Yönetmen Edgar Wright, Stephen King’in sinemaya uyarlanan eserlerinden bir yenisi olan The Running Man ile karşımıza çıkıyor. 1987 yılında Paul Michael Glaser yönetmenliğinde Arnold Schwarzenegger’in başrolünü üstlendiği aynı adlı öncül film, Stephen King’in Azrail Koşuyor adıyla Türkçeye çevrilen romanından esinlenilen bir başka uyarlamaydı. Ülkemizde 21 Kasım itibarıyla vizyona girecek olan bu yeniden çevrimin oyuncu kadrosunda Glen Powell, Evan McCone, Josh Brolin, Michael Cera, Colman Domingo ve Jayme Lawson gibi isimler yer alıyor.
Her hareketinizin, adımınızın, nefeslerinizin takip edildiği bir toplulukta yaşadığınızı düşünün. Yalnızca sömürülen, tüketilen ve egemen gücün kazanımlarını devamlı kanalize ettiği bir alan. Buradaki biriken öfkenin aktarımı, kişinin kendisi gibi başkasının da tüketilmesini arzulaması üzerine kurulu. Öznelerin sıkıştırılan öfkesini televizyon gibi bir kitle iletişim aracına indirgeyerek devşirdiği bir topluluk burası. Reyting; hegemonik bir güce, bireylerden üstün bir gözetim tanrısı hükmüne sahip. Manipülasyonun nefes almakla paralel şekilde konumlandığı her pencere, değersizleştirilen yaşamların saklanarak çıkış yolunu aradığı sokaklarla çevirili.
Stephen King, Azrail Koşuyor’un önsözünde şöyle der: “2025 yılında en iyi adamlar başkanlık için yarışmıyor, hayatları için yarışıyor.” Her topluluk için başkanlık ile yaşamı aynı makas içerisine ele almak doğru mu? Orası tartışılır. Ancak The Running Man özelinde her ikisi de kesinlikle aynı cam fanusun içerisinde. Böyle bir kapitalist distopya resmedilirken, ana karakterimiz Ben Richards’ın suyla kaplı olan bu fanusu içeriden çatırdatma çabasını izlemekse bize düşen.

Kaçsan da Kaçmasan da Yok Edilirsin
Edgar Wright, sinemanın eğlenceli ve ritimsel alanına odaklanan, bu yaklaşımı kendine has mizahıyla harmanlayan bir isim. Bu çerçevede Hott Fuzz, Shaun of the Dead, Scott Pilgrim vs. The World gibi kült yapımlarla karşımıza çıkan yönetmen, üretim dünyasında son zamanlarda farklı kulvarlara yol alıyor. Bir önceki filmi Last Night in Soho‘da kendisinden görmediğimiz ölçüde dramatik ve karanlık bir hikayeye tanık olurken, The Running Man ile tamamıyla aksiyon dolu bir maceraya atılıyoruz. Yönetmenin Scott Pilgrim vs. The World‘un ardından ikinci uyarlama filmi olan The Running Man, 1987 yapımı Paul Micheal Glaser‘ın uyarlamasına nazaran belirli ölçüde kaynak metine daha sadık kalıyor.
Önceki işlerinde defalarca kovulan Ben Richards, ailesinin ekonomik buhranına ve hasta çocuğuna çare bulmak için öfkesiyle birlikte yeteneklerini sergileyebileceği The Running Man adlı televizyon şovuna katılıyor. Bu televizyon şovunda otuz günün sonunda tetikçiler tarafından öldürülmeden sona kalırsanız büyük bir para ödülü kazanıyorsunuz. Ancak burada ufak bir sorun var: Daha önce bu yarışmayı kazanan kimse yok. Her unsurun gözetim çerçevesinde medya ve toplum arasında manipüle edildiği bir alandayız ve bu ölümcül yarışmanın ne kadar süreceğine reyting karar veriyor. Öfkelerini bastıran kişi sayısı ne kadar artarsa, bu baskılanma bireysel olarak yarışmacıların öfkesiyle besleniyor.
Toplumun yarışmaya katkısı, reytingin haricinde yarışmacıları ihbar etmeyi de içeriyor. Damgalamanın birer norm haline geldiği bu toplulukta yaşayan her unsur, hipnotik birer yönergeye dönüşmüş kimselerden ibaret. Var olan tüm canlıların yeryüzünden toprağın altına itildiği bir kamçılama sürüncemesinin ortasındayız adeta. Yarışmanın kurallarına göre, doğru ihbarda bulunan kişiler bir para ödülüne sahip oluyor. Ancak her konuda olduğu gibi, vatandaşın bu paraya gerçekten kavuşabilmesi konusunda birtakım şüpheler var. Edgar Wright, önceki uyarlamadan farklı şekilde oyun alanı olarak açık dünyayı tercih ediyor. Bu yaklaşım, günümüz politik dalgalanmalarını düşündükçe gerekli olmakla beraber, daha fazla söz imkanı sunan bir tercih. Bu olanakların ne ölçüde doldurulduğuysa buradaki asıl soru işareti.

Cızırtılı Bir Televizyondan Dökülen Sözler
The Running Man‘de Richards’ın itaatkâr olmayan sert ve bağımsız tavırları, bariz bir şekilde halkın kaybettiği direniş ve isyan etme güdüsünün bir tezahürü. Karakter, başına gelenler kadar parçası olmadığı aksiyonlarla da bu mizacı dolayısıyla karşılaşıyor. Boyun eğmenin birer ilkeye dönüştüğü bir toplulukta her şey bu dengenin dışında kalanlarla, yani ötekileşenlerle yaftalanıyor. Stephen King, Azrail Koşuyor ’da medyanın karşısına daima kitapları, yani bilgiye ulaşma aşamasını koyar. Buradaki yaklaşım, tipik bir “Televizyon izleme, kitap oku.” eleştirisi gibidir aslında. Wright ise bu tarz bir çatışmanın peşinde değil. Yönetmen, daha çok bu oyun alanını günümüzün çeşitli sorunları (manipülasyon ağları, yapay zekâ kullanımı, linç kültürü, damgalama, tekelleşme…) çerçevesinde ele alıyor.
The Running Man’de süregelen ve devam eden her şey, birtakım emellerin uğruna büyütülüyor ve yine aynı emeller doğrultusunda tüketiliyor. Tıpkı Wright’ın filme olan temel yaklaşımında olduğu gibi. Zira yönetmenin yerleştirdiği tüm bu çatışmalar ve sözler sadece orada bulunmakla sınırlı. Hikâyede ele alınan politik dengeler ve sözler, yalnızca okunan ve hemen sonrasında unutulan cümleler gibi. Bu otoriter rejime yönelik eleştirel tutumların günümüze ulaşarak somutlaştığı neredeyse bir sekans bile yok. Bu tutum, çok fazla içi boş söz söyleme ve yalnızca biçimsel olarak politikleşme halini doğuruyor. Manipülasyon kavramını belirli oranda eritebilen bu hikâyede, Edgar Wright’ın da değindiği meseleler hakkında manipülatif bir tavır içerisinde olduğunu söylemek mümkün.
Yönetmen, medya ve otoriter rejimin halkı manipüle etme şekillerine yönelik sözlerini üzerimize bocalama çabasında. Günümüzde teknolojisi gelişen ve kullanımı artan yapay zekâ da işin içine girince, burada ivmelenmesi muhtemel bir potansiyel söz konusu. Fakat bu olgunun gösteriliş şekli ve heba olduğu parçalar, burada daha büyük bir tartışmaya yol açıyor. Yalnızca aksiyon sahneleri içerisindeki bağlamları büyütmek için vurgulanan ve bir anlam ifade etmekten uzak kalan numaralara tanık oluyoruz. Film, barındırdığı her bir fikri tekrarlarıyla etkisiz hale getiriyor. Sürekli aynı toprağı eşeleyen ancak etrafına dokunmaktan çekinen bir üslup var burada.
Üstelik bu kullanımlar, yalnızca sahneler arasındaki manevraları güçlendirmek ve farklı bir perspektif yaratma arzusuyla gerçekleştiriliyor. Ancak ortada ne güçlü bir mesaj ne de söylenen sözün neden söylendiği gerçeği var. Sahnelerde yaşanan şaşırtmalar ve yanıltmalar da sadece o anı kurtarmak ve yitirmek için yazılmış. Filmin derinliğini ya da hikâyeyi büyütmek gibi bir amaçları yok. Edgar Wright, bu doğrultuda bir derinleşme arzusu gütmüyor. Hatta ilk saniyeden itibaren bizi temel fikrin içerisine sürüklemek için karakterin ailesiyle olan ilişkisine az bir süre ayırıyor. Fakat buradaki ana sorun, günümüze yönelik referansları kurarken bu kavramların kendi dinamiğinden ayrılarak yalnızca distopyanın içerisinde sıkışacak kısıtlı alanlara dağıtılıyor olması.

Yalnızca Edilgen Olabilen Yan Karakterler
Hikaye, içerisinde çeşitli duraklar barındırıyor. Edgar Wright, aksiyonun ve temponun dozunu genellikle yüksek tutmaya çalışıyor. Bu arzusunu eserin genelinde gerçekleştirmeyi başarıyor. Buradaki duraklar ise karakterin genelde saklandığı alanlardan oluşuyor. Ana karakterimiz; bazen adı “Şebeke” olan hükümetin sömürüsüne kurban edilmiş bir ailenin, bazense babası Şebeke’ye itaat etmediği için öldürülen bir asinin yanında konumlanıyor. Bu durakların Richards ile dayanışmasını, bireylerin geçmişten itibaren yaşadığı ve otoriter rejime karşı biriktirdiği kümülatif öfke oluşturuyor. Bu öfkeyi ne derece hissettiğimiz ise yine işin sorunlu tarafı. Burada yine yalnızca biçimci bir bağlam görünür kılınıyor. Yan karakterlerin yazımı, gerek senaryo derinliği gerek diyalog kalitesi açısından oldukça basit ve özensiz. Dolayısıyla, izlediğimiz sahnelerden devşirebildiğimiz herhangi bir bütüncül duygu bulunmuyor. Ayrıca yönetmen, bazı yan karakterlere film içerisinde önemli bir süre de ayırıyor. Nitekim, ana karakterin başından geçen etkileşimli aşamalar; anlatıya bir katman eklemekten ziyade hikayeye katkısı olmayan sekanslara yer veriyor.
Richards’ın Amelia’nın arabasına bindiği sahne ve ikilinin aralarındaki dinamik bu tökezlemenin en gözle görülür kısmı. “Americanos” adlı bir realite şovu izleyen ve The Running Man‘in sahte olduğunu düşünen Amelia, tipik bir “kandırılmış vatandaş” profilinde. Bu sahnede yönetmen, toplum fertlerinin aslında doğrudan nasıl manipüle edildiğini göstermek istiyor. Ancak bu dinamiği olabildiğince sığ ve neredeyse çocuksu bir diyalogla resmediyor. Sahne, aslında filmin politik kapasitesinin de gözle görülür bir temsili. Zira, ikilinin kimyası ve Amelia’nın “gerçeği fark edişinin” anlatı içerisinde hiçbir karşılığı yok. Çünkü her şey çok kısa sürede, yaratıcılıktan yoksun ve derinliksiz bir biçimde değişiveriyor. Sokakların köşe bucaklarında oynanan bu ölümcül saklambaç, insana dair unsurları ifade etmekten epey uzakta. Her biri duvara kafasını yaslayarak 30’dan geriye doğru sayan bir çocuğun zihninde gelişiyor sanki. Bu zihnin yansıttığı her bir birey, gerçek olmaktan öte karikatürize bir formun biçimselliğinde bile değiller.

Temel Fikir ve Sönümü
The Running Man‘in ilk bir saati, hikayesine nispeten önem vermeyen bir aksiyona göre, geride kalan etkenleri sayesinde sağlam ilerleyebiliyor. Tempo ritimli bir biçimde artıyor ve iyi çekilmiş aksiyon sahneleriyle yaratılan atmosfer büyüyor. Bu kısmi başarının arkasında kaynak metindeki fikrin yaratıcılığı baskın. Gördüğümüz çoğu detay, ilk sunulduğunda yarattığı etkiden olabildiğince faydalanıyor. Bu faydalanma, kimi zaman o unsurun sömürülmesine varacak bir vaziyette. Fikrin izleyicide yarattığı his ve merak, insani olarak yeni bir deneyim yaşamakla izdüşümü içeriyor. Yani, özgünlük ve yaratıcılık boyutundan öte buradaki fikrin aktarım aşaması asıl ilgi çekici olan. Yaratılan sınırlı duygular da filmin göze batan unsurlarının bir ölçüye kadar ötelenmesini sağlıyor.
Edgar Wright, hikayeye hızlıca girerek anlatıyı derinleştirmiyor. Ancak ilk kısımda temel fikri çevreleyip bükerek enerjisi güçlü duran bir görsel etki yaratıyor. Fikrin ilgi çekiciliği ne kadar sürerse film de o kadar hızlı koşabiliyor. Burada anlatıyı tökezleten unsur, hikayedeki diğer parçaların iyi işlenememesi. Filmin anlatısına oranla uzun tutulan süresi de burada daha fazla götürüye neden oluyor. Colman Domingo’nun hareketli sunucu profili tipik yarışma sunucularına benzese de, bir yandan farklı bir dünyanın paydaşı olduğunu hissettirirken, Glen Powell da böylesi bir aksiyon için fena olmayan bir performans ortaya koyuyor. Ancak silkelenen toz edasında sunulan her şey bir çırpıda etkisini yitiriyor. Fikrin ve aksiyonun senaryoyla hiçbir şekilde desteklenmemesi bu durumun başlıca sebebi.

Yapay Zeka Kullanımı
Günümüz sinemasında yapay zekanın antagonizmaya dönüştüğü onlarca filme tanık oluyoruz. Ya zengin ve dahi iş adamlarının elindeki bir oyuncak ya da durdurulması gereken bir güç olarak karşımıza çıkıyor. Son yıllardaki vizyon filmlerinin çoğunluğunda bu örneklerle karşılaşmak mümkün. Filmler, genellikle teknolojiyi en uç ve absürt biçimde sunarak geleceğe yönelik kendince bir kılavuz yaratma arzusundalar. Geleceğe hazırlama kisvesi altında görülebilecek bu anlatımlar, sayısıyla bağlantılı olarak onlarca kötü ve bağlamından kopuk eser içeriyor. The Running Man‘e döndüğümüzde ise, politik unsurların bağlamının ve günümüzle eş değer görülen çoğu unsurun yetersiz kaldığı aşikar. Ancak filmdeki yapay zeka yaklaşımı, çok da uzak olmayan bir geleceğe yönelik sanki.
Yapay zekanın görüntüleri ve ürettiklerini ikilileştirerek gerçekle sahte olanı ayırt edilemez hale getirmesi, günümüz sosyal medyasında ufak da olsa yer edinmeye başlayan bir detay. Henüz başarısız ve anlaşılır olan çoğu örnekle karşılaşsak da, yapay zekanın günden güne hızla geliştiği bir gerçek. Bu doğrultuda, günümüzde kameralar odağında oluşturulan medya manipülasyonun gelecekte yapay zeka üzerinden sağlanabileceği pek de imkansız bir düşünce değil. Bu teknolojinin otoriter bir rejimin sınırsız medya gücü içerisinde ne derece tehlikeli bir silaha dönüşeceği, yapay zeka adına düşünebileceğimiz potansiyel sorunlardan. Bu probleme yönelik gösterimler, anlatı içerisinde özgün ya da katmanlı olmasa da, yapay zekayı konu alan çoğu filme göre daha yakın bir bakış içeriyor. Film, her unsuru gibi bu kullanımları da tekrarlarla hızlıca yok ediyor ve yaratıcılıktan epey uzak bir forma sokuyor. Ancak yapay zeka üzerine güçlü mesaj taşıma kaygısı güden çoğu esere kıyasla, nitelikli bir mesaj sunmaktan öte, daha olası bir potansiyele parmak basıldığı söylenebilir.
The Running Man, Ben Richards’ın karikatürize kalan öfkesi gibi nereye savrulacağı belirsiz olan bir topaçtan farksız. İlgi çekici bir fikrin arkasından yol almak onu nasıl çevrelediğinizle ilgiliyken, Edgar Wright‘ın arzusu ise yalnızca günümüzün sert politik ikliminde boşa kürek çekerek eleştirebileceği o güvenli limana demir atmak.
Ahmet Duvan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.



















Yorumlar