İstanbul Film Festivali’nin ikinci günü, izleyiciyi daha derin ve zorlayıcı anlatılarla baş başa bırakan bir seçki sunuyor. Deneysel sinemadan politik belgesellere, kişisel hikâyelerden kolektif hafızaya uzanan bu program; yalnızlık, yas, özgürlük ve kimlik gibi temaları farklı coğrafyalar üzerinden tartışmaya açıyor. Haktan Kaan İçel, günün öne çıkan yapımlarını değerlendirirken festivalin sınırları zorlayan ruhunu bir kez daha görünür kılıyor.
Sermon to the Void
Sermon to the Void, Heyula bölümüne yakışır zorlukta bir film olarak karşımıza çıkıyor. Felsefik bir anlatının peşinden giden film, yaratılan renk oyunlarıyla ve video formatının manipülasyonuyla ruhani bir atmosfer oluşturmaya çalışıyor. Hikaye anlatımından çok deneyime odaklanan film, sinematik bir anlatımdansa video-art sularında gezinen bir seyir sunuyor. Coğrafik anlamdaki çöl boşluğunu, bireyin bireysel yalnızlığına ve içsel boşluğuna bağlantı olarak kullanıyor.
Klasik sinema sevenler için kabir azabı hissi veren bu yapım, sanatın farklı denemelere açık bir saha olduğunu ispatlar nitelikte. Bu açıdan Sermon to the Void, kesinlikle her seyirciye uygun değil. Film, – bu kelimeyi çok kullansak da – festivalin “mayınlı bölge” filmlerinden biri. Yine de, dini referansları ve arınmaya dair beklentisi yönetmenin kendi içindeki beyin fırtınasından öteye geçemiyor. Metafizik, zihinsel ve şiirsel bir hipnotize ediciliğe sahip yapımın, uzun metraj yapımlar arasında kendine nasıl bir yer edineceği ise meçhul. Daha çok sinemasal arayıştaki izleyicinin zihnine temas edecektir. Eminim ki Carlos Reygadas bu film seve seve ortak yapımcı olmuştur.
Amílcar
Amílcar için klasik bir biyografi belgeseli olmayı reddederek kendisini bir hafıza kazısına dönüştüren yapımlardan biri diyebiliriz. Film, bir devrim liderinin hayatını anlatmaktan ziyade, devrimin hangi düşünsel iklimde mümkün hâle geldiğini sorguluyor. Cabral’ın politik varlığı burada bir kahraman anlatısı değil; sömürgeciliğin insan zihninde yarattığı kırılmanın entelektüel anatomisi olarak okunuyor.
Yönetmen, arşiv görüntülerini romantize etmek yerine onları neredeyse soğukkanlı bir mesafeyle ele alarak, devrim fikrini mit olmaktan çıkarıyor. Bu yüzden Amílcar, geçmişi anlatan değil, bugünün politik körlüklerine ayna tutan bir belgesel hissi yaratıyor. İzleyiciye cevap vermekten çok, “Özgürlük gerçekten ne zaman başlar?” sorusunu rahatsız edici bir biçimde açık bırakıyor. Bu durum, klasik anlatıya aşina olan belgeselseverler için zor bir deneyim yaratabilir.
Life After Siham
Life After Siham, yasın yalnızca kişisel bir kayıp değil, aynı zamanda kolektif bir sessizlik biçimi olduğunu hatırlatan kırılgan bir belgesel. Film, ölümün ardından geride kalan boşluğu dramatize etmek yerine, gündelik hayatın içine sızan görünmez eksilmeler üzerinden ilerliyor. Yönetmen, hatırlama eylemini nostaljik bir geri dönüş olarak değil, kimliğin yeniden kurulma süreci olarak ele alıyor.
Kamera, çoğu zaman konuşmaktan kaçınarak, söylenmeyenlerin ağırlığını izleyiciye bırakıyor; çünkü bu hikâyede asıl anlatılan şey, bir insanın yokluğuyla yaşamayı öğrenenlerin içsel dönüşümü. Life After Siham, travmayı temsil etmekten çok, hafızanın nasıl hayatta kaldığını gözlemleyen sessiz ama sarsıcı bir yüzleşme öneriyor. Filmin anlatıyı desteklemek için kullandığı sinema filmleri ve müzikler ise belgeseli zenginleştirmek adına iyi seçimler olmuş. Bu bağlamda ses, görsel imgeler ve fotoğrafların yıkıcı etkisi, gerçek insanların duygularıyla birleştirilerek seyircinin içinde bir yumru haline getirilmiş.
Bidad
Bidad, Karlovy Vary Film Festivali’nde öne çıkan yapımlardan biri olarak, İran gençliğinin özel hayata yönelik devlet müdahalesine karşı sessiz ama kararlı direnişini bireysel bir hikâye üzerinden anlatıyor. Kadınların kamusal alanda şarkı söylemesinin yasak olduğu bir toplumda geçen film, genç bir kadının müzik aracılığıyla var olma mücadelesini politik bir jest hâline getirirken, klasik çatışmalar yerine atmosfer ve içsel zaman duygusuna yaslanıyor.
Minimal diyaloglar, boşluk hissi yaratan kadrajlar ve yeraltı kültürüne yapılan göndermeler aracılığıyla baskının gündelik hayattaki görünmez etkilerini hissettiren film, melodramdan uzak duran varoluşçu bir ton yakalıyor. Protest tavrını sloganlarla değil, duygu üzerinden kuran Bidad, İran sinemasının geleneksel poetikasını çağdaş bir gençlik öfkesiyle buluşturuyor. Sonuçta film, anlatmaktan çok hissettiren yapısıyla yalnızca politik bir hikâye değil, duyulmak isteyen bir kuşağın sinemasal yankısı olarak hafızada yer ediyor.
The Wizard of the Kremlin
The Wizard of the Kremlin, politik gücün sahne arkasını anlatmayı tercih eden yapısıyla klasik biyografik anlatıdan bilinçli biçimde uzaklaşıyor. Film, episodik anlatım yapısı sayesinde tek bir dramatik yükseliş yerine parçalı bir iktidar panoraması kurarak, karakterlerin dönüşümünü zamanın ruhu üzerinden okumaya imkân tanıyor. Özellikle oyunculuk performanslarının başarısı sayesinde senaryonun teorik yoğunluğu güç kaybetmeden filmin seyrine katkıda bulunuyor. Karakterler yalnızca tarihsel figürler olarak değil, güce yaklaşırken kimliklerini aşındıran bireyler olarak varlık kazanıyor.
Yönetmen Olivier Assayas, senaryosunda her ne kadar olayları olduğu gibi anlatmaya çalışıyor gibi görünse de, üstü örtülü bir şekilde gücün olduğu yerde zehirlenmenin de çokça olduğuna parmak basıyor. Özellikle Jude Law, Putin rolünde harika iş çıkarmış. Ancak bütün bu inşa edilen gerilime rağmen final bölümünün fazlasıyla öngörülebilir bir noktaya bağlanması, izleyicide hafif bir “göz devirme” hissi bırakıyor. Buna rağmen film, oyunculukları ve epizodik yapısının sağladığı düşünsel mesafe sayesinde festival seçkilerinde tartışılmaya açık, zihin kurcalayan bir politik sinema örneği olarak öne çıkıyor.
Haktan Kaan İçel’in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.























Yorumlar