Isabel Coixet‘in Three Goodbyes filmi adından da anlaşılacağı üzere bir vedalar silsilesi. Coixet, filmini veda etmek eyleminin ne kadar girift ve tamamlanamaz bir şey olduğu üzerine kuruyor. Veda etmek eylemini tek bir ana sıkıştırmadan yapıyor bunu. Zamana yayıyor, bölüyor, tekrar tekrar yaşatıyor. Film boyu bitmek bilmeyen bir ayrılığın içindelik hissiyle devam etmenin zorluğuna şahit oluyoruz.
Ayrılık ve vedalar uzun bir yas süreci ve bu süreç hiçbir zaman doğrusal ilerlemiyor. Geri dönüyor, takılıyor, başa sarıyor, aynı çemberin içinde dolanıyor. Bir şeyler geride bırakılmaya çalışıldıkça daha fazla bağlanılıyor. Yas kendini bazen geçilen bir sokak aracılığıyla, bazen beklenmedik bir nezakete karşı mahcubiyetle, bazen de hayatın hiçbir zaman alan vermeyişiyle her daim hatırlatıyor. Söylenmiş gibi hissedilen ama hiçbir zaman söylenemeyen cümlelerde, ertelenmiş yüzleşmelerde, yanlış zamanda kurulan temaslarda, yas her yerde ve her zaman orada. Three Goodbyes, tam da bu eksikliklerin içinde şekilleniyor.

Parçalara Ayrılmış Vedalar
Three Goodbyes, vedayı üç farklı kırılma anı olarak ele alıyor. Klasik anlamda bir bölümleme hissinden ziyade, her diğerinin içine sızan girişik bir yapı olarak duygusal bir akış halinde sunuyor. Belirli bir başlangıç veya bitiş noktası aramak anlamsızlaşıyor. Çünkü film, vedayı zamansal olarak sınırlandırılabilecek bir şey gibi kurmuyor.
Üç vedanın hiçbiri birbirinden bağımsız değil ama biri diğerini tamamlamıyor. Veda, “an”lara indirgenmiyor. Küçük küçük dağılan bir süreç olarak ele alınıyor. Her veda, her iki ana karakterin sekansları sanki başka bir eksiği açığa çıkarıyor. Birine veda etmek yalnızca kişiden ibaret kalmıyor. Yitip giden zamana, alışkanlıklara, kendimizin artık var olmayan bir versiyonuna da veda söz konusu. Three Goodbyes, bu çok katmanlı kayıp hissini oldukça duru, ağır ve gerçekçi bir biçimde kuruyor.
Bu katmanlı yapı küçük kırılgan gündelik anların içinde gizlenerek kuruluyor. Gündelik hayatta konuşmalar, akşamdan kalma halde işe gitmeye çalışmak, iştahsızlıklar, ilgisizlikler, eski güzel anıları hatırlarken hissedilen hüzün gibi sıradan anların hepsinde yoğun bir yas hissiyatı hakim. Bu sahnelerin hiçbiri izleyiciye doğrudan “üzül” komutu vermiyor, sadece bir boşluk hissi yaratıyor. Ve bu boşluk hissi film boyunca izleyicilerin kendi deneyimleriyle bir yapboz parçası gibi eşleşiyor. Bazı duygular ve süreçler evrenseldir, yas belki de en önde gideni.
Vedanın ne zaman gerçekleştiğini de sorguluyor Three Goodbyes. Fiziksel olarak ayrılmak mı, yoksa o kişiyi içimizde bıraktığımız an mı? Ya da belki çok daha sonra, beklenmedik bir anda, o yokluğun gerçekten farkına varmak mı? Hiç ummadığın bir kokunun, bir görüntünün, rastlamayı beklemediğin bir tanıdığın onu hatırlatması mı? Three Goodbyes, vedaların dağınık ve çelişkili doğasını, tek bir ana indirgenemeyecek kadar karmaşık bir deneyim olduğunu çok buruk bir nezaketle anlatıyor.

Duygular, Hafıza ve Zaman
Three Goodbyes‘in en çarpıcı taraflarından biri duyguların kontrollü bir şekilde taşmasına izin vermesi. Coixet burada melodramla arasına mesafe koyup duygusal yoğunluktan da kaçmayarak ince bir çizgide yürüyor. Her sahne potansiyel olarak bir duygusal eşik haline geliyor. Filmi duygusal olarak kırılgan hale getiren yapısı da hissettirdiklerinin oluşabileceği alanı açması oluyor. Bu da izleme deneyimini daha dikkatli, daha hassas bir hale getiriyor. Çünkü ne zaman, hangi küçük detayın bir anda ağırlaşacağı kolayca kestirilemiyor.
Coixet‘in zamanı kullanma biçimi de bu noktada oldukça belirleyici. Geçmiş hatıra sekansları karakterlerin şimdiki hallerine sızıyor. Bu sızma sıradan bir nostaljik romantizasyon olmuyor. Daha çok; geçmişin bitmediğini, hala şimdinin içinde aktif bir biçimde var olduğunu ve hayatın düzenini altüst ettiğini hatırlatan bir yaklaşım. Bu yüzden o sahneler bir geri dönüş sekansı gibi hissettirmiyor. Geçmişte yaşayan bir ruh için zaten her zaman orada yanı başımızda.
Aynı anda hem geçmişte hem şimdide olabilme hissi, tüm bu duygusal durumu daha anlaşılır kılıyor. Vedalaşmak, sadece şu anı kapsayan bir eylem değil; zamanın içine dağıtarak taşımaya çalıştığımız ama taşırdığımız, geçmişte yaşanmış her şeyle biriken bir süreç. Bu yüzden veda çok zor bir hale geliyor. Çünkü veda ettiğimiz şey hiçbir zaman tamamen geride kalmıyor. Hatıralar, mekanlar, alışkanlıklar olarak sürekli geri dönüyor. Her şey geçmişi yeniden çağırabiliyor.
Zamanın geçirgenliği karakterlerin içinde bulunduğu duygudurum hallerini de besliyor. Geçmişle bağ tamamen kopmadığı sürece, ileriye doğru adım atmak ve hayatın akışında devam etmek zorlaşıyor. Three Goodbyes çiftinin sıkıştığı nokta da bu: Geride bırakamadıkları bir geçmiş ve ilerleyemedikleri şimdi arasında bir araf. Geçmişin peşlerini bırakmayışı vedayı da tek seferlik bir eylem olmaktan çıkarıp devamlı tekrar eden, hiçbir zaman tamamlanamayan bir deneyime dönüştürüyor.

Dağılmanın İçinde Tutunmaya Çalışmak
Three Goodbyes‘deki karakterler çiftin ayrılık haberini aldıklarında ne hissettiklerini açıkça söylemiyor ama herkes bazı şeylerin geri dönülemez biçimde değiştiğinin farkında. Bu farkındalık, karakterlerin arasına görünmez bir duvar örüyor. Kimse o duvarı yıkmaya cesaret edemiyor, herkes etrafında dolaşıyor. Söylenecek sözler kifayetsiz hissettiriyor, hiçbir zaman doğru bir an gelmiyor. Aynı ortamı paylaşıyorlar ama aynı duyguyu paylaşmıyorlar. Çünkü Marta’nın paramparça olmasına rağmen devam etmek zorunda olduğu bir hayatı ve ilerleyen bir kanseri var.
Filmin en ağır yükünü Marta’nın hikayesi taşıyor. Yaşadığı ayrılığın üstüne bir de kanser teşhisi, zaten dağılmakta olan hayatının içine sessizce yerleşiyor. Onun hastalığına rağmen hala bir şeylerin peşinden gitmeye çalıştığını görüyoruz. Ama bu çaba güçlü bir “hayata tutunma” çabası değil. Daha çok, bırakmamaya çalışmanın nazik bir yorgunluğu gibi hissettiriyor. Yaşamak için büyük bir motivasyona ihtiyaç yok. Yaşamdan vazgeçmemek için küçük sebepler aramak gerekiyor. Marta da öğrencileriyle özel ilgilenerek, kendine tatlı ısmarlayarak, gündelik hayatının rutinlerine devam etmeye çalışarak, Korece öğrenerek bir şekilde bir şeylerin peşinden gitmeye çalışıyor.
Kore’ye gitme isteği aslında büyük bir hayalden ziyade gecikmiş bir ihtimalden doğuyor. Hayatın elimizden kayıp gittiğini fark ettiğimizde ve en dibi gördüğümüzde, çok dürtüsel davranıp ertelediğimiz şeylere tutunmaya çalışıyoruz. Ama bu tutunma halinin de içinde devamlı bir burukluk var. Çünkü ne kadar istekleri ve sorumlulukları olursa olsun, zaman artık Marta’nın lehine işlemiyor. Ayrılık, kayıp, duygusal yıkım ve fiziksel çöküş iç içe geçiyor. Aşk acısı hastalığı besleyip derinleştiriyor.
Bu durum hiçbir zaman hikayede dramatize edilmiyor. Film Marta’yı güçlü ya da zayıf olarak tanımlamaya çalışmıyor. Sadece olduğu haliyle bırakıyor. Kırılmış, yorulmuş, küskün, ama hala tamamen vazgeçmemiş biri olarak. Karşılık bulamayacak olsa da insanları önemsemekten korkmayan biri olarak. Yas süreci gerçekten de böyle işliyor. Ne tamamen güçlü olmak mümkün, ne de tamamen dağılmak. İkisi aynı anda var ve hangi tarafın bastıracağını hiçbir zaman tam olarak bilemiyoruz.

Her Şeye Rağmen Devam Eden Bir Hayat
Three Goodbyes‘i bu kadar etkileyici yapan şey, aslında çok tanıdık bir duyguyu çırılçıplak bir şekilde ortaya koyması. Hepimiz bir şekilde vedalaştık, vedalaşamadık, vedalaştığımızı sandık. Film bu deneyimlerin hiçbirini yüceltmiyor ya da dramatize etmiyor. Olduğu gibi bırakıyor.
Vedalar silsilesi üst üste biniyor ve birbirine dolanıyor. Bir ayrılık vedası bedene, zamana, aşka, ihtimallere ve hayatın henüz yaşanmamış parçalarına da veda etmek anlamına geliyor. Marta’nın bütün bu dağınıklığın içinde kısa bir açıklık açarak söylediği monolog, filmin ana fikrini yalın bir şekilde anlatıyor. Hayatın kendisi bir düzen değil, hayat hiçbir zaman böyle inşa edilmedi. Hayat yalnızca güzel bir tesadüf, bir kaza. Plansız, kontrolsüz ve rastlantısal. Vedaların yarım kalmışlık hissi hayatın doğasının ta kendisi.
Three Goodbyes‘ın duygusal omurgasını da vedayla başa çıkmanın temel mekanizması oluşturuyor: İncinme ihtimalinden korkmak ve temas kurma isteği arasında kalmak. Three Goodbyes, sevmenin bu riski göze almak olduğunu hatırlatıyor. İnsanlarla bağ kurmak, ilgilenmek, “orada” olmak, açılmak… Bunların hepsi aynı zamanda gardını indirmek ve incinmeye açık olmak demek. Ama insan yüreğinin kan pompalamak dışında bir görevi olmalı. Bu savunmasızlık da yaşamanın doğal ve kaçınılmaz bir parçası.
Bireysel hikayelerimiz ne kadar ağır, ne kadar belirleyici olursa olsun; hayat kendi akışını sürdürmeye her daim devam ediyor. Yeni bir şafak doğuyor, yeni bir gün batıyor. Hayatın çarkları bir yandan hiçbir şeyi nihai sona erdirmezken diğer yandan bizim varlığımızın bu büyük akış içinde ne kadar geçici olduğunu hatırlatıyor.
Three Goodbyes, tam olarak hayatın bütün bu çelişkilerini aynı anda barındırabildiğini kabul eden bir noktada duruyor. Cevaplar vermekten çok hatırlatmayı seçiyor. Hayat çoğu zaman yarım kalır, vedalar da öyle. Ve bütün bunlara rağmen yaşamaya devam ederiz. Geriye de görmezden gelinemeyecek bir gerçek kalır: Hayat, ne kadar kırılgan olursa olsun, hazır olsak da olmasak da akmaya devam ediyor. Bizle veya bizsiz.
Ece Ekşi‘nin diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.






















Yorumlar