0

Sam Raimi geri döndü. Hem de en sevdiğimiz, en çılgın hâliyle. Evil Dead’den Drag Me to Hell’e uzanan o gonzo enerjisini, kanlı mizahını ve seyirciyi aynı anda güldürüp iğrendiren üslubunu alıp bu kez ıssız bir adaya taşıyor. Send Help’te Rachel McAdams‘ı yıllardır görmediğimiz kadar “frumpy” ve tehlikeli bir hâlde, Dylan O’Brien‘ı ise tam bir nepo-baby patron olarak karşımıza çıkarıyor. Uçak düşüyor, hiyerarşi çöküyor, patron-çalışan ilişkisi bir anda hayatta kalma savaşına dönüşüyor. Ofis toksisitesini tropik bir cehenneme çeviren Send Help, “no help is coming” sözüyle özetlenecek kadar net bir mesaj veriyor: yardım gelmeyecekse, gerisi senin sorunun.

Ve işte tam da bu yüzden Send Help, 2020’lerin en eğlenceli ama en rahatsız edici stüdyo filmlerinden biri olmayı başarıyor. Raimi klasik hayatta kalma türünü alıp içine kurumsal nefret, cinsiyet dinamikleri, bastırılmış öfke ve bolca kusmuk sıkıştırıyor. McAdams’ın dönüşümü inanılmaz, O’Brien’ın şımarık zengin züppe tiplemesi de mide bulandırıcı derecede gerçekçi. Şiddet sahneleri ise tam bir Raimi şöleni.

Send Help Film İncelemesi Arakat Mag 2026 Sam Raimi Rachel McAdams Dylan O’Brien Bruce Campbell

İktidarın ve Medeniyetin Kırıldığı Ada

Sam Raimi’nin yeni filmi Send Help, ilk bakışta klasik bir “ıssız ada hayatta kalma” hikâyesi gibi dursa da, aslında çok daha katmanlı ve çağdaş bir iktidar alegorisi olarak karşımıza çıkıyor. Uçağın düşüşü, yalnızca fiziksel bir felâketi tetiklemiyor; çünkü asıl dikkat edilmesi gereken nokta kurumsal hiyerarşinin, cinsiyet kodlarının, sınıf ayrıcalığının ve neoliberal “değer” ölçütlerinin askıya alındığı dramatik sıfırlama. Film bu meseleleri, seyirciye “şimdi gerçek kimlikler ortaya çıkacak” dedirtecek şekilde sahneleyerek, medeniyetin incecik cilâsının altında yatan çıplak güç ilişkisini gözler önüne sermeye başlıyor.

Mekân olarak seçilen ada, anlatının en etkili karakterlerinden birine dönüşmekte. Tropik doğa, ne romantik bir kaçış alanı ne de sadece düşman bir çevre olarak sunulur; daha ziyade bir ayna, bir laboratuvar, bir duruşma salonu işlevi görür. Linda Liddle burada yıllardır bastırdığı becerileri, öfkeyi, stratejik zekâyı ve hatta belki de karanlık bir haz alma kapasitesini serbest bırakırken; Bradley Preston ise ayrıcalıkla şekillenmiş benliğinin fiilen işlevsiz kaldığını idrak etmek zorunda kalır. Bu mekânsal dönüşüm, filmin dramatik geriliminin ana kaynağı konumunda.

Anlatı ilerledikçe güç dengesi sürekli yer değiştirir; fakat bu yer değiştirmeler doğrusal bir “ezilen ezene dönüşür” şemasından çok daha karmaşık. Çünkü Linda’nın üstünlüğü anbean pekişirken bile seyirci onun motivasyonlarını sorgulamaya başlar. Bradley’nin çaresizliği tiksindirici olduğu kadar acınası da görünür hale gelir. Raimi ve senaristler Damian Shannon ile Mark Swift, seyirciyi sabit bir sempati pozisyonunda tutmayı reddederek klasik tür sineması konfor alanını bilinçli olarak bozarlar.

Filmin en çarpıcı yanı ise bu güç oyununu asla didaktik bir mesaj kaygısıyla sunmaması. “Kurumsal erkek egemenliği kötüdür” ya da “bastırılmış kadın intikam almalıdır” gibi kolaycı bir sonuca varmıyor. Bunun yerine, her iki karakterin de ada koşullarında kendilerini yeniden inşa ederken gösterdikleri ahlâkî esneklik, seyirciyi rahatsız edici bir ayna karşısında bırakıyor. Kimin “haklı” olduğu sorusu, yerini “güç kimin elindeyse onun haklılığı da o ölçüde meşrulaşır mı?” sorusuna bırakıyor.

Send Help, “hayatta kalma” türünün klasik motiflerini alıp bunları çağdaş bir neoliberal iş dünyası eleştirisiyle harmanlayarak yeniden yazıyor. Uçağın düşüşüyle filizlenmeye başlayan hikâye, “yardım gelmeyecek, kendini kurtar” sözünü filmin felsefî omurgası haline getiriyor. Bu açıdan bakıldığında film, minimal bir mekânda maksimum ideolojik yoğunluk yaratabilen ender yapımlardan biri olarak modern sinema tarihinde kendine özgü bir yer ediniyor.

Send Help Film İncelemesi Arakat Mag 2026 Sam Raimi Rachel McAdams Dylan O’Brien Bruce Campbell

Görünmezliğin ve Bastırılmışlığın Patlaması

Rachel McAdams’ın canlandırdığı Linda Liddle, çağdaş sinemada “görünmez kadın emeği”ni en çarpıcı ve karmaşık şekilde bedenleştiren karakterlerden biri. Film onu ilk sahnelerde bilinçli olarak itici, uyumsuz ve “değersiz” gösterecek şekilde kurar: yağlı saçlar, bol gri kıyafetler, yemek artığıyla lekelenmiş yüz ve kuşuyla yalnız akşam yemekleri. Bu tercihin seyirciyi de Bradley’nin bakış açısına yaklaştırma riski taşıdığı açık; fakat bu risk, Linda’nın sonraki dönüşümünü çok daha sarsıcı kılmakta.

Ofisteki Linda, yetkinliğinin sürekli başkaları tarafından gasp edildiği, sesinin duyulmadığı, fiziksel varlığının ise bir utanç kaynağı olarak kodlandığı bir figürdür. Ancak ada, bu görünmezlik rejimini tersine çevirir. Linda’nın Survivor izlemesi, hayatta kalma kitapları okuması, yalnız başına stratejiler geliştirmesi gibi “marjinal” addedilen uğraşları, birden hayati bir sermayeye dönüşür. Film burada romantik bir “keşfediliş” anlatısı kurmadan şunu gösterir: Linda zaten her şeyi biliyor, sadece sahneye çıkması için fırsat gerekiyor.

Rachel McAdams’ın performansı, bu dönüşümü inanılmaz incelikle taşıyan bir güce sahip. McAdams, Linda’nın beden dilini adım adım değiştirir: önce kambur duruş, kaçamak bakışlar ve çekingen ses tonu; sonra dikleşen omuzlar, kararlı adımlar, doğrudan göz teması ve giderek tehditkâr bir sükûnet. Özellikle Linda’nın doğayla kurduğu ilişkinin sahnelerinde —ateş yakarken, balık tutarken, yaban domuzu avına hazırlanırken— yüzünde beliren o hafif tebessüm, yıllardır bastırılmış bir hazzın dışa vurumu gibidir.

Karakterin travmatik geçmişi (eski eşinden gelen şiddet ve muhtemel cinsel istismar izleri) didaktik bir “mazaret” olarak sunulmaz. Bu detaylar, Linda’nın adadaki tutumunu açıklamaktan çok, onun öfkesinin ve kontrol arzusunun derinliğini anlamamızı sağlar. Film, Linda’yı ne kurban ne de katil olarak sabitler; onun yerine “travmanın ötesine geçen bir özne” olarak konumlandırır. Bu da seyirciyi en rahatsız eden noktadır: Linda’nın yaptıklarında haklı mıdır, yoksa tüm bunlar yalnızca travmanın yeni bir biçimi midir?

Linda Liddle, bakıldığında karmaşık görünse de, onu anlayabiliyorsunuz. Çünkü kendisi ne bir intikam meleği ne de bir kurban arketipi. O, neoliberal düzenin görünmez kıldığı bireyin, o düzen çöktüğünde ne kadar korkutucu bir güce ulaşabileceğini gösteren canlı bir alegorisi. McAdams bu rolde kariyerinin en cesur ve en katmanlı performanslarından birini sergilerken, karakterini ikonik kılacak kadar da mükemmel.

Send Help Film İncelemesi Arakat Mag 2026 Sam Raimi Rachel McAdams Dylan O’Brien Bruce Campbell

Ayrıcalığın Çöküşü ve Çaresiz Manipülasyon

Dylan O’Brien’ın canlandırdığı Bradley Preston, çağdaş sinemada “nepo-baby” patron tipinin en iğneleyici ve en çıplak hâllerinden birini temsil etmekte. Karakter, yetkinlikten değil bağlantılardan, emekten değil mirastan beslenen bir figür. Film onun bu yapısal ayrıcalığını asla yumuşatmıyor; aksine ada, bu ayrıcalığın fiilen hiçbir işe yaramadığını acımasızca gösteren bir etmen olarak sunuluyor. Bu noktada Bradley’nin bacağının yaralı olduğu, yürüyemediği anlar tam bir dönüşüm görevinde.

Bradley, film boyunca ofiste her şeyi “yürüten”, kararları veren, emirleri yağdıran, hiyerarşiyi “yürüten” (işleri idare eden, ilerleten) bir figür. Nepo-baby, ayrıcalıklı, yeteneksiz ama konum sayesinde her şeyi kontrol altında tutan biri. Adada ise bu “yürütme” gücü tamamen elinden alınıyor: Artık hiçbir şeyi yürütemiyor, yönetemiyor, kontrol edemiyor; hatta hayatta kalma şansını dahi Linda’ya bırakmak zorunda. Böylece yaralı bacak, onu sembolik olarak da “yürüyemeyen”, yani iktidarsızlaşan, etkisizleştiren ve çöken bir adam haline getiriyor.

O’Brien, karakterin bu çöküş sürecini çok katmanlı bir şekilde oynuyor. İlk sahnelerdeki kibirli gülümseme ve küçümseyici ton, yerini giderek çocuksu sızlanmalara, sahte pişmanlıklara ve nihayet çıplak korkuya bırakıyor. Özellikle Bradley’nin Linda’ya “sevgi” ya da “yakınlık” vaat ettiği sahneler, karakterin en iğrenç ve en tanıdık olduğu anlardır: çünkü hepimiz biliyoruz ki, güç kaybedildiğinde duygusal sömürü devreye girer.

Film, Bradley’i basit bir “kötü adam” olarak bırakmaz. Onun çocukluktan gelen ihmal edilmişlik izleri, babasının gölgesinde yetişmişlik duygusu, seyirciye ufak da olsa bir anlayış penceresi açar. Ancak bu anlayış, Bradley’nin davranışlarını mazur göstermez; sadece onun kötülüğünün bireyselden çok yapısal olduğunu gösterir. Bu da filmin en keskin politik hamlelerinden biri. Çünkü Bradley Preston, değişmeyen bir karakter. Ada onu dönüştürmez, yalnızca maskesini düşürür. Film bu düşüşü tatmin edici bir cezalandırma olarak sunarken bile, seyirciyi “bu adamı yok etmek gerçekten bir çözüm mü?” sorusuyla baş başa bırakır. 

Send Help, Bradley’i “kötü bir insan” olarak değil, neoliberal kapitalizmin ve ataerkil iş yeri kültürünün idealize edilmiş bir ürünü olarak konumlandırır. Onun nepo-baby statüsü, golf üzerinden kurulan erkek dayanışması, Linda’nın emeğini gasp eden sistematik kredi hırsızlığı, kadını “görünmez” kılan mikro-agresyonlar… Bunların hepsi bireysel bir karakter kusurundan ziyade, günümüz kurumsal dünyasının rutinleşmiş işleyişidir. Film, Bradley’yi cezalandırırken aslında o sistemi yargılamış olur; seyirciye “bu adamı sevmiyoruz ama bu adamı yaratan dünya da masum değil” dedirtir. Böylece intikam fantezisi, basit bir katarsis olmaktan çıkar ve rahatsız edici bir sistem eleştirisine evrilir: Linda’nın yükselişi ne kadar tatmin edici görünürse görünsün, Bradley’nin çöküşü de yeni bir tahakküm biçiminin doğuşunu müjdeler. Film, seyirciyi “haklı olan kim?” sorusundan “bu döngü ne zaman kırılacak?” sorusuna taşır. İşte tam da bu yüzden Send Help, yüzeydeki B-filmi kılığına rağmen, 2020’lerin en politik açıkgöz sinema örneklerinden biri olmayı başarıyor.

Film İncelemesi Arakat Mag 2026 Sam Raimi Rachel McAdams Dylan O’Brien Bruce Campbell

Sam Raimi’nin Grotesk İmza Dili ve Beden Siyaseti

Sam Raimi, Send Help ile korku-komedi türündeki en güçlü kaynaklarından birini yeniden devreye sokuyor: bedenin grotesk ifşası. Filmdeki kusma sahneleri, yaraların iltihaplı yakın planları, göz çukuruna bastırılan başparmak, kırılan dişler ve koparılan saçlar elbette şok etkisi yaratmak için varlar ama bundan daha önemlisi, bu anlar iktidarın bedensel olarak nasıl yeniden müzakere edildiğini göstermek için de fazlasıyla önemlidir.

Raimi’nin kamerası, bu bedensel şiddeti genellikle alaycı bir mesafeyle çekmekte. Ani zoomlar, beklenmedik açılar, hızlı kesmeler ve absürt bir zamanlama, şiddeti hem korkutucu hem de kara mizah malzemesi hâline getirir. Özellikle yaban domuzu avı sekansı, Raimi’nin estetiğinin doruk noktası: fışkıran kan, yapışkan sümük, haykırışlar ve son çırpınışlar… aşırı şiddet dolu bu sahnede hem tiksindirici bir vahşet hem de kara mizahla yoğrulmuş komik bir trajedi yaratılıyor.

Dijital efekt kullanımının (özellikle hayvan sahnelerinde) hissedilir olması ise pek bir problem teşkil etmiyor. Bu yapaylık, filmin genel “kurgulanmışlık” duygusunu pekiştirirken, seyirciyi ise “gerçekçi bir hayatta kalma filmi” beklentisinden uzaklaştırıyor; ki bu da tam olarak olması gereken bir şey. Çünkü zaten Raimi hiçbir zaman natüralist bir yönetmen olmadı; tarih boyunca her zaman tiyatral, abartılı ve seyirciyle oyun oynayan biri olarak karşımıza çıktı.

Filmin ritmi ise bu grotesk estetiğin bir parçası. Uzun, neredeyse meditatif doğa sahneleriyle ani şiddet patlamaları arasındaki kontrast, seyirciyi sürekli dengesiz bir alan içerisinde bırakıyor. Bu dengesizlik, karakterlerin ruhsal durumunun da bir yansıması aslında. Çünkü şunu anlamamız gerekiyor: ada hiçbir zaman “güvenli” bir alan değildir, her an yeni bir ihanet ya da yeni bir güç kayması mümkündür.

Raimi’nin mizah anlayışı da filmin karanlık temaları ile kusursuz bir uyum içerisinde. Kendi filmografisinden, ona özgü anlatım dilinden birçok referansa dahi rastlamanız mümkün. Ancak bu mizah asla rahatlatıcı değil; tam tersine bazı anlarda rahatsız ediciliği de yoğunlaştıran bir etmen. Seyirci gülerken aynı anda tiksiniyor, tiksinirken de kendini suçlu hissediyor. Bu duygu karmaşası, Send Help’i eğlenceli olduğu kadar, aynı zamanda rahatsız edici derecede düşündürücü bir deneyim hâline getiriyor.

Film İncelemesi Arakat Mag 2026 Sam Raimi Rachel McAdams Dylan O’Brien Bruce Campbell

Kimse Gelmeyecek, O Zaman Kendini Kurtarman Gerekiyor

Send Help, yüzeydeki B-filmi havasına ve gonzo enerjisine rağmen, günümüz iş dünyasının, cinsiyet kodlarının ve tahakküm ilişkilerinin en acımasız eleştirilerinden birini sunan, her açıdan eğlenceli, muhteşem bir film. Olay örgüsü, seyirciye kolay bir katarsis ya da net bir ahlâkî zafer vermeyi reddediyor. Linda’nın yükselişi bir feminist intikam olarak okunabilir durumdayken; aynı zamanda bir canavarlaşma hikâyesi olarak da bakılabilir konuma geliyor. Bradley’nin çöküşü ise bizlere hak edilmiş bir ceza gibi görünse de, bu durum yeni bir tahakküm biçiminin kapısını da aralamakta.

Filmin en güçlü yanı, izleyiciye yaşattığı duygu dalgalanmasını 17 dakika boyunca sürdürebilmesi. Linda “Nezaketimi zayıflık olarak görme hatasına düşme” dediği anda seyirci alkışlayacak raddeye gelebilecek durumdayken, bunun üzerine düşündüğünde ne kadar farklı anlamlara geleceğini de bilir. Bradley ağlayarak yalvardığında ise hem acımak hem de “oh olsun” demek arasında kalırız. Bu duygusal salınım, filmin en büyük başarısı.

Finalin hızlı ve keskin oluşu, bazı izleyiciler için tatminsiz kalabilir. Ancak bu acelecilik, tematik olarak son derece tutarlı. Film “mutlu son” ya da “ders verici kapanış” sunmak yerine, seyirciyi bir cümleyle baş başa bırakıyor: “Yardım gelmiyor. Bu yüzden kendini kurtarmaya başlasan iyi edersin.” Bu replik, sadece adada olup biteni değil, içinde yaşadığımız dünyayı da tarif ediyor aslında. Bizler de yaşadığımız bu hayatta ve çalıştığımız işlerde kendi yerimizi edinmeye çalışıyoruz. Bunu yaparken her zaman daha zorbası, her zaman daha kötüsü olacak. O zaman bize düşen, yapmamız gereken her seferinde geri adım atmak mı, yoksa önümüzde duranı ortadan kaldırmak mı?

Send Help, tür sineması sınırlarını zorlayan, kanlı, iğrenç, komik ve düşündürücü bir çalışma olarak 2020ler’in Amerikan stüdyo sinemasında ender rastlanan bir cesareti temsil ediyor. Raimi, McAdams ve O’Brien’ın birleşimi, klasik bir “iki kişilik oyun”u çağdaş bir distopyaya dönüştürmeyi başarıyor. Film, hayatta kalma türünün tanıdık motiflerini alıp bunları neoliberal iş dünyasının en karanlık, en tanıdık zehrine batırıyor: patron-çalışan ilişkisinin içindeki gizli nefret, emeğin görünmez kılınması, ayrıcalığın yarattığı körlük ve en önemlisi, medeniyetin incecik kabuğunun altında yatan çıplak güç mücadelesi. Raimi’nin elinde bu unsurlar, bir ada macerasından çok daha fazlasına evriliyor; seyirciyi hem kahkaha attıran hem de midesini bulandıran bir aynanın karşısına dikiyor.

Son tahlilde film, seyirciye şunu soruyor: Sen hangi taraftasın? Ve daha önemlisi: O tarafta ne kadar kalabilirsin? Bu soruyu sordurabildiği için bile Send Help, son yılların en unutulmaz sinema deneyimlerinden biri olmayı hak ediyor. Çünkü Linda’nın yükselişiyle gelen zafer duygusu bile kısa sürede yerini bir rahatsızlığa bırakıyor: güç el değiştirdiğinde, yeni sahibi de aynı zehri taşımaya başlıyor mu? Bradley’nin çöküşü “oh olsun” dedirtirken bile, seyirciyi “bu döngü hiç kırılacak mı?” diye düşündürüyor. Film, seyirciyi rahat bir katarsisle baş başa bırakmıyor; aksine, çıkışta hâlâ aynı soruları kafasında döndürerek salondan çıkarıyor. İşte bu yüzden Send Help, eğlenceli bir Raimi filminden daha fazlası. Günümüzün toksik dinamikleri üzerine yapılmış, kanlı ve dürüst bir yüzleşme.


Ferit Doğan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

Primate: Evcil Hayvandan Slasher Canavarına

Mercy: Teknolojinin Yapay Adaleti

Ferit Doğan
Yüksek Lisans öğrencisi (Radyo, Televizyon ve Sinema). Film eleştirmeni. Senaryo yazarı. Yönetmen.

Wonder Man 1. Sezon: Hollywood Işıltısındaki Süper Kahraman

önceki yazı

Song Sung Blue: Yarım Kalan Nakaratlar

sonraki yazı

Yorumlar

Leave a reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bunlar da ilginizi çekebilir