70
YAZARIN PUANI

Myrsini Aristidou’nun ilk uzun metrajlı filmi olan ve bu yılki Sundance Film Festivali’nde Dünya Sineması Dramatik Kategorisi’nde Seyirci Ödülü’nü kazanan Hold Onto Me, Kıbrıs’ın yakıcı güneşi altında filizlenen, alışılagelmişin dışındaki bir baba-kız ilişkisini odağına alıyor. 11 yaşındaki Iris’in (Maria Petrova), yıllardır kayıp olan babası Aris (Christos Passalis) ile karşılaşması, bizi duygusal bir melodramın ötesine taşıyıp gerçekçi, sert ve bir o kadar da içten bir yolculuğa ortak eder.

70
YAZARIN PUANI

Film, bir çocuğun şefkat arayışını, babalık görevlerini yerine getiremeyen bir adamın suçluluk ve bencillik labirentleriyle birleştirirken; Kıbrıs’ın hem büyüleyici hem de tekinsiz atmosferini hikâyenin yaşayan bir parçası haline getiriyor. Aristidou, bu eşikteki yaşamları anlatırken, karakterlerin iç dünyalarına ve gündelik yaşamlarına sığdırdığı derin anlamlarla, insanın ruhunda iz bırakan bir ilk filme imza atıyor.

Hold onto Me Film İncelemesi Arakat Mag 2026 45 İstanbul Film Festivali Genç Ustalar Myrsini Aristidou Christos Passalis Maria Petrova Jenny Salo

Görünmez Çocukluk ve Issız Ada Panoraması

Filmin başkahramanı Iris, Kıbrıs sokaklarında adeta görünmez bir hayalet gibi dolaşan, kendi kendine yetmek zorunda bırakılmış bir çocuktur. Üzerinde dökülen tulumu ve sırtındaki mavi çantasıyla, mahallenin yaşlı adamlarıyla tavla oynayarak veya moped üzerinde vakit öldürerek çocukluğunu tüketmektedir. Annesi Stella’nın iş yoğunluğu ve yeni erkek arkadaşıyla vakit geçirme isteği, ağabeyi Fivo’nun ise kendi ergenlik dünyasında kaybolmuş olması, Iris’i tam bir “yalnız çocuk” haline getirmiştir. Aristidou, Iris’in bu yalnızlığını karakterin çevresindeki yetişkinleri sessizce gözlemlediği uzun planlarla hissettirir. Iris, çevresindeki dünyaya aitmiş gibi görünse de, aslında hiçbir yere tam olarak kök salamamanın getirdiği o hüznü üzerinde taşır.

Görüntü yönetmeni Lasse Ulvedal Tolbøll, Kıbrıs’ı karakterlerin ruh halini yansıtan canlı bir fon olarak kullanır. Akdeniz’in masmavi suları, Iris için başlangıçta bir kaçış ve özgürlük alanı iken, hikâye ilerledikçe bu sular tekinsiz bir karanlığa bürünür. Gün batımında kumsalda yakılan bir ateşin aydınlattığı silüetler, gençliğin tasasızlığını simgelerken, kameranın odaklandığı Iris’in yüzündeki köz yansıması, onun bu kalabalık içindeki yalnızlığını vurgulamaktadır. Mekânın bu “egzotik olmayan” sunumu, filmin doğalcılığını pekiştiren önemli bir unsur. Sokaklardaki indirimli yemek tezgahları, loş barlar ve eski balık tankları, adanın lüks yüzünün ardındaki “gerçek” yaşamı ve Iris’in içinde bulunduğu sınıfsal katmanı da bir noktada kristalleştirir.

Iris’in en yakın arkadaşı Danae ile olan ilişkisi, onun erken olgunlaşmak zorunda kalışının da bir başka kanıtı. Kendinden yaşça büyük Danae’nin TikTok dansları ve erkeklerle olan flörtleri arasında Iris, bir yardımcı oyuncu rolünde. Bir yabancının teknesini “ödünç almaları” ve yakalanmaları, Iris’in babasıyla karşılaşmasına zemin hazırlayan olaylar silsilesini başlatır. Bu olay ise Iris’in sadece fiziksel olarak değil, hukuki olarak da bir koruyucuya ihtiyaç duyduğu o savunmasız anı simgeler. Ancak bu kriz anı, beklenen duygusal bir kavuşmadan ziyade, iki yabancının soğuk ve mesafeli bir karakolda bir araya gelmesiyle sonuçlanır. Iris’in suç işlemeye olan yatkınlığı, babasıyla henüz tanışmadan bile ona ne kadar benzediğinin ironik bir göstergesi.

Bu liminal yaşam biçimi, Iris’in ufuk çizgisine dair yaptığı felsefi yorumla doruk noktasına ulaşır. Gökyüzü ve denizin ayrıldığı o hayali çizgi, Iris için hem var olan hem de olmayan bir şeyi temsil eder; tıpkı hayatındaki baba figürü gibi. Babasız büyümüş olmasına rağmen, genetik bir miras gibi taşıdığı kurnazlık ve dayanıklılık, onun bu sert dünyada ayakta kalmasını sağlar. Bu noktada Aristidou, Iris’i pasif bir kurban olmaktan çıkararak, çevresindeki insanları ne alabileceğine göre değerlendiren, stratejik düşünen bir birey olarak çiziyor. Onun bu küçük yaşta kazandığı “hayatta kalma içgüdüsü”, filmin ilerleyen bölümlerinde babasıyla kuracağı simbiyotik ilişkinin de temelini oluşturacaktır.

Hold onto Me Film İncelemesi Arakat Mag 2026 45 İstanbul Film Festivali Genç Ustalar Myrsini Aristidou Christos Passalis Maria Petrova Jenny Salo

Suç Ortaklığından Doğan Sıradışı Bağ

Aris’in kasabaya dönüş nedeni, kızıyla alakası olmaksızın, ölen babasının cenazesine katılmak ve borçlu olduğu mafyadan kaçmaktır. İlk karşılaşmalarında Aris, babalık sorumluluğunu üstlenmekten kaçınan, sürekli sigara içen ve etik değerleri esnetmekte usta bir “serseri” profili çizer. Ancak Iris’in inatçı doğası ve babasının peşini bırakmaması, bu ikili arasında tuhaf bir iş birliğini başlatır. Aris ise kızının varlığının dolandırıcılık işlerinde bir “şans tılsımı” olduğunu fark eder. İnsanların küçük bir kızın yanındaki babaya daha kolay güvenmesi, Aris’in pragmatik zekasını harekete geçirir. Tam da bu noktadan itibaren film, klasik bir dramdan sıyrılarak Paper Moon tarzı bir yol arkadaşlığına evriliyor.

Birlikte yürüttükleri küçük çaplı dolandırıcılıklar—restoranlarda yemekten kıl çıktığı bahanesiyle para iadesi istemek veya dedesinin eşyalarını pazarda satarken mağdur edebiyatı yapmak—ikiliyi birbirine yaklaştırır. Iris, babasını etkilemek için onun gibi sigara içiyormuş gibi yapar ve onun kuralsız dünyasına hayranlıkla bakar. Bu “ortak dil”, geleneksel ebeveyn-çocuk ilişkisinin çok uzağındadır. Aris, Iris’e sürekli “beladan uzak dur” dese de, kendisi bizzat belanın merkezidir. Iris ise babasının bu kusurlu yanlarını birer kahramanlık gibi görür çünkü o “boş kadehini” dolduracak tek figür Aris’tir. Bu süreçte Maria Petrova’nın oyunculuğu, babasına yönelttiği o hayranlık dolu ve sevgi açlığı çeken bakışlarla filmin kalbini oluşturuyor.

Aris rolündeki Christos Passalis, karakterine hem itici bir tekinsizlik hem de karşı konulmaz bir karizma katmakta. Onun bir “avlanmış hayvan” gibi tetikte duruşu, borç tahsildarlarının nefesini ensesinde hissetmesinden kaynaklanıyor. Aris’in aslında kendi babasıyla da sorunlu bir ilişkisi olduğu iması, nesiller arası aktarılan duygusal yetersizliklerin de altını çizecek nitelikte. Bu noktada kendi içindeki kırgınlıkları Iris’e yansıtmasa da, Aris, kızıyla kurduğu bağın altında bir yerde kendi kefaretini arıyor. Yine de Aristidou’nun senaryosu, Aris’i bir anda “iyi bir baba”ya dönüştürme tuzağına düşmeyerek oldukça iyi bir iş çıkarıyor. Babanın motivasyonları her zaman bulanık ve büyük ölçüde çıkarcı; bu da aralarındaki bağı daha samimi ve “kazanılmış” kılmakta.

Filmin orta bölümü, bu iki “sosyal avare”nin Kıbrıs yollarındaki maceralarıyla bir yaz rüyası gibi akar. At yarışlarındaki zaferleri, güneşin altındaki tembel anları ve sessiz uzlaşıları, izleyiciye bir baba ve kızın aslında ne kadar benzer olabileceğini gösterir. Ancak bu huzurlu hava, arka planda biriken borçlar ve Aris’in karanlık geçmişiyle her an bozulmaya gebedir. Aristidou, bu sahnelerde diyaloğu minimumda tutarak, karakterlerin birbirinin varlığına alışma sürecini görsel bir şiir gibi işliyor. Iris, babasının yanında bir yer edindiğine inandıkça, aslında onun tehlikeli dünyasının bir parçası haline geldiğini fark etmez; onun için aidiyet, güvenlikten daha önceliklidir.

Hold onto Me Film İncelemesi Arakat Mag 2026 45 İstanbul Film Festivali Genç Ustalar Myrsini Aristidou Christos Passalis Maria Petrova Jenny Salo

Arketipsel Bir Yüzleşme

Iris ve Aris arasındaki ilişkiyi Carl Jung’un Elektra Kompleksi olarak adlandırdığı, kız çocuğunun babaya duyduğu o karmaşık ve derin hayranlık üzerinden konuşmak da mümkün. Çünkü bu kompleks, filmde Iris’in babasını bir “ahlak figürü” olarak değil, bir “hayatta kalma ustası” olarak seçmesiyle yeniden yorumlanabilir. Ancak Aristidou, bu bağı klasik Freudyen bir yerden kurmak yerine, karakterlerin birbirini aynaladığı bir “özdeşlik” üzerinden kurgular. Iris, babasına duyduğu sevgiyi geleneksel bir şefkat arayışından ziyade, babasının suçlarına iştirak ederek, yani onun dünyasına dahil olarak kanıtlamaya çalışır. Bu durum, Jacques Lacan’ın “Babanın Adı” (Nom-du-Père) kavramıyla zıtlık oluşturur; zira Aris sembolik düzeni ve yasayı temsil etmek yerine, o yasayı sürekli ihlal eden bir figürdür.

Aristidou’nun karakterlerini ele alış biçimi, Daniel Frampton’ın “Filmind” (Film-zihin) teorisiyle de paralellik gösterir. Film, Iris’in babasını nasıl algıladığını sadece diyaloglarla değil, kameranın o karakterin etrafındaki “istekli” duruşuyla da anlatır. Kamera, Aris’i Iris’in gözünden gördüğünde daha bağışlayıcı, daha “karizmatik” bir ışıkla sunulurken; dış dünyadan bakıldığında o, dökülen bir adamdır. Bu bakış, izleyiciye “gerçek” babanın kim olduğuyla, Iris’in zihnindeki “ideal” (ama kusurlu) babanın arasındaki uçurumu gösterir.

Filmi bir noktada, Sylvia Plath’in “Daddy” şiirindeki o hem korkulan hem de sığınılan baba figürünün daha naif ama bir o kadar tekinsiz bir versiyonuna benzetebiliriz. Plath’in babasıyla olan bitmek bilmeyen hesaplaşması gibi, Iris de Aris’in geçmişteki yokluğunu, onun bugünkü tehlikeli varlığıyla telafi etmeye çalışır. Ancak film, Plath’in trajedisinden farklı olarak, babayı bir tanrı katına çıkarmak yerine, onu kızıyla aynı hizada, aynı tozlu yollarda yürüyen bir ölümlü olarak konumlandırır. Bu durum, hikâyeyi bir “kurtarılma” öyküsünden çıkarıp, iki yarım ruhun birbirinde bütünlenme çabasına dönüştürüyor.

Bunu Deleuzian bir “oluş” (becoming) süreci olarak okumak da mümkündür. Iris, babasının yanında sadece “kızı” olarak kalmaz; onun suç ortağı, şans tılsımı ve nihayetinde koruyucusu olarak sürekli bir dönüşüm içerisindedir. Bu “oluş” süreçleri, statik aile rollerini yıkarak yerine akışkan ve duruma göre değişen bir ilişki biçimi koyar. Aristidou’nun bunu hikâyenin dokusuna o kadar incelikle işlemesi sayesinde, Iris’in o yoğun aidiyet arayışına her saniyesine bizzat şahitlik ediyoruz.

Film İncelemesi Arakat Mag 2026 45 İstanbul Film Festivali Genç Ustalar Myrsini Aristidou Christos Passalis Maria Petrova Jenny Salo

Gerilimli Doruk Noktası ve Rollerin Değişimi

Filmin üçüncü perdesi, hikâyenin o ana kadar süregelen doğal akışını bozarak yüksek tempolu bir suç dramasına dönüşür. Aris’in borçlu olduğu suç şebekesinin baskısı artarken, Iris kendini uyuşturucu trafiği ve şiddetin ortasında bulur. Bu keskin ton değişikliği, başlangıçta izleyiciyi sarsabilir ancak Aristidou, bu gerilimi Iris’in sınırlı bakış açısıyla vererek kafa karışıklığını tematik bir araca dönüştürür. Neler olup bittiğini tam olarak anlamayan Iris için tehlike, babasını kaybetme korkusuyla eşdeğerdir. Bu noktada Akdeniz’in o uçsuz bucaksız suları, artık özgürlükten çok, her şeyi yutabilecek karanlık bir uçurum olarak kadrajlanır.

Bu tehlikeli ortamda, babalık ve çocukluk rolleri dramatik bir biçimde yer değiştirir. Aris, köşeye sıkıştığında ve şiddetle yüzleştiğinde, Iris onun için bir kalkan görevi görür. 11 yaşındaki bir kız çocuğunun, babasını korumak için sergilediği bu soğukkanlılık ve sadakat, hem hayranlık uyandırıcı hem de yürek burkucudur. Iris, babasının hayatını kurtarmak için kendi güvenliğini tehlikeye atarken, Aris ilk kez gerçek bir sorumluluk duygusuyla yüzleşmek zorunda kalır. Aristidou, bu “büyük yüzleşmeyi” bağıra çağıra yapılan kavgalarla değil, karakterlerin seçimleri ve hayatta kalma mücadeleleri üzerinden anlatmayı tercih ediyor. Bu tercih, filmi tipik aile dramalarından ayıran en güçlü unsurlardan biri.

Gerilim dolu bu final sekansında, Alex Weston’ın müziği duygusal anları işaretlemek yerine atmosferi ağırlaştıran bir unsur olarak devreye girer. Tekne motorunun çalıştırılmaya çalışıldığı an, sanki tüm dünyanın kaderi buna bağlıymış gibi bir ağırlık kazanır. Filmin başlarında Iris’in moped arkasındaki tasasızlığı, yerini denizin ortasında verilen bir ölüm kalım savaşına bırakmıştır. Bu süreçte Aris’in o güne kadar takındığı “kaygısız serseri” maskesi düşer ve altından çaresiz, pişman bir adam çıkar. Aristidou, bu dönüşümü melodramatik bir günah çıkarmaya dönüştürmeden, eylemlerin ağırlığıyla hissettiriyor.

Finalde ulaşılan duygusal çözülme, izleyiciye sahte umutlar pompalamaz. Aris’in bir anda mükemmel bir baba olacağı veya her şeyin düzeleceği garanti edilmez. Ancak yaşanan bu travmatik ve yüksek riskli olaylar sonucunda, ikili arasında kan bağından bağımsız, hak edilmiş bir bağ oluşur. Birbirlerine “tutunmaları”, fiziksel bir ihtiyaçtan öte, ruhsal bir zorunluluktur. Bu karanlık ve karmaşık final, büyüme hikâyesi olmaktan çıkarıp, insanın en dip noktada bile bir başkasına tutunma ihtiyacını anlatan evrensel bir anlatıya dönüştürmekte.

Film İncelemesi Arakat Mag 2026 45 İstanbul Film Festivali Genç Ustalar Myrsini Aristidou Christos Passalis Maria Petrova Jenny Salo

Aristidou’nun Sinematik Dili ve Kalıcı İzler

Hold Onto Me, Myrsini Aristidou’nun karakter yaratma ve atmosfer kurma konusundaki yeteneğini kanıtlayan bir ilk film. Yönetmen, geleneksel aile yapısının dışında kalan, marjinalleşmiş bireylerin dünyasını büyük bir empatiyle ama asla yargılamadan sunuyor. Filmdeki karakterlerin hiçbirinin “tamamen iyi” veya “tamamen kötü” olmaması ise hikâyeyi gerçek hayatın öngörülemezliğine yaklaştırmakta. Aristidou, söylenmemiş sözlerin ve yarım kalmış duyguların yarattığı o ağır havayı yansıtmadaki başarısı oldukça önemli. Bu noktada Sundance gibi prestijli bir festivalde seyirci ödülü alması şaşırtıcı değil.

Maria Petrova’nın keşfi, filmin en büyük başarılarından biri. Genç oyuncu, Iris’in hem o sarsılmaz dayanıklılığını hem de içindeki o korunmasız küçük çocuğu tek bir bakışla aktarabilmekte. Christos Passalis ile olan kimyası ise filmin alt metnini zenginleştiren en temel unsur. İkilinin arasındaki etkileşim, izleyicinin onlarla birlikte o eski model arabanın içinde veya güneşin altındaki bir kumsalda hissetmesini sağlıyor. Aristidou, yan karakterleri arka planda tutarak, babalık kavramının farklı uçlarını bir araya getirmek üzerine bir olay örgüsü inşa ediyor.

Teknik açıdan Hold onto Me, Kıbrıs’ın yerel dokusunu, kartpostal güzelliğinden uzak, yaşanmışlık kokan bir gerçekçilikle sunuyor. Böylelikle de Iris’in dünyası hem klostrofobik bir yalnızlıkla hem de adanın sunduğu sonsuz ufuklarla dengelenmekte. Kurgu ise hikâyenin epizodik yapısını bozmadan, her olayın bir sonrakine duygusal olarak eklemlenmesini sağlar. Hold Onto Me, “kayıp baba” hikâyesinden daha fazası olarak, bir çocuğun dünyayı kendi kurallarıyla anlama ve o dünyada kendine bir yer açma çabası.

Kısaca, Aristidou bu ilk eseriyle Kıbrıs sinemasının dünya sahnesindeki yerini bir kez daha gösterirken, izleyiciye de duygusal açıdan vuran bir karakter çalışması sunuyor. Hold onto Me, gerçek sevginin ve aidiyetin bazen en karanlık köşelerde, en beklenmedik kişilerle ve en zorlu şartlar altında bulunabileceğini hatırlatıyor. Iris ve Aris’in hikâyesi, ufuk çizgisi gibi; hem orada olan hem de olmayan, yaklaştıkça uzaklaşan ama her zaman bakmaya değer bir manzara. Hold onto Me, duygusal dürüstlüğü ve görsel yetkinliğiyle, bağımsız sinemanın samimi örneklerinden biri.


Ferit Doğan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

Waking Hours: Gizli Yaşamlara Gizlice Bakmak

The Christophers: Dijital Çağda Analog Ruhlar

FERİT DOĞAN
Yüksek Lisans öğrencisi (Radyo, Televizyon ve Sinema). Film eleştirmeni. Senaryo yazarı. Yönetmen.

    Waking Hours: Gizli Yaşamlara Gizlice Bakmak

    önceki yazı

    Four Minus Three: Eksilerek Devam Etmek

    sonraki yazı

    Yorumlar

    Leave a reply

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Bunlar da ilginizi çekebilir