Bu yıl içerisinde Presence ile izlediğimiz sinemanın yenilikçi ve üretken yönetmenlerinden Steven Soderbergh, kısa bir sürenin ardından casusluk hikayesi Black Bag ile beyaz perdeye dönüyor. Filmin senaryosunu yönetmenin Presence dahil olmak üzere birçok işinde beraber çalıştığı David Koepp kaleme alırken alışılmış aksiyon içeren casusluk anlatılarının aksine diyaloglar hikayenin dinamiğini oluşturuyor. Söz bir iletişim aracı olmaktan çıkarak tiyatro metni keskinliğinde hem saldırı aracı hem de savunma mekanizmasına dönüşüyor. Filmin oyuncu kadrosunda Michael Fassbender, Cate Blanchett, Tom Burke, Marisa Abela, Rege-Jean Page, Naomie Harris ve Gustaf Skarsgard gibi isimler yer alıyor.
Ulusal Siber Güvenlik Merkezi’nde istihbarat ajanlığı yapan George, ekibin içerisindeki kişilerden birisinin oldukça tehlikeli, gizli bir yazılım programı olan “Severus”un sızdırılmasına neden olduğunu öğrenir. Mesleği ve sadakati arasında bir yolculuğa düşen George, kimin güvenilir kimin düşman olduğu çıkmazı içerisinde manipülasyonlar, çatışmalar ve sorgulamalarla dolu bir güven testinden geçecektir.

Beş İsim, Bir Hain ve Ölümcül Kusurun Başlangıcı
Black Bag’in kasvetli atmosferine ajan George Woodhouse’un sırtından bir giriş yapıyoruz. Londra’nın lüks konumdaki ara sokaklarında hareketlenen kamera, George’un tek plan çekim içerisinde gece kulübünün koridorlarında dolaşmasına eşlik ediyor. İnsan sesleri ve bardak çınlamaları müzisyen Phil Kieran’ın “Polyrhythmic” adlı acid techno eserinin ritimleriyle birleşerek kaotik bir kakofoni oluştururken George gece kulübünün dışında Philip Meacham ile görüşüyor. Bu kaotik koridorların ve şatafatlı gece kulübünün bize söylemek istediği şeyi Meacham dile getiriyor; “Aramızda bir hain var.” George’a bir kağıt uzatarak; “Beş isim var burada, bunlardan birisi de senin eşin.”
Black Bag, İngiltere’de Ulusal Siber Güvenlik Merkezi’nde çalışan bir veri analisti dört ajan ve bir psikoloğun etrafında kurulan bir potpuri. Oldukça sade, özenli bir o kadar zıt şekilde kaotik. Karakterlerin gerilim dolu sorgulayıcı çatışmaları diyalogların gücüyle ritmik bir kargaşa halinde. Steven Soderbergh, aksiyon dolu tipik ajan kovalamacasından çok onların içsel çatışmalarından amansız bir kedi-fare oyunun peşinde. Karakterler birçok kez farklı kombinasyonlarla yüzleşme halindeler. Sohbetlerin mesafeli tavrı ve derinlikli yazımı bize insanlığın ahlaki muğlaklığını sorgulatıyor. Entrika, şiddet ve aldatma kavramları karakterlerin oturduğu yemek masasının etrafında karanlık bir döngü içerisinde. Kimin hain olduğunun arandığı bu sekanslar, filmin süresinin her bir aşamasında insanlığın bıçaklayıcı gerçeklerini yüzümüze vuruyor. Karakterlerin aşk, mantık ve arzuları odağında şekillenen insancıl zaafları bir nevi “ölümcül kusur” temsiline dönüşüyor.

Yankılanan Sessizlikler, Diyaloglarla Kuşatılmış Cepheler
Black Bag, her saniyesinde zeki bir dille tasarlandığını hissettiriyor. Diyaloglara sirayet eden akılcı tavrı, çatışma dolu hikayesine eşlik eden soğukkanlı karakterler ve sıkışık atmosferle birleşiyor. Soğuk odalar, büyük ve geniş evler karakterlerin yaşadığı yabancılaşma duygusu ve kontrol mekanizmasının tezahürü oluyor. Fassbander’in canlandırdığı George, robotik gözüken mekanik zekasıyla bir cazibe figürü temsilindeyken, Cate Blanchett’in Kathryn’ni zarafet ve rasyonalitesiyle ön plana çıkıyor.
Karakterler bir yemek masasının etrafında hikayenin hem girişinde hem de finalinde konumlanırken, bu kullanım onların içsel dünyalarının geniş olanakları içerisindeki sıkışmışlıklarını gösteriyor. Dışarıdan saygın gözüken kişilikleri barındıran çeşitli ortamın her duvarında, gerginliğin ve ahlaki çıkmazların yıkıcı sessizliği yankılanıyor. İnsanlığın metalaşmış “tüket ve at” yaklaşımıyla bağlantılı olarak bireyler bu hızlı tüketimin bir parçası oluyor. Kirli çamaşırlarının ortaya dökülmesi karakterlerin hem bireysel olarak hem de birbiriyle çözümlemeleri güç olan bir dilemma yaratıyor.
Soderbergh ve Koepp’in yaratmak istediği anlatı filmin çoğunluğunda başarıyla işliyor. Koepp’in senaryosu sabırlı planlı ve ritmik bir şekilde ilerlerken, Soderbergh’in etkiyi arttıran mekan kullanımı ve tek planları filmin dilini fazlasıyla stilize kılıyor. Gerilimin yukarıya tırmandığı yemek sahneleri gerek oyuncu performansları gerek metnin kıvraklığıyla izleyiciye sunulan etkili bir ekspozisyon görevinde. Karakterlerin düşünsel havuzu ise sürekli bir devinim halinde. Dramatik yapının içerisindeki sofistike diyaloglar filmin tez canlı olmayan tavrıyla harika bir uyum sağlıyor. Sorgulayıcı tavırlar ve iç çatışmalar filmin psikolojik dinamiğini yükselten bir parça oluyor.

Paralel Raylarda El Ele Yol Almak
Jurassic Park (1993), Mission: Impossible (1996), Snake Eyes (1998), Panic Room (2002) gibi filmlerin senaristliğini üstlenen, yönetmenin son işi Presence’da da beraber çalıştığı David Koepp, ince örülmüş bir olay örgüsü tasarlıyor. Hikayesini, derinlikli karakterlerine ayrı katmanlar ekleyerek kurguluyor. George ve Kathryn çifti paralel şekilde yavaşça ilerleyen iki tren edasında konumlanırken ilişkileri içerisinde aynı yöne doğru hareket etseler de farklı rayların üzerinde olduklarını bize hissettiriyorlar.
George’un bulduğu sinema bileti ile Kathryn’nin Zürih’e olan yolculuğu üzerine duyduğu kuşku ve tereddütleri, paralel çizgide ilerleyen trenlerin yollarının ayrılmasına neden oluyor. George çeşitli manipülasyonlar odağında eşini sorgularken, klasik bir aldatma hikayesi odağında şekillenecek gibi gözüken hikaye, yönünü hiçbir zaman tek bir yöne indirgemiyor. Anlatı, sorgulamalarla uyumlu olarak daha çok George’un perspektifinde Kathryn’nin gözlemlendiği sekanslara ağırlık veriyor. Ancak Kathryn’nin hikaye arkı biraz arka planda kalsa da Soderbergh karakteri zihnimize kazıyacağımız sahnelere yer veriyor. Kathryn’nin gölgesi George’un üzerine bir karanlık gibi çöküyor.
Çiftin ilişkisinin yaşadığı paralelliklerin yanı sıra sahip oldukları hayat statüleri uyumlu bir yapı taşıyor. Evlilik ve casusluk gibi neyin gizli tutulup neyin insanlarla paylaşılması önemli olan iki olgunun ortak öznesi olan George ve Kathryn, stratejik planları ve kolektif tavırlarıyla güçlü bir ahenk oluşturuyorlar. Diğer karakterlerin manipülatif tavırları artmaya başlayınca ikili arasındaki güven yeniden oluşuyor.
Karşılıklı güven ikilinin hikayesini artık tek bir trenin içerisindeki yolculuğa dönüştürüyor. George bu durumu Clarissa’ya şu sözlerle anlatıyor; “Bu sektörde biriyle beraber olmak böyle bir şey. İkinizden biri neyi biliyorsa onu bilirsiniz, ne yapacağını bilirsiniz ama bazı şeyleri bir daha konuşmazsınız. Ben onu izlerim onun da beni izlediğini bilirim. Eğer başı derde girdiyse onu o durumdan kurtarmak için elimden geleni yaparım. Ne gerekirse gereksin.” George düştüğü çıkmazdan eşiyle arasındaki bağlılık sayesinde çıkarken ikilinin evliliği hikaye içerisinde operasyonların en önemli parçası görünümünde.

Mike Nichols’dan Steven Soderbergh’e; Black Bag ve Who’s Afraid of Virginia Woolf?”
Sinema içerisinde yenilikçi işleriyle kendisinden bahsettiren üretken yönetmen Steven Soderbergh, senarist David Koepp ile Black Bag’in yaratım süreci için Mike Nichols’un yönettiği 1966 yapımı Who’s Afraid of Virginia Woolf?‘un casusluk uyarlamasını denemeyi planladıklarını belirtiyor. İki film üzerine bir bakış attığımızda belirli yönlerden kesişimlerin olduğunu söylemek mümkün.
Edward Albee’nin 1962 yapımı tiyatro oyunundan uyarlanan Who’s Afraid of Virginia Woolf?, George ve Martha adındaki orta yaşlı bir çiftin karmaşık ilişkisini konu alır. Her iki filmde de evlilikler psikolojik bir test edilme hikayesi altında incelenirken benzer şekilde eve gelen konukların önünde bir gerilim dinamiği oluşturulur. Gece ilerledikçe Martha’nın buhranı artar ve ilişkilerinin altındaki bastırılmış duygular gün yüzüne çıkar. Black Bag’de filmin girişindeki yemek sahnesinde Freddie ve Clarissa üzerinden şiddetli bir boyuta ulaşan bastırılmış duygulara tanık oluruz. Test edilme ve sorgulama düşünceleri ise George ve Kathryn üzerinden film boyunca devam eder. Her iki filmde de evli çiftler dışarıdan gelen konukların önünde bir çeşit performans gösterirler. Nichols ve Soderbergh, evli çiftleri konuklarla etkileşimle büyüyen bütüncül bir çatışma yaratıcı olarak kullanır. Virginia Wolf’ta duygusal çatışmalar ve kırıcı sözler ön plandayken Black Bag’de gizli takipler ve tereddütler güven duygusunu zedeler.
Her iki filmin diyalogları kullanarak büyüyen metin yapısı önemli konumdadır. “Who’s Afraid of Virginia Woolf?” bir tiyatro uyarlaması olmasının avantajını kullanarak kelimeleri sert bir yıkım aracı olarak kullanır. Black Bag’de ise söz, soruşturmanın ve bulmacanın parçalarını derinleştiren bir kazı aracıdır. Her iki filmde metin, süresi boyunca çatışmanın bir parçası olmaya devam eder. Black Bag imaları, gizliliği ve sessizliği bile etkili kullanılan bir söz kıvamında kullanmaya çalışır.
Bir sahnede George, Kathryn’nin nereye gittiği sorgular; Kathryn ise sadece “Black Bag” der. Bu sahne çiftin sahip olduğu gizliliğin ve sınırlılığın gösteriminin tezahürüdür. İki film arasındaki en büyük gönderme ise ana karakterin adının George olmasıdır. George, akşam yemeği sahnesinde “Eğlence ve oyunlar” diye bir replik söyler. Bu söz 1962 yılında sergilenen Who’s Afraid of Virginia Woolf? tiyatro oyununun ilk perdesinin adıdır. Hem Black Bag’in hem de Mission: Impossible serisinin ilk filminin senaristi olan David Koepp’in yazarlığında anlatı içerisinde birtakım Mission: Impossible frekansları da göze çarpar. İhanetler, yüksek teknoloji araçlarının kullanımı ve saklanmış komplolar ön plandadır. Soderbergh ve Koeep; Who’s Afraid of Virginia Woolf? ve Mission: Impossible gibi iki kült filmin tonal olarak karışımı olan bir casusluk hikayesinin peşine düşüyorlar.

Kadrajın, Kurgunun ve Lenslerin Ötesinde
Black Bag, Soderbergh’in kendine özgü sinema üslubu açısından zenginlikler barındırıyor. Yönetmen önceki işlerinde olduğu gibi Peter Andrews takma adıyla görüntü yönetmenliğini ve Mary Ann Bernard adıyla kurguyu üstleniyor. Geniş ve yakın çekim tercihleri filmin tenis maçını andıran yemek sahnelerinde etkiyi bir üst seviyeye çıkarıyor. Kameranın kadrajı sahnenin gerilimiyle beraber karakter bazında değişimler yaşıyor.
Yönetmen, salonun her açısıyla bir koreografi oluşturarak efektif bir şekilde faydalanıyor. Kullanılan yumuşak lensler, bulanık çekimler ve parıltılı ışıkların ön planda olması filmin geniş ve soğuk atmosferine bir tezatlık oluşturarak bir denge sağlıyor. Bu dengeyi Kathryn’nin giydiği daha sıcak renkler olan kahverengi ve bordo kıyafetler ile George’un ofisin soğukluğuyla uyumlu olan koyu takım elbiselerinde gözlemleyebiliyoruz.
Filmin müziklerini ise Soderbergh’in Out of Sight’dan (1998) beri çeşitli işlerde beraber çalıştığı David Holmes besteliyor. Özgün müziklerinin yanı sıra farklı lisanslı şarkılar da filmde yer alıyor. Black Bag’in müzikleri caz esintileriyle dolu minimal ölçüde kullanılıyor. Filmin diyaloglar üzerine kurduğu temelini bozmadan filmin bütününe sirayet etmeden kritik noktalarda uyumlu bir ton yakalanıyor.
Black Bag, Soderbergh’in sofistike filmografisinin son şahikası. Yönetmenin biçimsel tercihleri, David Koepp’un derinlikli senaryosuyla birleşerek inovatif bir dil oluştururken tiyatral kalibredeki diyaloglar, karakterler arası çatışmalara ve sorgulamalara ayrı bir boyut kazandırıyor. Who’s Afraid of Virginia Woolf? gibi diyalogları doğrudan birer silah gibi kullanan bir esere saygı duyan yapısı ve Mission: Impossible’ın parçalanmış eklentileriyle harmanladığı melezliğiyle Soderbergh‘in filmografisinde yer edinmeyi başarıyor.
Ahmet Duvan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.























Yorumlar