45. İstanbul Film Festivali’nin üçüncü günü, programın çeşitliliğinin en yoğun hissedildiği, farklı tür ve anlatı biçimlerinin yan yana geldiği bir seçkiyle dikkat çekiyor. Günün filmleri, bir yandan bireysel hafızanın ve içsel kırılmaların izini sürerken, diğer yandan sinemanın türler arası geçişkenliğini ve anlatı cesaretini öne çıkarıyor. Minimalist anlatılardan stilize biyografilere, hafif komedi tonlarından melankolik karakter incelemelerine uzanan bu seçki, festivalin yalnızca hikâye anlatmakla kalmayıp, izleyiciyi düşünsel ve duygusal olarak farklı katmanlara davet eden yapısını bir kez daha ortaya koyuyor.


A Useful Ghost

A Useful Ghost 45 İstanbul Film Festivali Arakat Mag Gün 3 Haktan Kaan İçelA Useful Ghost, ölüm ile hatırlama arasındaki sınırı bulanıklaştıran anlatısıyla hayalet fikrini korku sinemasının klişelerinden çıkarıp duygusal bir varoluş alanına taşıyor. Film, görünmeyen bir varlığın fiziksel tehdidinden ziyade, “geçmişin bugünün içinde yaşamaya devam etmesi” fikriyle ilgileniyor ve yas kavramını gündelik hayatın sıradan akışı içine yerleştiriyor. Yönetmenin minimalist yaklaşımından dolayı, günlük hayattan absürt olmasına rağmen sıradan mizansenler ortaya çıkıyor.

Bilinçli olarak yavaşlatılmış olan anlatı ritmi, seyirciyi olay örgüsünden ziyade atmosferle ilişki kurmaya davet ediyor. Hayalet burada korkulacak bir figür olarak sembolize edilmemiş. Bunun yerine daha çok unutulamayan anıların, bastırılmış duyguların ve tamamlanmamış ilişkilerin metaforuna dönüştürmeyi tercih etmişler. Absürt mizah ile melankoli arasında gidip gelen ton, filmi hem ironik hem kırılgan bir deneyime dönüştürürken, modern insanın kayıpla baş etme biçimlerine dair sessiz bir düşünme alanı açıyor. Sonuçta A Useful Ghost, görünmeyeni göstermekten çok, hissettirmeyi tercih eden ve yaşamın bıraktığı izleri merkezine alan incelikli bir festival filmi olarak öne çıkıyor.


The Christophers

The Christophers 45 İstanbul Film Festivali Arakat Mag Gün 3 Haktan Kaan İçelTeknik açıdan kusursuz filmleriyle tanınan Steven Soderbergh, her filminde teknik anlamda stilize denemeler yaparken, şaşırtıcı bir şekilde The Christophers ile memur yönetmenliğin nasıl bir şey olduğunu deneyimlemek istemiş gibi.

BBC’nin az oyunculu televizyon filmlerini anımsatan yapım, Ian McKellan’ın huysuz ve ilgi nesnesi olabilen ressam karakteriyle kendisini izletebiliyor. Ancak filmin başından sonuna tahmin edilebilir senaryosu, hiç susmayan geveze karakterleri ve albenisi olmayan çatışmasıyla yalnızca “her filmi beğenmeye çalışan” olgun seyirci kitlesine hitap ediyor. Tatlı, klişe ve duygusal bir film izlemek isteyenler deneyebilir.


Three Goodbyes

Three Goodbyes 45 İstanbul Film Festivali Arakat Mag Gün 3 Haktan Kaan İçelIsabel Coixet sinemasının karakter odaklı anlatı geleneğini sürdüren, içe dönük duyguların dışa vurulmasına dair yeni filmi Three Goodbyes, bir romantik komedi havasında başlayıp ağır dram sularına yelken açıyor. Finalinde daha optimist bir kapanışı tercih ederek bir hüznün dahi nasıl hafifletilebilecek düzeye getireleceğini kendi içinde tartışan bir filme dönüşüyor. Film, merkezine aldığı karakterin kırılgan ruh hâlini detaylandırmak adına bilinçli bir yavaşlık tercih ediyor; ancak anlatının süresi, ele aldığı hikâyeye kıyasla zaman zaman gereğinden uzun hissediliyor.

Coixet’in kamerası, neredeyse tüm enerjisini ana karakterin iç dünyasını zenginleştirmeye ayırırken, bu özverinin yan karakterlere aynı ölçüde yansımadığı fark ediliyor. Böylece film, güçlü bir karakter portresi kurmayı başarırken dramatik evrenini genişletmekte yer yer sınırlı kalıyor. Yine de Three Goodbyes, büyük olaylardan ziyade küçük duygusal kırılmalar üzerinden ilerleyen yapısıyla, insan ruhunun sessiz dönüşümlerine odaklanan minimal ama samimi bir karakter filmi olarak okunabilir. Yer yer dramın derin sularına yelken açarken, bazen de günlük hayatın rutininde barınmak için neden arayan bir üslup benimsemiş gibi görünüyor.


Everybody Digs Bill Evans

Everbody Digs Bill Evans 45 İstanbul Film Festivali Arakat Mag Gün 3 Haktan Kaan İçel

Caz tarihinin en kırılgan figürlerinden birine odaklanan Everybody Digs Bill Evans, Bill Evans’ın müziğini biyografik bir kronolojiden çok, ruh hâli üzerinden okumayı tercih ediyor. Arşiv görüntüleri ve tanıklıklar aracılığıyla sanatçının içsel yalnızlığı ile yaratıcı dehası arasındaki gerilim görünür hâle geliyor. Özellikle aile ilişkileri ve karakterin kendisine biçtiği lanet üzerinden karanlık ve mistik bir hava yakalanmış. Filmin ağır melankolik tavrı ve depresif ruh halini birebir yansıtan film, olayları anlatmaktansa stilize ve biçimci bir anlayışla Bill Evans’ın beyninde seyahat etmemize olanak sağlıyor.

Anders Danielsen Lie ve Laurie Metcalf, performanslarıyla anlatıya son derece büyük bir katkıda bulunuyor. Uyuşturucu problemleri, ölümlerin karakter üzerindeki etkisi ve yeteneğine duyduğu yabancılaşma, tüm filmin her noktasına yayılmış bir şekilde seyirciye sunulmuş. Film, zaman zaman klasik müzik belgeseli formuna yaslansa da, Evans’ın piyanosundaki melankoliyi sinemasal bir atmosfere dönüştürmeyi başarıyor. Sonuçta ortaya, müziği anlatmaktan çok hissettirmeyi amaçlayan, karakterin iç dünyasına odaklanan bir biyografi çıkıyor.


Murder in the Building

Murder in the Building 45 İstanbul Film Festivali Arakat Mag Gün 2 Haktan Kaan İçelFransa’dan dönem dönem ilginç komedi filmi denemeleri ortaya çıkıyor. Bu sefer Rear Window odaklı Hitchcock güzellemesi bir komedi suç filmi ortaya çıkmış. Murder in the Building, yer yer The Burbs filmini de epeyce hatırlatıyor. Meraklı komşuların şüpheleri üzerinden ilerleyen hikaye, türün klişeleriyle dalga geçerken, bazen de hikayesini bunlar üzerine kurarak seyirci dostu bir film olmayı başarıyor. Laetitia Casta filmin en dikkat çekici oyuncusu oluyor.

Kapalı mekân gerilimini merkezine alan film, suç anlatısını fiziksel eylemlerden çok psikolojik şüpheler üzerinden kuruyor. Katmanlı anlatısı sayesinde olayın kendisinden ziyade suç fikrinin karakterler üzerindeki etkisi ön plana çıkıyor. Tabii bu, bir komedi filmi olmasından kaynaklı olsa gerek; zira film, hikayeyi evli çiftlerin monoton hayatını renklendirmek için de kullanıyor. Böylece karşımıza fazla hafif bir suç – gizem filmi ortaya çıkıyor.

Yönetmenin mekân kullanımındaki titizliği, filmi teatral bir alana yaklaştırsa da, bu tercihin gerilimi diri tutmak açısından mantıklı bir seçim olduğu söylenebilir. Ancak filmin tonu o kadar açık renkte ki, bu gerilimi hissetmek asla mümkün olmuyor. Onun yerine karakterlerin muzipliklerine gülüyorsunuz. Final bölümünde gizemin çözülmesi ise beklenen etkiyi tam olarak yaratmasa da, genel izleyiciyi tatmin edecektir. Kısacası Murder in the Building, patlamış mısır filmlerinden yeni bir tanesi.


Haktan Kaan İçel’in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

45. İstanbul Film Festivali Günlükler: 2. Gün

45. İstanbul Film Festivali Günlükleri: 1. Gün

HAKTAN KAAN İÇEL
2008'den beri sinema yazarlığını sürdürüyor.

    The Christophers: Dijital Çağda Analog Ruhlar

    önceki yazı

    My Father’s Shadow: Hatırlanan Rüyalar

    sonraki yazı

    Yorumlar

    Leave a reply

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Bunlar da ilginizi çekebilir