Bilenler bilir, sinema derslerinin klişe ama her zaman işleyen öğretilerinden en önemlisi Alfred Hithcock’tan gelir; onun meşhur “gerilim” tanımı, sinema tarihinin en büyük temellerinden biridir. Hitchcock, “şok” etmenini ucuz ve kısa ömürlü bulur. Eğer bir bomba aniden patlarsa seyirci sadece saniyeler süren bir sarsıntı yaşar. Ancak seyirci bombanın orada olduğunu ve her an patlayabileceğini bilirse, perdedeki en sıkıcı diyalog bile “bombanın varlığı” nedeniyle bir gerilim yüküne sahip olur. David Mackenzie’nin yeni aksiyon gerilimi Fuze, tam olarak bu prensipten yola çıkarak seyirciyi Londra’nın çamurlu bir inşaat sahasına davet ediyor.
Başrollerinde Aaron Taylor-Johnson, Gugu Mbatha-Raw ve Theo James gibi isimlerin yer aldığı Fuze, İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma bir patlayıcının bulunmasıyla tetiklenen kaosu, bir soygun planının fonu haline getiriyor. Fuze, türler arasında mekik dokuyan, yer yer ciddiyetini kaybedip absürtlüğe göz kırpan, ancak temposunu asla düşürmeyen nev-i şahsına münhasır bir yapım olarak karşımızda.

Londra’nın Kalbinde Patlamaya Hazır Bir “Geçmiş”
Fuze, İkinci Dünya Savaşı’nın Londra üzerindeki karanlık mirası olan “Blitz” döneminden kalma, yaklaşık 500 pound ağırlığındaki devasa bir bombanın modern bir inşaat alanında gün yüzüne çıkmasıyla çarpıcı bir başlangıç yapıyor. Bu noktada senarist Ben Hopkins ve yönetmen Mackenzie’in önderliğinde, lojistik bir kriz yönetiminin tam ortasına bırakılıyoruz; bölge hızla tahliye ediliyor, bariyerler kuruluyor ve Gugu Mbatha-Raw’ın canlandırdığı Başkomiser Zuzana, kriz anlarının vazgeçilmezi olan devasa video duvarlarının önünde operasyonu yönetmeye başlıyor. Filmin bu ilk bölümü, teknik detaylara olan hakimiyeti ve yarattığı gerçekçi atmosferle tam bir “Hitchcockyen” gerilim örneği sunarken, izleyicinin zihninde şu soruyu uyandırıyor: Bu devasa video duvarı endüstrisi, acaba dünyadaki felaketlerin ve toplumsal olayların artışını dört gözle bekleyen bir oluşum mu?
Aaron Taylor-Johnson tarafından canlandırılan Binbaşı Will Tranter ise bu gerilimin merkezindeki figür. İkna edici bir Kuzeyli aksanıyla, kural tanımaz tavırları ve “işi ne pahasına olursa olsun bitiren” sert mizacıyla Tranter, adeta bir James Bond prototipi olarak arz-ı endam ediyor. Tranter, “mevzuatçı / şekilci bürokrat” olarak adlandırılan, sadece kuralları uygulayan bürokratik tiplerin hayal bile edemeyeceği yöntemlerle çalışan, “kural tanımaz” olarak nitelendirilen bir uzman profilini başarıyla dolduruyor. Ancak Tranter’ın kendine olan aşırı güveni ve “aceleci” tavrı, emrindeki bir onbaşının “bombanın kimyasal yapısının göründüğünden daha yeni olduğu” yönündeki teknik uyarılarını kaba bir şekilde kulak ardı etmesine neden oluyor. Tam da bu anda hikayenin ilerleyen kısımlarında yaşanacak karmaşanın ilk tohumları atılıyor.
Mackenzie, inşaat sahası gibi statik ve çamurlu bir mekanı, Tony Doogan’ın sentetik kalp atışını andıran gerilim dolu müzikleriyle birleştirerek heyecan verici bir atmosfere dönüştürmeyi başarıyor. Yönetmen, Hell or High Water ve Starred Up filmlerinde sergilediği o kendine has, orta-bütçeli ama yüksek nitelikli film yapma becerisini burada da konuşturarak, genellikle dijital platformlarda kaybolup giden aksiyon türünü büyük ekrana yakışır bir ciddiyetle ele alıyor. Bu noktada bizler, ilk yarım saat boyunca sadece bombanın imhasına odaklanmışken, Mackenzie aslında çok daha büyük ve karmaşık bir oyunun temellerini sessizce atar; bombanın sadece bir “başlangıç hamlesi” olduğu gerçeğini sezdirerek tansiyonu yukarıya taşır.

Dikkat Dağıtan Patlamalar ve “Kusursuz” Soygun
Fuze, bir noktadan sonra kabuk değiştirerek sadece bir bomba imha filmi olmadığını kanıtlıyor ve hikaye, bombanın yarattığı tahliye kaosunu fırsat bilen profesyonel bir suç çetesinin devreye girmesiyle dallanıp budaklanıyor. Theo James ve Sam Worthington liderliğindeki bu ekip, kordon altındaki bölgede yer alan Bank Al Muraqabah’ın kasasını boşaltmak için kusursuz bir plan hazırlamıştır; zira böyle bir tahliye anında polis ve ordunun tüm dikkati inşaat sahasındaki patlayıcıya verilmiş durumdadır. Filmin en can alıcı sorusu da burada doğuyor: Bu çete, bombanın o gün, o saatte bulunacağını nasıl bilebilirdi? Bu mantıksal boşluk, olay örgüsünün bir komplonun ürünü olduğunu işaret ederek izleyiciyi bir sonraki aşamaya hazırlayan en önemli an.
Mackenzie, suçluların dünyasına da aynı ciddiyetle yaklaşıyor; Theo James’in canlandırdığı ve Güney Afrika aksanıyla konuşan Karalis karakteri, turuncu işçi tulumları ve soğukkanlılığıyla ekibi bankanın derinliklerine yönlendirirken, bizler de kendimizi kimin tarafını tutacağımızı şaşırırken buluyoruz. Karalis ve ekibi, Zuzana’nın gözetim kameraları ve Tranter’ın teknik çalışmaları arasında adeta birer gölge gibi hareket ederek banka kasasının duvarlarını delmeye başlarken, film Jean-Pierre Melville’in suç klasiklerini anımsatan bir “soygun matematiği” sergiliyor. Senaryo, bir yandan bombanın patlama riskini sıcak tutarken diğer yandan kasanın içindeki gizemli bir emanet kutusuna odaklanarak hikayeyi iki farklı ama birbirine bağlı koldan yürütmeyi başarıyor.
Bu aşamada film, aksiyon sekansından öte, izleyicinin önyargılarıyla oynayan sosyal bir deney haline geliyor; Mackenzie, Dari dili konuşan göçmen Rahim ve yaşlı ailesinin tahliye sürecindeki dramını merkeze alarak, seyircinin “bu karakterin büyük resimdeki yeri ne?” sorusunu sormasını sağlıyor. Bizler, Rahim’in bombayla olan bağlantısını çözmeye çalışırken aslında çok daha büyük bir aldatmacanın içinde olduğunu fark ediyoruz. Yönetmen, modern Londra’nın çok kültürlü yapısını ve insanların birbirine olan güvensizliğini bir gerilim unsuru olarak kullanarak, banka soygunu hırsızlık hikayesi olmaktan çıkarırken, kimin kime ihanet edeceği belli olmayan bir satranç başlar.

Karakter Motivasyonları ve Sosyal Katmanlar
Karakterlerin ilgi çekiciliği ve oyuncu kadrosunun buna sağladığı uyum, filmin akışkanlığını artıran bir diğer önemli unsur. Özellikle Aaron Taylor-Johnson’ın hem bir keskin nişancı hem de bir bomba uzmanı olan Tranter’a kattığı o karizma dikkat çekiyor. Tranter, kendi travmaları ve takıntıları olan bir karakter olarak resmedilirken, onun bu kural tanımazlığı bazen kahramanlık bazen de büyük bir risk olarak seyirciye yansıtılıyor. Mackenzie, Tranter’ın sadece bombayı etkisiz hale getirmeye odaklanan profesyonelliğini, filmin ilerleyen bölümlerinde eline uzun menzilli tüfeğini alıp tehditleri ortadan kaldıran bir avcıya dönüştürerek karakterin çok yönlü doğasını vurguluyor.
Gugu Mbatha-Raw tarafından canlandırılan Zuzana ise teknolojik gözetim toplumunun bir sembolü. Ekranların başında her şeyi izlerken, hiçbir şeyin tam olarak göründüğü gibi olmadığını fark etmesi trajik bir gecikmeyle oluyor. Zuzana’nın ekibiyle olan koordinasyonu ve dev video duvarlarındaki verileri işleme biçimi, modern kriz yönetiminin sahte güven duygusunu eleştiren alt metinler dahi taşıyor. Öte yandan, Theo James ve Sam Worthington gibi isimlerin varlığı, bu karakterleri daha çok ciddiye almamızı sağlarken, her birinin bu riskli işe girmek için sarsılmaz birer motivasyonu olduğunu hissediyoruz. Tam da bu esnada filmdeki odak bomba olgusundan koparak, soyguncuların gerçek amacına evrilmekte.
Filmin bu orta bölümü, aksiyonun yerini yavaş yavaş “kim kime ihanet edecek?” sorusunun aldığı, “ihanet” ve “karşı-ihanet” oyunlarıyla dolu bir kataloğa dönüşüyor. Mackenzie, seyirciyi kimin safında yer alacağı konusunda kasten belirsizlikte bırakarak anlatıyı daha karmaşık hale getiriyor; soyguncular kendi aralarında birbirlerini elemek için fırsat kollarken, polis ve ordu ise sadece dışarıdaki sahte tehditle meşgul ediliyor. Bu durum, filmin tempo kaybetmesine neden olabilecek mantık hataları barındırsa da, yönetmenin yetkinliği ve oyuncuların karizması bu boşlukları bir şekilde yamamayı ve seyirciyi hikayenin içinde tutmayı başarıyor.

Filmi Uçurumun Kenarına Sürükleyen Final
Filmin en tartışmalı ve belki de en riskli kısmı, son perdesinde karşımıza çıkan “deha” seviyesindeki saçmalık. O meşhur flashback sekansı neredeyse her şeyi değiştiren bir etmen. Mackenzie ve Hopkins, hikayenin tüm düğümlerini çözmek ve üç ana karakterin neden birbirine bu kadar sadık olduğunu açıklamak için filmin tonuyla tamamen zıt, neredeyse karikatürize bir yönteme başvuruyor. Bu uzun kapanış sekansı, görsel efektlerin yoğunlaştığı, oyunculukların vurdulu kırdılı komedi tarzına yaklaştığı ve bir anda bambaşka bir film izliyormuşsunuz hissi yaratan bir yapıya sahip. Bu noktada filmi tanımlamak neredeyse zorlaşıyor, çünkü ne kadar eğlenceli de olsa anlam veremiyorsunuz.
Senaryo, tüm bu aptallığa ve hantal açıklama çabalarına rağmen, türün meraklılarını doyuracak kadar aksiyon sunmaktan geri durmuyor; özellikle Mackenzie’nin çatışma ve takip sahnelerindeki ustalığı filmi ayakta tutuyor. Filmin sonunda gelen o “her şeyi açıklayan” flashback, olay örgüsünün yapısını yıkan bir hata olsa bile, türün sınırlarını zorlayan eğlenceli bir aşırılık da vaat ediyor. Savaşın yarattığı travma ve bu travmanın nesiller boyu süren etkisi gibi ağır konulara değinip hemen ardından bunları birer soygun motivasyonuna dönüştürmesi, filmin kendine ayağına attığı bir çelme aslında.
Kısaca Fuze, sinema tarihindeki en iyi soygun veya bomba filmlerinden biri olmayabilir, ancak kesinlikle en “izlenebilir” ve üzerinde konuşulabilir olanlardan biri. İnşaat sahasını heyecan verici mekan haline getirmesi, Aaron Taylor-Johnson’ın aksiyon yıldızı personasını parlatması ve izleyiciyi son ana kadar şaşırtmaya çalışması takdire şayan. Her ne kadar finaldeki o tuhaf viraj filmi uçurumun kenarına getirse de, Mackenzie’nin zanaatındaki becerisi sayesinde Fuze, hem dijital platformların hem de sinema salonlarının ihtiyacı olan o itici güçteki tempoyu son saniyesine kadar korumayı biliyor.
Ferit Doğan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.






















Yorumlar