Steven Soderbergh, sinema dünyasının en üretken ve durdurulamaz yönetmenlerinden biri. Geçen seneki Presence ve Black Bag filmlerinin ardından, Toronto Uluslararası Film Festivali’nde prömiyerini yapan The Christophers, izleyiciyi bu kez bambaşka bir atmosfere davet ediyor. Bir casus draması ve bir de korku filminin ardından Soderbergh bu kez, sanatın doğası, mirasın ağırlığı ve beklenmedik insan bağları üzerine kurulmuş bir oda tiyatrosu tadında yapıma imza atıyor. Yönetmenin ustalığını konuşturduğu bu karakter çalışmasında, Ed Solomon’un zekice yazılmış senaryosu da çok büyük etken. Ian McKellen ve Michaela Coel gibi iki zıt ama birbirini kusursuz tamamlayan oyuncuyu merkezine alan film, izleyiciyi sanat dünyasının tozlu ve hırslı dehlizlerine sürüklüyor.
Sanatın Gölgesinde Sahtekarlık ve Miras Çatışması
Filmin hikayesi, efsanevi ressam Julian Sklar’ın (Ian McKellen) açgözlü çocukları Barnaby (James Corden) ve Sallie’nin (Jessica Gunning), babalarının bitmemiş eserlerinden kâr elde etme planıyla başlar. Kendi hayatlarını savurganca harcamış olan bu iki kardeş, babalarının ölmeden önce tamamlamayı reddettiği “The Christophers” serisini gizlice bitirip piyasaya sürmek için yetenekli bir sanat restoratörü olan Lori Butler’ı (Michaela Coel) kiralar. Lori, Julian’ın yanına sıradan bir asistan kılığında sızarak bu “tamamlama” işlemini gerçekleştirecektir. Ancak bu başlangıç noktası, basit bir soygun veya dolandırıcılık hikayesinden ziyade, karakterlerin iç dünyasına açılan bir kapı görevi görür.
Julian Sklar, 1960’ların ve 70’lerin ikonik figürü, şimdilerde ise iki bitişik townhouse’a hapsolmuş, vaktini Cameo videoları çekerek ve geçmişteki kibriyle yaşayarak geçiren huysuz bir adamdır. Lori ise geçmişte Julian’ın jüri üyesi olduğu bir sanat yarışmasında onun ağır eleştirilerine maruz kalmış, şimdilerde ise geçimini sağlamak için bir yemek kamyonunda çalışan, kırgın ama gururlu bir sanatçıdır. Bu iki karakterin karşılaşması, ilk andan itibaren bir gerilim hattı oluşturur. Lori’nin sessiz ama delici bakışları, Julian’ın durmak bilmeyen monologları ve narsist tavırlarıyla çarpıştığında, izleyici klasik bir “usta-çırak” ilişkisinden çok daha karmaşık bir dinamiğin içine çekilir.
Julian’ın çocukları Barnaby ve Sallie, filmde adeta karikatürize edilmiş bir materyalizmin temsilcileridir. Ancak Jessica Gunning ve James Corden’ın performansları, bu karakterlere sadece nefret edilesi birer figür olmaktan öte, babaları tarafından duygusal olarak ihmal edilmiş çocukların acısını da ekler. Onların planı ne kadar etik dışı olsa da, arkasındaki itici güç olan “sevilmemişlik” ve “yetersizlik” hissi, filmin alt metnini zenginleştirebilmiş. Lori’nin bu plana dahil olma nedeni ise sadece para değil; o, bir zamanlar hayranlık duyduğu ama sonra nefret ettiği bu sanat ikonunun dünyasına girerek kendi yaratıcı tıkanıklığını ve geçmişteki travmalarını çözmeye çalışmak için orada.
“The Christophers” serisinin gizemi, filmin dramatik yapısını ayakta tutan en önemli unsur. Julian’ın eski sevgilisini tasvir eden bu portreler, onun en mahrem ve kırılgan yanını temsil eder. Julian bu eserleri yok etmek isterken, Lori onları korumaya çalışır. Bu noktada film, “bir sanat eserinin gerçek sahibi kimdir?” sorusunu sorar. Onu yaratan sanatçı mı, o eserin içinde yaşayan ilham kaynağı mı, yoksa onu geleceğe taşımak isteyen restoratör mü? Soderbergh ise tam da bu noktada, ele aldığı etik ikilemi bir “soyguna” benzeterek, Lori’nin eserleri kurtarmak için çevirdiği oyunları Ocean filmlerini anımsatan bir kurnazlıkla ama çok daha dingin bir tempoyla işliyor.
İki Muazzam Oyuncunun Düellosu
Ian McKellen, Julian Sklar rolünde kariyerinin en etkileyici ve çok katmanlı performanslarından birini sergiliyor. Julian, hem dayanılmaz derecede kibirli hem de içten içe derin bir acıyla kıvranan bir adamdır. McKellen, bu geçişleri o kadar doğal bir şekilde yapıyor ki, izleyici ondan bir an nefret ederken bir saniye sonra yaşlılığın ve unutulmuşluğun getirdiği yalnızlığına üzülüyor. Özellikle internetten kendi adını aratması veya hayranlarına para karşılığı video çekmesi gibi sahneler, bir zamanların devrimci sanatçısının düştüğü hali trajikomik dille yansıtırken, McKellen’ın olduğu her sahne adeta bir ders niteliğinde.
Michaela Coel ise Lori rolünde, McKellen’ın dışa dönük enerjisinin tam zıttı bir içsel yoğunluk sunuyor. Lori, çok az konuşan ama her mimiğiyle, her bakışıyla bir roman yazabilecek kadar incelikli bir karakter. Julian’ın bitmek bilmeyen monologları karşısında sergilediği sabır, şaşkınlık ve bazen de alaycı tavırlar, Coel’in oyunculuk yeteneğinin ne kadar geniş olduğunu kanıtlıyor. Coel, Lori’nin içindeki fırtınayı bastıran, kendini dünyadan izole etmiş ama aslında her şeyi en ince ayrıntısına kadar hisseden o “neo-soul” tavrını mükemmel bir şekilde yansıtıyor.
Filmin en güçlü yanlarından biri, bu iki zıt kutbun arasında filizlenen ve “arkadaşlık” kelimesinin yetersiz kaldığı o tuhaf bağ. İkisi de hayata karşı alaycılık ve kinizm kalkanını kullanmakta. Julian, Lori’nin bir zamanlar eleştirdiği ama aslında gizliden gizliye saygı duyduğu biridir; Lori ise Julian’ın uzun zamandır rastlamadığı, kendisinden korkmayan ve onu gerçekten anlayan bir entelektüel eştir. İşte bu çarpıklığın içinde Ed Solomon’un diyalogları, bu iki karakter arasındaki kelime savaşlarını birer sanat eserine dönüştürüyor. Julian’ın “üçlü ilişki” kavramına getirdiği “eskiden biz buna aldatma derdik” yorumu gibi zekice espriler, filmin ağır atmosferine taze bir nefes aldırıyor.
Ancak filmle ilgili en önemli sıkıntı, Lori karakterinin iç dünyasının daha az belirgin olması. Lori, filmde dramatik bir figür olarak Julian’ın dünyasına tanıklık eden bir gözlemci. Fakat bundan daha fazlası da verilebilirdi. Coel’in performansı bu eksikliği büyük ölçüde kapatsa da, Lori’nin neden orada kaldığına dair net cevapların verilmemesi boşluk oluşturmuyor değil. Fakat genele bakıldığında, bu durum onun sanatçı kimliğinin de bir parçası; çünkü o, Julian’da kendi geçmişini ve sanatın iyileştirici, bazen de yıkıcı gücünü aramakta. Bu ikili arasındaki düello, filmin sonuna kadar izleyiciyi tetikte tutan en büyük unsur.
Soderbergh’in Görsel Tercihleri ve Mekânın Ruhsallığı
Steven Soderbergh, bu filmde yönetmeliğinin yanı sıra görüntü yönetmenliğini de (Peter Andrews mahlasıyla) üstleniyor. Film büyük ölçüde Julian’ın iki bitişik townhouse’ında geçiyor. Bu mekân, Julian’ın zihninin bir dışavurumu gibi kurgulanmış; her yer kurumuş boya lekeleri, yılların birikimi olan eşyalar ve sanatçının geçmişinden parçalarla dolu. Soderbergh, geniş açılı lensler kullanarak bu klostrofobik hissettirebilecek mekânı ferah ama bir o kadar da tekinsiz bir hale getiriyor. Mekân tasarımı, karakterlerin ruh halini yansıtan canlı bir organizma gibi.
Işık kullanımı, filmin atmosferini belirleyen en temel unsurlardan biri. Soderbergh, doğal ışık kaynaklarına —bir masa lambasının sıcak turuncu tonuna veya bir halka ışığın soğuk beyazlığına— odaklanarak sahnelerin samimiyetini artırıyor. Fakat şu var ki, bu ışık tercihleri bazen Michaela Coel’in yüz ifadelerini gölgede bırakabiliyor. Yine de gece sahnelerindeki soğuk maviler ve gündüz sahnelerindeki loş atmosfer, filmin “geçmişte kalmışlık” ve “hüzün” temasını da mükemmel bir şekilde destekliyor.
Kurgu ve çekim tarzı ise Soderbergh’in deneysel ruhunu yansıtmaya devam ediyor. Yönetmen, oyuncuların sahnede ve diyalogda gerçekten “yaşamasına” izin veren uzun planları tercih ediyor. Bu durum, filmin temposunu yavaşlatsa da karakter gelişimine büyük katkı sağladığı bir gerçek. Özellikle Lori ve Julian’ın boya fırlatmak yerine sadece konuştukları o kırılma anı, Soderbergh’in Hollywood klişelerinden ne kadar uzak durduğunu göstermekte. David Holmes’un Fender Rhodes destekli, rüya gibi tınılar taşıyan müzikleri ise sahneler arasındaki geçişleri yumuşatan, zamansız bir hava yaratıyor.
Soderbergh’in bir yönetmen olarak bu filmdeki yaklaşımı, önceki filmi Presence’daki teknik gösterişin aksine daha sade ve karakter odaklı. Yönetmenin kendi kariyerine dair otobiyografik izler taşıdığı düşünülen bu yapım, “emeklilik”, “geri dönüş” ve “yaratıcılık krizi” gibi kavramları masaya yatırıyor. On yıl önce sinemayı bıraktığını açıklayıp sonra büyük bir hırsla geri dönen Soderbergh, belki de Julian ve Lori üzerinden kendi sanatla olan sancılı ilişkisini de görmüş olabilir. Bu noktada The Christophers, içselleştirildiği zaman herkes için kişisel bir film.

Sanat Eleştirisi ve Kalıcı Bir Miras Bırakmak
The Christophers, karakterler arası bir çatışma olmanın yanında, sanat dünyasına ve eleştiri kültürüne yönelik de keskin bir hiciv. Julian’ın “sanatı yargılamak için onu yapma becerisine sahip olmak gerekir” şeklindeki sert çıkışı, dijital çağda herkesin birer eleştirmene dönüştüğü günümüze dair en iyi yorum. Julian, bir yandan internetin gücünü kullanarak hayatını devam ettirirken diğer yandan bu dünyadan iğrenmektedir. Lori ise başarılı bir sanat bloğu yazarı olarak, sanatın hem teorik hem de pratik kısmında yer alarak bu iki dünya arasındaki köprüyü temsil ediyor.
Filmin son perdesi, hikayenin gidişatını tamamen değiştiren bir kırılma anına ev sahipliği yapar. Bu aşamada, filmin alt tonda ilerleyen soygun teması, karakterlerin vicdani hesaplaşmalarıyla birleşir. Lori’nin Julian’a yardım etme kararı ve portrelerin akıbeti, izleyiciye alışılagelmiş bir mutlu son değil, buruk bir kabulleniş sunar. Bu son, sanatın piyasa değerinden ziyade, sanatçının ruhunda bıraktığı izle ilgili olduğunu vurgular. Julian’ın “The Christophers” serisini neden sakladığına dair ortaya çıkan gerçek, sarsıcı bir ifşaattan ziyade, yaşlı bir adamın en insani ve kırılgan itirafı diyebiliriz.
Ed Solomon’un senaryosu, sanatın bir meta olarak alınıp satılmasına karşı duyulan öfkeyle dolu. Barnaby ve Sallie karakterleri üzerinden yürütülen bu eleştiri, günümüz sanat piyasasının ne kadar yozlaşmış ve yüzeysel olabileceğini gösteriyor. Ancak film aynı zamanda, bu karanlık tablonun içinde Julian ve Lori arasındaki bağı yücelterek umudu sanatın özünde arıyor. Çünkü sanat, mirastan veya paradan daha fazlasıdır; sanat, iki insanın birbirini hiç beklemedikleri bir anda gerçekten görebilmesini sağlayan bir dildir.
Uzun lafın kısası The Christophers, Steven Soderbergh’in son yıllardaki en olgun ve dokunaklı işlerinden biri. İki dev aktörün performansına ve metnin gücüne güvenen film, izleyicide üzerine düşünecek fikirler de bırakıyor. Julian Sklar’ın kibrine ve Lori Butler’ın direncine tanık olduğumuz filmde, sanatın “üretim” sürecinden daha fazlası olarak, yaşanılan ve korunması gereken bir onur olduğu hatırlatılıyor. Soderbergh, bu “küçük” ama etkileyici hikayeyle, sinemanın hala ne kadar güçlü bir ifade aracı olabileceğini gösteriyor.
Ferit Doğan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.






















Yorumlar