Geçtiğimiz sene Venedik Film Festivali’nden FIPRESCI Ödülü ile dönen Silent Friend, Ildikó Enyedi‘nin meditasyonlarından bir yenisi. Daha önce On Body and Soul ile adını büyük kitlelere duyuran yönetmen, bu kez yaşlı bir ağaç üzerinden neredeyse 100 yıllık bir dönemi inceliyor. Amacı ise, bitkiler ve insanlar arasındaki sessiz yoldaşlığı tüm nüanslarıyla keşfetmek.
Bitmek Bilmeyen Yalnızlığımız
Metafiziksel olanın insanla kurduğu iletişimi anlamaya çalışan Enyedi, burada da varoluşçu bir damar yakalıyor. Ancak, çoğu meslektaşının aksine, henüz dünyaya karşı umudunu kaybetmiş değil. Yönetmen, özellikle pandemi döneminde geçen hikayede bilimin en büyük şüphelerimize dahi cevap verebileceğini savunuyor. Bu açıdan Silent Friend, kurduğu soyut sinema dilini boğucu bir atmosferle çevreleyen ya da sorularını üzerimize boca eden bir film sayılmaz.
Enyedi; 20. yüzyılın başlarında üniversitede yeni bir dönemi başlatan ilk kadın öğrenci, 68 Kuşağı’nın yeni aşık olmuş genç bir üyesi ve pandemi sırasında kampüste mahsur kalan Hong Konglu bir sinirbilim uzmanı üzerinden insanlığın yıllara yayılan yalnızlığını takip ediyor. Yönetmenin gözünde düşündüklerini, mücadele ettiklerini, içine attıklarını gösteremeyen insanoğlunun sessiz çığlığını duyanlar, bitkilerden başkası değil. Onlarla asla görünür bir iletişim kuramıyor olsak da, bazen yüzyıllarca saplanıp kaldıkları toprak parçasından bizleri seyrediyor, dertlerimize ortak oluyorlar. Silent Friend, onları anlama sürecimizi incelerken, “görüldüğünün” farkına varan insanın huzurunu seyirciyle paylaşıyor.
Filmin en etkileyici taraflarından biri, farklı dönemlerde geçen hikayeleri paralel olarak işlemesi. Bu yüzden, kurguya kendinizi bırakıp filmin vadettiği meditasyona ortak olmanız isteniyor. Zira, hikayeler aynı kampüste geçmesine rağmen birbirleriyle sıkı bağlar taşımıyor. Seyrettiğimiz karakterlerin, bitkileri anlama çabaları ve yeryüzüne karşı yabancılık hissetmeleri hariç, neredeyse hiçbir ortak yönleri yok. Bu yaklaşım, filmin optimist tarafını daha da öne çıkararak, yalnızca peşinde oldukları anlam arayışıyla bağ kurmanız gereken hikayeler yaratıyor.

Mucizevi Bir Meditasyon
Silent Friend, “yavaş sinemanın” sabır isteyen yapısından ve “varoluşçu ekollerin” felsefi anlatılarından beslenirken ortaya ilginç bir sentez çıkarıyor. Makinelerin, veri görselleştirme algoritmalarının ve bilimsel gözlem anlarının arasında süzüldüğümüz bu deneyimin herkese aynı oranda sesleneceğini söylemek zor. Zira, sessiz bir yoldaşlığın izini sürdüğümüz bu yolculukta asla tatmin edici yanıtlarla karşılaşmıyoruz. Daha çok, insanlık olarak yalnızlığımızın bir miktar olsun dinebileceği ihtimaliyle avunuyor, bir gün kanıtlanması mümkün olan hipotezlere sığınıyoruz.
Filmin dramatik çatısı ise hesapsızca işleyen anlatı nedeniyle çoğunlukla havada kalıyor. Karakterlerin dünyadan bıkma nedenlerini ya da yaşadıkları yalnızlığı doğrudan görmüyor, onları yalnızca bitkilerle olan temasları esnasında gözlemliyoruz. Bu durum, büyük bir sadakatle sürdürülen “havada süzülme” hissinin bir noktada temellendirileceği beklentisini suya düşürüyor. Ancak Enyedi de bu eksiğin farkında; nitekim, filmin finaline doğru cevaplamayı reddettiği soruların yerini alelacele yazılmış çatışmalar alıyor. Karakterlerin özel alanını ve hayallerini işgal eden figürler beliriyor; deneyimin gözlem tarafı biraz daha geri planda kalıyor. Hikayeler ise apar topar sonlandırılıyor, karakterlerle vedalaşmak bile mümkün olmuyor. Sanki yönetmen de yarattığı hipnozun bir esiri oluyor ve onu nasıl yöneteceğini bilmeksizin savruluyor.
Her şeye rağmen, Enyedi‘nin yarattığı varoluşsal keşfin içinde beklenmedik duraklar bulunuyor: bebeklerin düşünme biçiminin simüle edildiği bir ders, bitkilerin negatif dokuları arasında dolaşılan bir fotoğraf sekansı, eski bir ağacın üremesinin beklenildiği şairane bir an, bir sardunya ile üniversite öğrencisinin iletişim kurmaya başladığı mucizevi bir arkadaşlık… Her biri, Silent Friend‘in öngörülemez meditasyonuna ait ödüllendirici sahnelerden yalnızca bazıları. Ne de olsa, bir AVM sinemasında izlendiğinde bile insana toprak kokusunu hatırlatan bir filme şu günlerde pek rastlamıyoruz. Enyedi, karakterlerinden ziyade “mucizevi anlarıyla” ilgilendiği hikayeleri nasıl yöneteceğini bilemese de, modern seyircinin çoktan yabancılaşmış olduğu insan-doğa ilişkisi üzerinden maksimalist sayılabilecek büyüklükte bir terapi seansı çıkarıyor. Bize düşen en zor görev ise, salondan çıkıp şehir hayatına tekrar karıştığımızda bu tartışma alanını canlı tutmak oluyor.
Tunahan İbiş’in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.




















Yorumlar