“Dünyanın sonu hakkında bir film daha yapmak ve sonra film çekmeyi bırakmak istiyorum.” demişti Béla Tarr. Sinemayı sadece söylenecek bir söz varsa önemli bulan, dünyayı olduğu gibi kabullenmeyen, ana akımda yer almaktan hoşnut olmayan bir sanatçının sözleriydi bunlar. 2011 yapımı The Turin Horse da bu arzunun bir ürünüydü. Tarr’ın László Krasznahorkai ile yazdığı bu öykü, Friedrich Nietzsche hakkındaki bir hikâyeden uyarlandı. Nietzsche’nin zihinsel çöküşüne neden olan çaresiz at, dünyanın sonuna kapı araladı, rüzgârın uğultusuyla tüm pencereleri kapladı, tahta kurularını bile susturdu. The Turin Horse bir efsanenin son cümlelerini ekrana kazırken beyaz perdede sönmeyen bir ışık bıraktı.
Hiç ateş yakmayı denediniz mi? Ya da iki meşeyi birbirine sürttünüz mü? Tekil bir halde bulamazsınız onu. Sabit bir varlık değildir ateş. İlk insandan günümüze iki unsurun bir araya gelmesiyle oluşur. Kimilerince dönüşümün özüdür. Önce parlayan hiddetiyle girer ortama. Sonra ardına uzanan ısısıyla. Var olarak var olduğunu gösteren en hararetli harekettir ateş. Kıvılcımı karanlığın aydınlattığı yıldızlara yön verir. Güneşin hakikatinde ezilen bir gölgedir. Gölgelerimizi oluştururken tükendikçe onları da tüketir. Arzularımızı düşlerken düşünceleri unutturur. Kontrol etmesi güçtür. Denetlenemeyen bir yanılsama gibidir. Er ya da geç kararı kendisi verir. Eğer hüküm kendisindeyse, tek bir hareketiyle yok edebilir bulunduğu yeri. Peki ya hüküm onda değilse? Ondan daha hiddetli bir şeyse karşısındaki? Uğultusuyla evi karartan bir rüzgarsa eğer, ateş tek başına nasıl karşı koyabilir rüzgâra? Belki de yalnızca sönmekle arar çözümü. Ateşin kudreti rüzgârın uğultusuyla diner. Çünkü ateş yalnızca esintiyle titrer. Çaresizdir artık, hareketlenemez. Bir korkak gibi titrer ve sonunun yaklaştığını bilir. Karanlığa karışmak ister. Sönünce sonsuza karışacaktır. Tükenince de hissedilmez olacaktır. Rüzgâr beraberinde daima bir yıkım getirir. Kimileri “yaklaşan çöküşün habercisi” der ona, bazıları da “ölümün sesi”. İşte bu yüzden kavuşur rüzgâr ve ateş. İkisi de karanlıkta buluşur. Karanlığın içerisine gizlenerek sevişirler. Çünkü sönen ateş bir yıkımdır. Rüzgârın uğultusu bir ölümdür. Ateş sönünce sonsuza karışır, rüzgâr ise yıkımın sebebi olunca.
Béla Tarr, dünyayı altı günde yok edecektir. Beşinci günün sonunda ekrana karanlık çöker. Dışarıda rüzgâr tozu birbirine katmaktadır. Ohlsdorfer, kızıyla gaz lambasını yakmayı dener, başaramaz. Yok oluşun beşinci gününde rüzgarla karanlık buluşur. Ateşin kudreti rüzgârın uğultusuyla diner. Yerini ölüm sessizliğine bırakır. İncil’de Tanrı dünyayı altı günde; “Işık olsun diye buyurdu ve ışık oldu…” diyerek oluşturur. Béla Tarr, dünyayı altı günde yok eder. Bir ateşin çaresizce kararmak zorunda olduğu bir hikayedir The Turin Horse. Karanlığa savrulmak, ateşi düşlemek de insanın ihtiyacıdır. Bu ihtiyacın bittiği yer ise tam olarak burası. Krasznahorkai’nin öyküsünün son cümlesinde dediği üzere, “Ata ne oldu bilmiyoruz.” Ancak Ohlsdorfer’ın kızına söylediği son cümlede olduğu gibi; “Yemek zorundayız.”
Bu yazı The Turin Horse filmi hakkında spoiler içeren ögelere sahiptir.

Her Şey Tükenmek İçin Var Olur
3 Ocak 1889 tarihinde Friedrich Nietzsche, Via Carlo Alberto‘daki 6 numaralı evinden belki bir gezinti, belki de postaneye uğrayıp mektuplarını almak için dışarı çıkar. Ondan çok uzakta olmayan, hatta uzaklaşmakta olan bir faytoncu, inatçı atıyla cebelleşmektedir. Tüm ısrarlarına rağmen at hareket etmeyi reddeder. Bunun üzerine adı muhtemelen Giuseppe Carlo Ettore olan faytoncu sabrını kaybeder ve kırbacıyla ata vurur. Nietzsche kalabalığın arasına girer ve öfkeden köpüren faytoncunun vahşi sahnesini sonlandırır. Sağlam yapılı ve gür bıyıklı Nietzsche aniden faytona atlar. Ağlar bir vaziyette atın boynuna sarılır. Komşusu onu eve götürür; orada iki gün boyunca bir divanda hareketsiz ve sessizce yatar. Ta ki son sözlerini mırıldanana kadar: “Anne, tam bir aptalım.” Annesinin ve kız kardeşlerinin bakımıyla on yıl daha, uysal ve bunamış bir şekilde yaşar. Ata gelirsek, ona ne olduğunu bilmiyoruz.
Eğer söz konusu olan, iki uç insani noktanın karşılaşması ise The Turin Horse tam olarak buna hizmet eder. İnsanlığın en büyük felsefecilerinden biriyle acı çekmekle yükümlü bir atın karşılaşması… Her şeyin anlamını yitirdiği o an. Tüm soyut fikirlerin somutlaşarak ulaştığı sıfırıncı nokta burası. Dış ses eşliğinde duyduğumuz önsözün bitişiyle zifiri karanlık yeni bir karanlığa aydınlanır. Can çekişerek kamçılanan bir atın yorgun yüzüdür ekranda beliren. Bu bir açılış değildir, yok oluşun ilk gösterimidir. Gerçeğin kendisi ekranda kamçılanmaktadır. Mihaly Vig’in film boyunca tekrarlanan The Turin Horse adlı bestesi yaylılarıyla karşılar bizi. Kıyametin tekrarlayıcı senfonisiyle ilk iştirakimizdir bu. Bestenin tekinsizce haykırdığı duygular, ekranın aniden açılmasıyla birleşir. Kameranın sağdan sola manevraları, müzikle birlikte daha da keskinleşir. Körelmiş bir törpü edasında ne hissedeceğimize yönelik hissiyatı törpüler. Üstelik tıpkı Nietzsche gibi bu manzaraya karşı bir ön hazırlığımız yoktur. Zira her şey üç dakika içerisinde gerçekleşir. Yaşanan azap verici mücadele direkt karşımızdadır. Trajedinin insan aklını kaybettiren sancısının bir temsilidir gördüğümüz. Burada sanrılar eziyeti sarmalamak için yok olur. Başka bir zihinde başka bir azaba neden olurlar. Nietzsche’nin yaptığı gibi ata sarılmak, onu korumak isteriz. Béla Tarr, yerkürenin en önemli felsefecilerinden birinin aklını kaybetmesine neden olan o etkiyi yedinci sanata uyarlar adeta.
Tarr, The Turin Horse ile müfrit bir idealin peşinden gider. Kariyerinin sonu için aykırı bir kapanışı hedefler. Kapana kısılmış, tıkanmış bir yaşamı resmeder. Minimalist anlatısını en dışavurumcu görsel dille sentezler. Yaşananlar, fiziki çevrenin doğal etkiyle baş edememesi üzerinden şekillenir. Sahnelerin süresi kariyerinin en uzunudur. Karakterleri oldukça kısa ve basit cümlelerle konuşurken görürüz. Metnin sınırlı tutulması dışavurumcu yapının ön plana çıkmasını sağlar. Diyaloglar, karakterlerin basit direktifleri ve uyarlarını içerir. Rüzgâr neredeyse hiçbir zaman susmaz. Uğultusuyla yeri geldiğinde kükrer, bazen de varlığını fısıldar. Atmosferin kasveti ve yineleyen yaylılar, rüzgârın uğultusuyla kıyametin karanlığında dans eder. Sesin kullanımı alttan alta mırıldanılan bir hiçliğe dönüşür. Kuyular kurur, gaz lambaları tükenir, iştahsızlık önce atı, sonrasında Ohlsdorfer ile kızını esir alır. Yok oluşun hızını durdurmanın imkânı yoktur. Hızın kendisi bile tükenecektir. Hareketin imkansızlığı, hareketsizliğin imkânını doğuracaktır. Her şey bu alanda tükenmek için var olacaktır. Tüm ekranı kaplayan karanlık, onu sonlandıran aydınlık bile.
İstikrarlı Çaresizliğin Kıyameti
Béla Tarr, The Turin Horse ile resmettiği dünyada bir gerçekliğe bürünmemizi ister. Bizi kadrajın içerisinde uçuşan bir toz bulutuna değil, karakterlerin öz varlığına indirger. Uzun çekimler vasıtasıyla paylaşımımızı ve eşlik güdümüzü üst seviyeye çıkarmayı arzular. Ancak bunun benimseyici bir çerçevede gelişmesini istemez. Nispeten beğenilmeyecek özelliklere sahip bir karakter üzerinden ilerler. Yabancılaşma ve tanıklık halini aynı potada sıkıştırır. Ohlsdorfer böyle bir karakterdir. Onunla bağ kurmak istemeyiz, ancak kameranın takibiyle belki de benimsediğimiz çoğu karakterden daha fazla dahil oluruz hayatına. Buradaki asıl amaç, yaklaşmakta olan tükenişe birlikte tanıklık etmektir. Süreklilik, istikrardan çok çaresizliğe hizmet eder. İlerleyen her saniye kabullenilen bir yazgıya dönüşür. Peki tükenişin bu iki karakter üzerinden çizilmesinin nedeni nedir? Béla Tarr, yazılan yazgının kişiselliğini sıfırlar. Zira, bu düzenin parçası olan kimsenin muaf kalmadığı bir sondur beklenen. Dünyanın gerçeğini unutanlar da ideallerini gerçekleştiremeyenler de dünyanın anlamına kendisini adayanlar da o çaresizliğe sahiptir. Dolayısıyla burada resmedilen iki karakter çaresizce davranmazlar, çünkü kaybetmeyi çoktan kabullenmişlerdir. Bu yüzden monoton ve ifadesiz bir biçimde gündelik işlerle uğraşırlar. Ohlsdorfer, yorgun ve tükenmekte olan bu ata binerken aydınlığı düşlememiştir hiç. Çöken tozlu karanlığa doğru sürmektir ana hedefi. Hareketsiz kalmaya doğru hareket etmekten başka bir çaresi yoktur artık. Geleceğin, anlamın ve değişimin olmadığı, sabit olanın kanıksadığı bir kıyamettir bu.
The Turin Horse‘un birinci bölümünde Ohlsdorfer atını sürerek ıssız çiftlik evine varmaya çalışır. Atın bakışları, acizliğin ve tükenişin karşılığı olmaya devam eder. Şiddetin karşılığı, insani unsurların ekseriyetinde sıfırlanır. Karakter eve yaklaşırken müzik önce azalır. At arabasının sesi eşliğinde kızı belirir ekranda. Önce ata yardım eder, sonrasında babasının üstünü değiştirir. İki karakterin birbirine duyduğu muhtaçlık, süre boyunca çeşitli tekrarlar eşliğinde devam eder. Muhtaçlığın ana ekseninde Ohlsdorfer’a kızının ettiği yardımlar vardır. İzleyicinin her bir detaya tanıklık ediyor olması, anlatının en önemli unsurudur. Bu asgari düzeye indirgenmiş ikili ilişki, yerini rüzgârın uğultusuna bırakır. Her ikisi de kısa bir süre daha var olmakla yükümlü olan nesneler gibi durur. Kızı, haşladığı patatesleri Ohlsdorfer’ın önüne koyar. Karakterin parmakları yanmasına rağmen koruduğu iştahı belki de film boyunca hissettiğini gördüğümüz tek şeydir. İçerisinde yine bir çaresizlik barındırır, canı yanıyor olsa da yeme eğiliminde olduğu bir açlık söz konusudur. Bu eylemin ilerleyen günlerde devamlı tekrarlanıyor olması, filmin yok oluşu çağırdığı sabitlik olgusunun bir yansıması olur. Hissedilen açlık ve sıcaklık hissi bile sabitliğin sürekliliğinde yitirilir. Çünkü hiçliğin ortasında var olan sürekliliğin her şeyde geçerli olduğu gibi daimi bir sonu vardır.

Hareketsizliğe Uyanmak
İkinci güne ilerlediğimizde her uyanış yeni bir tükenişe perde aralar. Rüzgâr aynı güçte kükremektedir. Kızın kuyudan su taşıdığını görürüz. Kamera ivmelenir ve onu takip eder. Çaresizliğin ve kabullenişin şafağında gündelik ihtiyaçların giderildiğini izleriz. Burada ilk adımlamayı Ohlsdorfer yapar. Atın eşliğinde yeniden ilerlemek ister. Belki bir avuntunun peşine düşer. Fakat tüm ısrarlara rağmen at hareket etmez. Bu ısrar, Nietzsche’nin yaşadığı deneyimi andırır. Ancak burada karar verici atın kendisidir. Zira artık gidecek bir yer yoktur. Konum, evin bulunduğu ıssızlık kadar muğlaktır. Her şeyin tükenmeye başladığı ve çöküşün hükmünde gelişen bir alandır burası. Çaresizliğin tek çaresi hareketsizliktir. Zamanla karakterler de bu hareketsizliği öğreneceklerdir.
Patatesler yine haşlanır. Yemek yenir. Müzik aynı şekilde yinelenmektedir. Yaylılar, rüzgârın uğultusuyla karaya vuran bir dalga gibi savurur bizi. Günün son sekansında eve bir ziyaretçi gelir. Palinka ister. Kız şişeyi doldururken baba ve ziyaretçi bir masaya otururlar. Anlatı içerisindeki en uzun diyalog tam da bu kısımda yaşanır. Daha çok bir monologtur bu. Ziyaretçinin bir anda ekranda belirerek konuşmaya başlaması, sahneyi beklenmedik ve şaşırtıcı kılar. Baba ve kızın direktif üzerine kurulu basit ikazları dışında ilk kez uzun cümleler sarf edilmektedir. Ziyaretçinin felsefi çerçevede modern sorunlar hakkında yaptığı konuşma yine bir yabancılaşma yaratır. Zira hem çevresel koşullar hem de anlatının düzlemi dolayısıyla beklenmedik bir andır bu. Ziyaretçinin modernitenin aldığı şekil ve nihilizm odağında düşüncelerini dinleriz. Bu iki kavram, “değersizleştirme” kapsamında ele alınır. Ziyaretçi; “Her şey mahvoluyor. Her şey değersizleşti.” diye başlar sözlerine. İzleyicinin anlatı süresince tanıklık etmediği hususlar üzerine düşüncelerini dile getirir. Evin dışında yaşananlar hakkında daha çok bir haberci konumundadır. Genel fikir, her şeyin daha kötüye gitmesi ve buna insanın kendisinin neden olmasıdır.
The Turin Horse’un atmosferinden müziğine kadar takındığı bir tavır olan süreklilik, bu kez “değersizleştirmenin devamlılığı” üzerinden ele alınır. Böylelikle, anlam içeren her şeyin hiçlikle olan bağı vurgulanır. Çöküşü oluşturan unsurlardan bazılarıdır bu kavramlar. Bu uzun monolog bittiğinde Ohlsdorfer’ın verdiği cevap; “Geç bunları! Hepsi saçmalık.” olur. Ziyaretçi parayı uzatıp evden çıkar. Kız pencereden adamı izler. Kamera pencereye yaklaştıkça çerçeve ikiye ayrılır. Ortadan bir çizgi geçer ve ziyaretçi, çizginin ortaya yakın kalan sağ tarafındadır. Hemen yukarısında bir ağaç görünmektedir. Ziyaretçinin ağaca doğru yürümekte olması, aslında aranacak yollara ve umutlara yönelik bir imge olur. Çünkü anlatı içerisinde bulunduğu yerden farklı bir konuma gelebilen tek kişi odur.

Var Edenin Yok Ediciliği
Üçüncü ve dördüncü gün, belirli olguların kesinleştiği bir aşama olur. Yine önceki günleri takip ederek güne başlarız. Süreklilik kazanmış bir rutinin aynı şekilde sürdürülmesini izleriz. At yine bitkindir, yemeği reddeder. Dolayısıyla yine harekete geçilmez. Tekinsizlik, müzikle birlikte artar. İzleyicinin kafasında ata yönelik soru işaretleri belirir. Béla Tarr, sürekliliğin getirdiği değişim arzusunu karakterlere değil, izleyiciye yansıtır. Bu, bir yönetmenin izleyiciyle arasında kurulan etkileşimin en net gösterimlerinden birisidir. İzleyici; çöküşün, tükenmişliğin ve çaresizliğin kapanında bulunduğumuzu anlar ve içsel bir tepki geliştirir. Burada yaşanan bir diğer kırılma, çingenelerin araziye gelmiş olmasıdır. Kuyudan su almalarını istemeyen Ohlsdorfer, zor olsa da kızıyla birlikte onları kovar. Ancak yaşanan kargaşada alınan suya istinaden kızın eline bir kitap tutuşturulur. Bu kitap daha sonradan anlaşılacağı üzere İncil’dir. Dördüncü güne vardığımızda kuyunun kuruduğu görülür. Tükenişin belki de en temsili gösterimi burada belirginleşir. Kurtarıcı kitap, bu kez kuyunun kurumasını sağlayan bir tüketici formundadır. Béla Tarr, tanrının felakete son vermekten çok felakete neden olduğunu söyler sanki. Bağışlayıcılığın yerini yok edicilik almıştır. Çingenelerin arkalarında bıraktıkları bir diğer duygu da neşedir. Aralarındaki iletişim ve enerji, aslında bu ikilinin yaşam arzularının ne derece tükendiğini bizlere hissettirir.
Rüzgâr uğuldamaya devam eder, müzik ve yaylılar aynı gerginlikle yükselir. Günlerin aynı düzlem içerisinde tekrarlayıcı eylemlerle şekillenmesi, bilinçli basitliğiyle tahmin edilmez bir durum yaratır. The Turin Horse‘da normalleşmesi gereken bir durumun, tam tersi beklentilere yol açtığını görürüz. Aynı eylemlerin sürekliliği, sonrasının da böyle devam edeceğini hissettirmez. Düzenin devamının mümkün olmayacağı izlenimi yaratır. Buradaki özel husus, Béla Tarr’ın bilinçli olarak bu zıtlığı besleyen hiçbir şey sunmamasıdır. Dünya son saatlerini geçirmektedir. Karanlığa bürünmesi artık içten bile değildir. Bu, Tarr’ın nedenler ve sonuçlarla doğrudan resmedebileceği bir durum değildir. Tüm insanlığın süregelen doğasının ürettiği bir doğal sonuçtur.
Dördüncü gün, kasvetin ve bitkinliğin en gözle görülür evresi olur. Kız, atı beslemeye gider. At yine tüm zorlamalara rağmen bu sefer uzatılan suyu da içmez. Ohlsdorfer, evi terk edeceklerini söyler. Atı arabaya bağlayıp eşyaları yükleyerek ilerlerler. Ancak gidebilecekleri bir yer yoktur. Sadece kaçmayı denerler. Uzak bir açıdan gölgeleri düşer ekrana. Ağaca doğru ilerlerler ve sonra aynı düzlemde geriye dönerler. Gidecek bir yönleri yoktur, umutsuzluk içerisinde geri dönerler. Çaresizliğin iki yöne karşı takındığı benzer tavır ekrana yansır. Hareketsiz kalmanın gereken sonuç olduğu bir iklimde hareket yine sabitliği düşlemiştir. Bu kapana kısılma hali, hayatta kalma çabasıyla bölünmek istenir ancak sonuç yine aynıdır. Dış cepheden kızın camda beliren yüzünü görürüz. The Turin Horse boyunca defalarca tekrarlanan bu kullanım, anlatının en önemli unsurlarından biridir.

Pencerenin Önündeki Hayalet
Cam, üzerine yaslandığı çoğu unsuru görünür kılar. Saydamlığı ile duvarların gizlediğini açığa çıkarır. İnsan perspektifi ve gözlemini besler. Kişinin -kendisini yansıttığı gibi- dış dünyaya açılan bir görüsü olur. Bazen tanık olduğumuz manzaraların benzersizliğini onları ancak bir çerçeve içerisine aldığımızda anlayabiliriz. Bu yüzden insanlar, pencerelerinin açıldığı manzaraya da konuma da dikkat ederler. Manzaralar insanın ruhunu besler, içlerinde saklanan duyguları hissetmesine olanak sağlar. Béla Tarr ise The Turin Horse‘da pencereleri zamanın bir tutsağı olarak görür. Çoğunlukla kızın, bazen de Ohlsdorfer’in pencerenin önünde tek başına oturduğunu görürüz. Bu; açıkça kapana kısılmanın, yalnızlığın ve kaybolmanın tasviridir. Her karakter; dışarıda var olanı arzulayarak benliğine, en çok da bu “bekleyişe” yüzünü dönmüştür. Zamanla bir kum saatinin akışında tükenirler. Ruhu olan canlılardan ziyade çelimsiz bir duvar gibi görünürler. Haşlanmış patateslerden bir farkları yoktur artık. Ruhları adeta somutlaşmıştır. Dolayısıyla hareketsiz bir biçimde dışarıyı izlerler. Başka bir çare gelmez ellerinden. Üstelik, karakterlerin baktıkları açıda ağaç, uçuşan toz ve rüzgârdan başka gözüken bir şey yoktur. Kaybettikleri nefeslerini arıyor gibi gözükürler. Belki de nefeslerine sinen umutlarını, hayata olan arzularını ve çözümlerini arıyorlardır. Aradıkları her neyse evin dışarısında görünmektedir. Dışarı çıkmak ise bir çözüm değildir. Ona doğru bakmak, umutlanmak anlamına gelmez. İçeride kalmak, tekinsizliği kabullenmektir. Dünya sona ermeye yakınken, insanlığını yitirmiş insanlar için usulca dışarıyı izlemek en olanaklı seçimdir.
Béla Tarr, bu mizansenleri sıklıkla yineler. Dördüncü gün içerisinde baba ve kızın başarısız kaçma girişiminin ardından ilk kez evin dışından kızı görürüz. Pencerenin önünde oturur ve dışarıyı izler. Sonuçlanmayan bir girişimin ardından hızla orada konumlanmıştır. Hareketsizliğin ve çarenin sadece izlemekle bekleyişe dönüştüğünü gösterir adeta. O esnada bilinçli bir varlıktan bahsedilemez. Burada tekinsiz duran unsur, kızın hayalete benzer görünümüdür. Ruhu alınmış bir nesneye dönüştüğünün en doğrudan gösterimidir. Farazi olarak eğer bu birey bir ev ise, pencereleri sökülmüştür artık. Rüzgâr, tıpkı iki pencere arasında kalan bir koridor gibi iki kulağının arasında cereyan yapmaktadır. Uğultusu ise diğer tüm sesleri yok etmektedir. Karanlığın ve yüksek kontrastlı görüntünün içerisinde beliren bir silüet gibi görünür. Yüzü, camın içerisine saklanan kırılgan bir şeffaflık içerir sanki.
Beşinci gün geldiğinde bu gösterim bile tükenmeye başlar. Önce atın yorgun yüzü belirir. Ardından ahırın kapısı, bizim perspektifimizden yüzüne doğru kapatılır. Teslimiyet, herkesin kafasındaki tek gerçeğe dönüşmüştür. Camdan dışarı baktığımızda ise görülecek bir şey yoktur artık. Kıyametin kontrol edilmez iştiyakı her yanı sarmıştır. Toz bulutu nedeniyle dışarıya bakabilmek bile zordur. Ağaç, net bir şekilde seçilmiyordur. İkili, at ile birlikte tamamıyla bir abluka altındadır. Bu ablukanın sonlanması, karanlığa icabet etmekle son bulacaktır.

Karanlığın Dinginliğine Kavuşmak
Her anlatı son bulmak için yazılır. Kalemlerin tükenmesi için mürekkebin sonuna kadar harcanması gerekir. Söz konusu olan dünyanın yok oluşuysa, Béla Tarr bu toz bulutunun içerisine kendi sözünü ekler. Kalemiyle ve rejisiyle toz bulutunda bir iz bırakır. Girdabın boğuculuğunu hem ölümsüzleştirir hem de sahici kılar. Yaşam, su, yemek tükenir; kimlikler buharlaşır, rüzgâr ve müzik hakimiyetini artırır. Yok olmak için var olan tüm benlikler fazlasıyla yorgundur artık. Pencerenin önünde oturmak bile yorucudur. Nefes almak, hareketsiz kalmanın gönülsüz bağışlayıcılığı sayesinde sürdürülür. Zira bu alanda birer canlı olduğunun farkında değildir kimse. İştahlı yemek yiyen Ohlsdorfer, önüne konulan patatesi yemez. Ardından ekran kararır. Gaz lambası defalarca yanmaz. Her şey gibi o da tükenmiştir çünkü. Gaz lambasına doğru yaklaşırız. O esnada rüzgârın ıslığı duyulur sadece. İçindeki ateş hızla savrulur. Fanusa yansıyan görüntüde beyaz ve şeffaf bir varlık süzülür sanki. Karakterlerin varlıkları bu lambanın içerisine sıkıştırılmıştır adeta. Bu, ruhların emildiği bir gaz lambası görünümündedir. Zira tüm çabalara rağmen sönüp durur. Devam etmeye dermanı yoktur. Çevredeki her şey gibi o da tükenmeyi ister. Girdiği formu bir türlü kabul etmez ve yavaşça söner. Yanma yetisini kaybetmiştir adeta. Gecenin zifiri karanlığı, gaz lambasının loşluğu ile büyülü bir tekinsizlik oluşturur. Dış sesin ağzından şu sözler duyulur; “Dışarıda ölüm sessizliği var. Fırtına dinmiş. Bu ölüm sessizliği eve de çökmüş durumda.” Artık ışık da yoktur. Karanlığın içerisinden seçilenler, karanlıkla bütünleşmek için yok olmak zorundadır.
Rüzgârın, uğultunun, müziğin çekilmesiyle birlikte dünya nefes almayı bırakmıştır sanki. Hırıltılı nefesler son bulmuş, kısıtlı süreyle hiçliğe çekilen nefesler başlamıştır. Kabulleniş, bireylerden ziyade bu kez doğa tarafından da onaylanmıştır. Her şey neden söndüğünün farkındadır. Bu ölüme doğru ilerleyen yolda, tozlu ve fırtınalı nefeslerin eşlikçisi dinginliktir artık. Işık son kez aydınlanır. Müzik ise son kez yükselir. Masanın iki ucunda görünen baba ve kız, sonlanacak olan aydınlığın içerisinde kalarak belirirler. Işık sadece masaya düşmektedir. Çaresizlik ışıkla aydınlanmaktadır. Ohlsdorfer tek eliyle patatesi soymaya çalışır. Kızı ise hareketsiz bir şekilde yaklaşan sonunu gözler. Bireyler, dış gücün (doğanın) kudretinde son bulmayı bekler. Kaskatı kesilmişlerdir artık. Koşulların ehemmiyetine kaptırmışlardır kendilerini. Kapana kısılmayı içselleştirdikleri bir boyuttadırlar. Onlar artık -tıpkı atın olduğu gibi- doğal nedenlerin sonucunda çaresizlerdir. Onun gibi susuz, iştahsız bir şekilde yok olacaklardır. Nedenlerin kurbanı olmalarının sebebi kendileridir. Karanlık, ekranı yeniden kapladığında belki de ilk kez bütünleşirler. Ölüm, bir lambanın sönmesiyle görünür olmamaya indirgenir. Tek bir boyutun ve dinamiğin içerisindelerdir artık.
Gördüğümüz karartılar, çoğu zaman sadece bir siyahlık değildir. Ait olmayan ruhların ait olmayan bedenlerle sarıldığı bir kavuşma alanında matlaşırlar. Buralar, aidiyetin merhametle birlikte yıkıma doğru hareketlendiği alanlardır. Çünkü insani olan her aidiyet, eziyetin hemen çaprazında durur. Bu birleşimden geriye kalan ise tekinsiz bir sükuttur. Karanlıksa merhametin karşısında yer almak zorundadır. Yani, eziyetin tam çaprazında. Sükûtu hiç yorulmadan takip eder. Kurumuş kuyular, yorgun atlar, haşlanmış patatesler ve gaz lambaları… Hepsi, kalabalık bir hiçliğin parçasıydılar. Yerini yeni çöküşlere, alevlere ve kıyametlere bıraktılar. Zira insanın olduğu yerde eziyet de azap da yanı başında saklanır. Yani, bir karanlığın içinde. Işık, hepimiz için bir gün son kez belirecektir. Belki Tanrı’nın bizi görmesi, belki de bizim onu görebilmemiz için. Ancak karanlık daima saklanacaktır. Béla Tarr’ın evreninde Tanrı, karanlığın içerisine saklanmıştı. Eziyetin yanında olduğu kadar ışığın da hemen çaprazındaydı. Rüzgâr haykırdığında insan ilk gelen sesi dinler. Ses yaklaştıkça hareketlenir. Eğer ses durursa insan da durur. Çünkü yıkımın ulaştığı yerde ateş sonsuza karışır, ışık ise yıkımın karşısında olanlara.
Ahmet Duvan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.





















Yorumlar