyla aktarıyor. Ana karakterinin yaptığı hataları yargılamaktan ziyade, onları çağdaş hayatın tanıdık refleksleri olarak ele aldığı için yüksek bir inandırıcılık yakalıyor. Tesadüflerle örülü anlatı yapısı, ilk bakışta kırılgan görünse de, tam da bu rastlantısallık filmin mizah damarını besleyerek hikâyeye beklenmedik bir hafiflik katıyor.
Karakterin aşk uğruna kendini sürekli hırpalaması, zaman zaman seyirciyi rahatsız edecek bir noktaya ulaşsa da, bu rahatsızlık hissi filmin insani gücünü oluşturan temel unsur hâline geliyor. Yönetmen Cesc Gay, büyük dramatik iddialar peşinde koşmak yerine, gündelik hayatın küçük kırılmalarından beslenen bir anlatı kurmayı tercih ediyor. Yönetmenin bakışı, ilişkilerin geride bıraktığı duygusal tahribata odaklanıyor. Senaryonun akıcılığı ve karakter merkezli mizah anlayışı ise filmi baştan sona izlenebilir kılan en önemli unsurlardan biri oluyor.
Trajikomik olarak nitelendirebileceğim hikaye yapısı, seyircinin filme karşı hem empati kurmasını hem de mesafe almasını sağlıyor. My Friend Eva, bu yıl festivalde var olmayan “Antidepresan” bölümü için tam aranan kaftan olarak dikkat çekiyor. Yönetmenin duygusal çöküşleri bile hafif bir gülümsemeye dönüştürebilme yeteneği, film bittiğinde bile seyirciyi konfor alanında tutmayı beceriyor.
Haktan Kaan İçel’in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.




















Yorumlar