Hustle & Flow (2005), Dolemite Is My Name (2019) gibi filmlerle adını duyuran Craig Brewer, bu kez Song Sung Blue ile karşımıza çıkıyor. Hayata tutunmak için müziği odağına alan yapımlarla tanıdığımız yönetmen, yine müzik merkezli bir gerçek hikayenin peşinde. Ülkemizde 30 Ocak itibarıyla vizyona giren yapımın oyuncu kadrosunda Hugh Jackman, Kate Hudson, Ella Anderson, Michael Imperioli, Fisher Stevens ve Jim Belushi gibi isimler yer alıyor. Filmin başrollerinden birisi olan Kate Hudson ise performansıyla 98. Akademi Ödülleri‘nde En İyi Kadın Oyuncu adaylığının sahibi.
Sinema ve müziğin gerçek hikayeler üzerinden yaşadığı kesişim, son yıllarda belki de yedinci sanatta en sık gördüğümüz fikirlerden biri. Genellikle büyük yapım şirketlerinin belirli bir form ve şema üzerinden oluşturduğu, klasik anlatının dramatik yapıyı beslediği, yeni fikirler içermeyen filmler izliyoruz. Uzun bir süredir yapım şirketleri için güvenli liman olarak görülen bu kısıtlı çember, son yıllarda kayda değer işlerin çıkmamasının bir bakıma nedeni. Bu halkanın son yıllardaki ilk kırılma noktası şüphesiz Bohemian Rhapsody‘nin (2018) ve A Star Is Born‘un (2018) hem Akademi hem de izleyici özelinde yarattığı başarıydı. Hemen önceki yıllarda müziğin sinemayla en etkileyici buluşmalarından olan Whiplash (2015) ve La La Land (2017) karşımıza çıkmıştı. Bu örnekler sayesinde “gişe sineması”, yönünü hızla notaların büyülü etkisine çevirdi. Bu iki filmin geniş kitlede yarattığı etkinin yanına yaklaşan belirli bir film olmasa da, bu dönemecin ardından yüzlerce emsal filmle karşılaştık.
Akla ilk gelen isimlerden David Bowie, Amy Winehouse, Bob Marley, Bob Dylan ve Elvis Presley başta olmak üzere onlarca ünlü sanatçının hayatına mercek indiren eserler izledik. Bu noktada Song Sung Blue geniş kitlelere hitap eden diğer biyografi filmlerden farklı bir noktada yer alıyor. Eser, Milwaukee’de yaşayan ve yerel barlarda sahneye çıkan Mike Sardina (“Lightning”) ile Claire Sardina‘nın (“Thunder”) hikayesine odaklanıyor. Craig Bewer, Greg Khos‘un bu iki sanatçı hakkında çektiği 2008 yapımı aynı adlı belgeselinden esinlenerek görkemsiz bir hayatın müzikle olan tutkulu birlikteliğini beyaz perdeye taşımak istiyor. Ne var ki, film alışageldiğimiz müzikal biyografi formüllerinin büyük ölçüde bir devamı gibi görünüyor.

Sevginin Sahnelendiği Sahne
Song Sung Blue, 1990’lı yıllarda Amerikalı şarkıcı Neil Diamond‘ın taklit grubu olan Lightning and Thunder‘ın hikayesi. Anlatı, Vietnam gazisi olan ve geçmişte alkol bağımlılığıyla boğuşan karizmatik Mike‘ın gençliğinde kendisine hayran olan Claire ile yaşadığı tatlı tanışmanın odağında şekilleniyor. Yarı zamanlı tamircilik yapan Mike aynı zamanda Elvis taklidi yaparak zor bir şekilde geçinebiliyor. Claire ise kuaförlük yapsa da, özel gecelerde Patsy Claine taklidi yaparak ek gelir elde etmeye çalışıyor. Zamanla aralarında gelişen kimya, mutluluklarının ve üretimlerinin en büyük kaynağı olurken, bizler de bu puzzle parçasını andıran birlikteliğe en yakından tanıklık ediyoruz. Yaşlı annesi, önceki evliliğinden olan oğlu ve kızıyla yaşayan Claire‘ın, kendisi gibi önceki eşinden bir çocuğu olan Mike ile birliktelikleri kısa sürede ciddileşiyor.
İkili, sevdikleri işi en sevdikleriyle yaparak bu enerjiyi sahnenin üzerinde bir alev topuna dönüştürüyor. Craig Brewer, müziği filmin temel ritmi olarak konumlandırıyor. Her şey, şarkıların yarattığı duyguların ana ekseninde belirginleşiyor. Anlatı neredeyse bir müzikal edasında gelişirken çoğu zaman şarkılar doğrultusunda ilerliyor. Kurgunun işleyişinde şarkıların doğal yönelimi ve duygusal ritmi önemli bir boyutta. Hedeflenen ise daha çok sinemanın eşsiz gücüyle beliren o samimi, sıcak duygu.
Song Sung Blue, tüm karakterlerin yaşadığı sıkıntılara ve talihsiz durumlara rağmen müziğin birleştiriciliğini vurguluyor. Karakterlerin takma adlarını oluşturan “Şimşek ve Yıldırım”, yeri geldiğinde aynı evin üzerine sürekli düşebiliyor. İnsanın akıl sır erdiremeyeceği kötülükler yaşanabiliyor. Her defasında yeniden ayağa kalkmalarını dinmeyen müzikal tutkuları sağlıyor. Düşüşlerine hayatın anlamsız talihsizlikleri neden olurken, çıkışların odağında ise sevgi ve tutku yer alıyor.
Brewer, çoğu sahnede belirli tema kullanımlarında bulunuyor. Bunların başında; toplulukça eğlenilen sahneler, birliktelik duygusu ve aile dramasıyla bütünleşmiş mizahi unsurlar geliyor. Buradaki en başarılı husus, performansların yarattığı güçlü tempo oluyor. Herhangi bir kısım dolayısıyla filmden uzaklaşıyor olsanız bile iyi çekilmiş sahneler yüzünden kendinizi bir şekilde müziğe kaptırıyorsunuz. Burada karakter tasvirlerinin basit dilde yansıtılıyor olması yardımcı bir husus. Perdede hayatını bilmediğimiz, havalı ya da görkemli görünmeye çalışmayan, sadece müziğin peşinden koşan karakterler izliyoruz. Bu yalınlık, Brewer‘ın tür özelindeki deneyimiyle birleşince kolektif duygunun yükseldiği adeta kasırgayı andıran sahnelere imza atılıyor.

Ekrana Savrulan Kinetik Enerji
Anlatının metin özelinde yeni bir söze sahip olduğunu söylemek pek mümkün olmasa da, ekranda beliren kinetik enerjiyi nasıl yarattığından bahsetmekte fayda var. Keza filmin en fazla beslendiği can damarı tam da burası. Brewer, aynı anda hareket etmenin, müziği paylaşmanın yarattığı iyi histen olabildiğince faydalanıyor. Bu noktada hiç kuşkusuz oyunculuk performansları da etkili. Hugh Jackman, belirli bir persona içerisinde kendisinden istenilenleri bedensel performansıyla yerine getiriyor. Ekranı, bedenini etkili bir şekilde kullanarak adeta kaplıyor. Hem hikayenin mizahi tarafında hem de trajedinin yükseldiği noktalarda duyguyu yönlendiren taraf oluyor. Buradaki sorun, metnin kısıtlılığı nedeniyle bir noktadan sonra aynı tavırları ve hareketleri yineliyor olması. 2 saati aşkın süre içerisinde ilk sahnede karakterden ne gördüysek filmin sonuna yaklaştığımızda da benzerini görüyoruz. Bunun nedeni ise metnin karakter gelişimi ve motivasyonu konusunda klişeleşmiş anlatı kalıplarına takılarak yetersiz kalması. Müziğin yönlendirdiği kurgu, bir noktadan sonra müziğin derinleştiremediği metinsel boşluklarda süzülmek zorunda kalıyor.
Film süresince beklenmedik anlarda gerçekleşen birçok sorunla karşılaşıyoruz. Burada hayatlarındaki potansiyel eşiği atlamaya çalışan iki sanatçının yaşadığı tıkanma ve sıkışma vurgulanmak isteniyor. Yaşanan kötü araba kazaları, sağlık sorunları ve çeşitli sinir krizlerine tanık oluyoruz. Ancak bu anların çekimi, istenilen duygusal yansımayı sunmakta bir hayli yetersiz kalıyor. Yönetmenin anlık bir kararla verdiği dramatik an yaratma kaygısının bir ürünüymüş gibi gözüküyor. Müzikal sahneler ise bir noktadan sonra aynılaşsa da, temelinde belirli bir elektriği korumayı başarıyor. Filmin nispeten iyi gözüktüğü kısımlar genelde bu sahneler oluyor. Ancak metnin sıradanlığıyla birleşen kötü çekilmiş dramatik sekanslar, bu elektriğin de kesilmesine neden oluyor sanki. Üstelik vuruculuğun artması için bu kısımlarda çeşitli kurgusal manevralara başvuruluyor. Bu numaralar kayda değer hiçbir karşılık bulamazken, arkalarındaki motivasyonun anlaşılmadığı bir nedensizlik yaratıyor.
Kate Hudson, müzikal anlatı kariyerini başlatan Almost Famous‘un (2000) ardından Glee‘de (2009—2015) yer aldığı Casandra July rolü, Nine (2009) müzikal filmi ve kendi özel hayatındaki albüm çalışmalarının ardından yine bir müzik tutkusunun kovalayıcısı rolünde. Karakterin filmde geçirdiği kazanın ardından yaşadığı dönüşüm, aslında performansının en dikkat çekici kısmı. Zira müzikal sahnelerin neşe veren tarafında yer aldığını gördüğümüz karakter; bu kazanın ardından depresif, çaresiz ve agresif bir duygu durumuna sürükleniyor. Kendisine Akademi adaylığı getiren performansı, Hugh Jackman‘da olduğu gibi filmin bütünsel zayıflığına takılı kalarak bir sonraki aşamaya geçemiyor olsa da, filmin şüphesiz en olumlu taraflarından biri.

İyinin, Kötünün ve Sıradanlığın Ayrımı
Song Sung Blue, bir noktadan sonra aynılaşan müzikal sahnelerin haricinde her aşaması tasarlanmış bir formül gibi görünüyor. Müziğin iyileştirici ve bütünleştirici gücüne değinse de, karakterlerin yaşadığı kötü olaylar müziğin oldukça dışında konumlanıyor. Dolayısıyla, arzuladıklarını yalnızca sahnede hissettiren, geri kalan süresince senaryonun düzlüğü ve basitliği yüzünden anlatısını genişletemeyen bir iş çıkıyor karşımıza. Kağıt üzerinde zorlu bir var olma çabası anlatılsa da, müzikal sahnelerin yarattığı optimist tutum karakterlerin gerçekliğiyle tonal bir uyuşmazlık içerisinde. Her eklenen sahne, filmin tatlı ve iyi hissettirmesi üzerine tasarlanmış. Ancak karakterlerin bulunduğu konum ve yaşadıkları deneyimler, aslında bir hayli zorlayıcı koşullara sahip. Karakterlerin yaşadıkları zorlukları ekranda görmek yerine hayal ettiğimizde idrak edebiliyor olmamız, anlatı adına büyük bir sorun. Filmin açılışında yer alan Mike‘ın alkol bağımlılığı problemi o kadar ayrı işleniyor ki, sanki senaryonun zamanı gelince kullanacağı, üzerinde “İhtiyaç halinde camı kırınız!” yazan bir acil durum çatışması gibi duruyor. Song Sung Blue, zamanı geldiğinde aceleci bir tavırla bu dramatik çatışmalara eğiliyor. Yaşanan trajediye ve talihsizliklere olan ani eğilim, senaryonun eksikliğiyle birlikte klişe sahne kurgularına tanık olmamıza neden oluyor.
Sahneler arası geçişler, hikayenin genelinde şarkıların yardımıyla gelişirken, ara sahneler karakterlerin derinliğini geliştirmekten epey uzakta kalıyor. Bunun yerine Mike ve Claire‘nin hangi mekanda hangi şarkıyı çalacağına yönelik konuşmalar sürekli tekrarlanıyor. Müzikal sekansların haricinde yaşanan tüm çatışmalar anlık olarak gelişiyor. Zira, filmin dramatik çatısına biçtiği süre bununla sınırlı. Abartılı ve gerçeğe yakın olmayan kullanımlar üzerimize bocalanıyor. Duygusal etkinin artması hedeflenirken ucuz duygu melodramı ve maksadın üzerine çıkan dramatizasyonla karşı karşıya kalıyoruz. Claire‘in kızının hamile olduğunu açıklaması, araba kazası, kalp krizleri… Hepsi, izleyicide anlık reaksiyon oluşturmak için var. Bazı sahneler yaşandıktan sonra hikaye onu unutup başka bir yöne ilerlemeyi tercih ediyor. Ayrıca yoksulluğun ve imkansızlığın tasviri de oldukça klişe resmediliyor. Brewer, sahneleri genellikle kabalık tutmaya çalışıyor. Bu açıdan da yine oldukça eski bir sinema anlayışı sunuyor. Alışageldiğimiz klasik anlatının her şahikası, filmin içerisinde kendisine yer buluyor. Bu arzu da filmin karakterler özelinde içselleştirilmesini çoğu noktada olumsuz etkiliyor. Anlatının en büyük sorunlarından biri, her şeyin ya çok iyi ya da çok kötü sunuluyor olması. Karakterlerin sahiden var olduklarını hissedemiyoruz. Yalnızca belirli prototipler içerisinde komuta edilen figürler izliyoruz.
Song Sung Blue, oyuncularının kimyası ve performansı ile ayakta durmaya çalışsa da klasik anlatının çeperinde sıkışıp kalıyor. Film; Neil Diamond hayranları için nostaljik bir atmosfer oluştursa da, dengesiz ve zorlama dramatik çatısıyla oluşturduklarını kısa sürede dağıtıyor. Hayatın trajedilerini müzikle örtmeye çalışırken sinemasal derinliği göz ardı ediyor. Geriye tıpkı Soolaimon şarkısının durmadan tekrarlanması gibi bilindik ezberleri yineleyen, eski bir anlayışın ürünü olan ve iyi hissettirdiğini sayıklamak zorunda kalan bir film kalıyor.
Ahmet Duvan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.



















Start sharing our link and start earning today!
Join our affiliate community and maximize your profits!